18 Mayıs 2017 Perşembe

Duyuru: Tartışma Toplantıları Dizisi Mayıs Oturumu



Tartışma dizisi kapsamında her ay bir ya da birkaç sunumcu/tartışmacı, belli bir konuya dair önemli bulduğu ve ötekilerle paylaşmayı arzuladığı düşüncelerini katılımcılarla paylaşıyor ve konu üzerine yürütülecek bir tartışma için açıcı rol üstleniyor. Herkesin katılımına açık olan bu oturumlar, insanları (fikirleri, heyecanları, deneyimleri, disiplinleri…) sosyalist bir çerçevede, konuşma ve düşünme eylemlerinde karşılaştırmayı hedefliyor.

Aşağıda 27 Mayıs Cumartesi saat 16.00’da gerçekleşecek olan 5.  oturumun ayrıntılarını ve öteki oturumlara dair bilgileri bulabilirsiniz. 

***

MAYIS TOPLANTISI

Sunumcu/Tartışmacı:  Baran Gürsel (Klinik Psikolog, Sosyal Politika Doktora Öğrencisi)  
Başlık:  ‘Sınıfın Bilinçdışı’ Üzerine Bir Tartışma: 
                    Öznellik-Nesnellik Diyalektiğinde Nereye Oturur, 
                                             Sınıf Siyasetine Bakışımızı Nasıl Etkiler
Zaman:  27 Mayıs Cumartesi, 16.00-18.30
Yer:  Dünyada Mekan,
     Adres: Hazzopulo (Danışman) Pasajı No: 1, Kat: 1, Galatasaray/Beyoğlu

***


OCAK  - Can Evren (Duke Üniversitesi Kültürel Antropoloji Doktor Adayı) “Tabandan Yukarı mı, 
Soldan Sağa mı? Taraflılık ve Kemalizm Karşıtı Hegemonya Üzerine” başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi.*   

ŞUBAT  - Enes Aksu (YTÜ İktisat Yükseklisans Öğrencisi) “AKP Döneminde Türkiye Ekonomisi: 
Hangi Adımlar Atıldı, Etkileri Ne Oldu?” başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi.

MART  - Begüm Özden Fırat (Öğretim Üyesi, MSGSÜ Sosyoloji Bölümü) “Müşterekler Siyaseti”, 
                 Zafer Ülger “Başkanlık Referandumu, İlkel Birikim, Müşterekler” başlıklarıyla birer sunum gerçekleştirdiler.**

NİSAN  - Eser Sandıkçı (Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği üyesi) “Emeğin Ruhsallığı”, 
                   Eylem Akçay (Plaza Eylem Platformu üyesi) “Ruhsal Hayat Sınıf Mücadelesinin Bir Alanı mıdır?” başlıklarıyla birer sunum gerçekleştirdiler.***

HAZİRAN - Sol harekette normallik ve heteronormativite üzerine Umut Şah (Öğretim Görevlisi,  
İstanbul Arel Üniversitesi Psikoloji Bölümü)

TEMMUZ  - Erk, beden ve şiddet üzerine Bilgesu Şişman (Depaul Üniversitesi Felsefe 
Doktor Adayı)
Kesişen aidiyetler; toplumsal cinsiyet, etnik kimlik ve sınıf kimliklerinin deneyime etkileri 
üzerine Mukadder Okuyan (Clark Üniversitesi Sosyal Psikoloji Doktora Öğrencisi)

EKİM - Sınıf ve etnisite deneyimleri eşliğinde işçileşme süreçleri üzerine Uygar Yıldırım

KASIM - Freud metninin “bilinçöncesi” devrimci potansiyeli üzerine İlker Özyıldırım
Öteki ve ötekisizlik meselesi üzerine İshak Sayğılı





4 Mayıs 2017 Perşembe

Sunum Metni: Ruhsal Hayat Sınıf Mücadelesinin Bir Alanı mıdır?

Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışma Toplantıları Dizisi'nin 29 Nisan'da düzenlenen 4. oturumunda Eylem Akçay'ın yaptığı sunumun metnini aşağıda bulabilirsiniz.


Ruhsal Hayat Sınıf Mücadelesinin Bir Alanı mıdır?

Eylem Akçay 

PEP deneyimlerine dayanarak teorik olarak yetkin olmadığım bir alanda konuşacağım. Aslında ele aldığım konu daha yetkin bir çalışma gerektiriyor. Alanın kavramlarına da hakim değilim, mesela ruhsal hayat, duygular, duygulanım, öznellik, kişilik ve davranışı birbirinin yerine kullanıyorum çoğunlukla. Yine de PEP toplantılarında yaptığımız tartışmaları paylaşmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Bireylerin ruhsal hayatının, sınıfın tıpkı ekonomik ve politik mücadele alanları gibi bir mücadele alanı olmaya aday olduğunu iddia edeceğim. Bireyin öznelliği kollektif bir üründür, dolayısıyla kollektif bir sorumluluk yaratması beklenebilir. Sınıf mücadelesi, tıpkı sendikalar ve partiler gibi bu alanın da özgün kurumlarına ihtiyaç duyuyor.  

Politika ve mücadele söz konusu olduğunda ruhsal hayat ve duygular hep işin içindeydi elbette. Öfke, umut, hırs gibi güçlü duygusal ifadeler olmadan direnişten bahsedemiyoruz. Ancak bunlar konuşulurken duyguların hareketlere etkisinden, nasıl kullanılacağından veya yönlendirileceğinden bahsediliyor genellikle. Burada bu ikisi arasındaki ilişkiden değil, ruhsal hayatın mücadelenin konusu edilmesinden bahsetmeye çalışacağım.

İş hayatı ruhsal hayat evreninde de işler 

Ruhsal hayatın mücadelenin veya politikanın konusu edilmesi yeni bir konu sayılmaz. Feminist mücadele, özellikle çoğunlukla tam hakkı verilemeyen “özel olan politiktir” ifadesiyle ruhsal hayatı doğrudan konu edindi. Cinsiyete dayalı adaletsizlik elbette duygular evreninde çalışan bir eşitsizlik türü ve ister istemez duygularla yakından alakalı. Ancak bugün, iş hayatı da duygular, ruhsal hayat evreninde çalışıyor -veya bugün bunun böyle olduğunu daha net görebiliyoruz.

Buna ilişkin birkaç ipucu var. İlki, öncelikle emek sömürüsünün fizikselliğinin yanı sıra zihinsel bir süreç olarak görülmeye başlanması. Başta kafa emeği, kol emeğinden ayırdedilebiliyordu, hatta bu ayrım işçi aristokrasisi diye adlandırılan durumun kaynaklarından biriydi. Bugün teknolojinin ve denetim sistemlerinin gelişmesiyle, kayzen gibi Fordizmden daha gelişkin yönetim metodlarıyla kol işçisinin zihinsel faaliyetlerinden üretimde yararlanıldığı halde işçinin üretim sürecinin bütününe hakim olmaktan dışlanması mümkün oluyor.

İkinci ipucu, 70lerde başlasa da son yıllarda kendini tümüyle dayatan iş hayatıyla iş dışı hayatın birbirine girmesi, bir anlamda iş hayatının dinlenme ve sosyal hayat gibi yeniden üretim alanlarını dolaysızca belirlemeye talip olması olabilir. Üretim ve yeniden üretim arasındaki ilişki, aile ve devlet gibi iş dışı sosyalliklerce dolayımlanır. Ancak şirket kültürü ve kişisel gelişim söylemleri, “kendini yönet” öğüdüyle özetlenebilecek bir ahlaki ilkeyle bu alanın üretimle ilişkisinin dolaysızlaştığını işaret ediyor.

Üçüncü ipucu, hizmet sektörünün büyümesi ve özelleşmesiyle belirginleşen çalışanların duygularını yönetmesini, duygu üretmesini gerektiren duygulanımsal emek başlığı altında incelenen çalışma tarzı olabilir.  

Bu üç ipucu emek sömürüsünün gelişkinliğini ifade ediyor. Kişiliğin çalışma ilişkilerine dahil edilmesinin çalışanın iş üzerindeki hakimiyetini artırması beklenirdi. Oysa işçiler yönetilebilir olmaya, patron için çalışmaya devam ediyorlar. İşçinin iş üzerindeki hakimiyeti, ancak dev firmaya mal yetiştirmeye çalışan kobinin ürettiği ayakkabı üzerindeki hakimiyeti kadar olabiliyor. Taşeron işletmenin kendi işçilerini dev firmanın işi için ezdiği gibi, işçi de kendi kendisini sömürüyor.

Ruhsal hayattaki sınıf mücadelesinin belirtileri

İşçi bireyin bedeni ve ruhu üzerinde yaşanan bir sınıf çatışması söz konusu. Çalışma ilişkilerinde geliştirilen yönetim teknikleri ve söylemler devletten aileye tüm toplumsal örgütlenmere yayıldığı için, bu ikiye yarılma sadece işçilikle ve işçilerle sınırlı kalmıyor.

Yeni gündeme gelen emek temelli sorunların çoğu bu sınıf çatışmasının yaşandığı cepheler gibi. Bu cephelerde işçilerin güçlü oldukları ve zayıf oldukları yerler var. Ama sonuçta güçlü alanlar kontrol altında tutularak hep kazanan bir kumar masası gibi sermaye hep galip geliyor. Mücadelenin bu cepheleri yeni değil belki, ama bu noktalar ancak sınıf mücadelesi tarafından işçilerin sınandığı anlarda, mücadele onları önümüze çıkarttığı zaman tanınabiliyor. meseleyi nasıl ele aldığımı anlaşılır kılmak için işçilerin zayıflatıldığı bazı noktaları, güçlü yanlarla ve birbirleriyle tümüyle iç içe oldukları ve ayrılmaları mümkün olmadığı halde, bir kaç başlık altında toplayacağım.

İlk olarak, iş tahribatı diyebileceğimiz, işçinin bedensel ve ruhsal bütünlüğünün bozulmasını ele alalım. Bu alanda Türkiye’de ve dünyada 1970lerde başlayan mücadele hattı ancak son yıllarda yol katetmeye başladı. Bugün Fransız işçi sınıfının mücadelesiyle çalışma hayatının yol açtığı ölümler ceza yasasının, cinayetle ilgili hükümlerin konusu oluyor. Türkiye’de ilk defa 1970lerde kullanılan iş cinayeti kavramı, İSİG meclisinin çalışmalarıyla artık toplum tarafından bilinir oldu. Ruhsal rahatsızlıkların meslek hastalığı sayılması da ancak yeni bir talep olarak ortaya çıkıyor. Bu konuda, yine 1970lerde Amerika’da ortaya konduğu halde kadınların yaşadığı daha özel sorunlara çok seyrek sıra geliyor. Bunun yanı sıra, iş yeri intiharları, daha doğrusu iş kaynaklı intiharlar gündeme geliyor. Japonya’da yaygın olan iş kaynaklı intiharlar,  altına itildikleri kültürel açıklama örtüsünü deliyor.

Bu intiharları iş kaynaklı ruhsal bir tahribat veya iş cinayeti gibi ele almak yeterli olmuyor. Sosyolojiyi bir bilim olarak kuran temel jest, intiharın sosyal bir olgu olarak açıklanmasıydı. Bu intiharlar da sosyal olgulardır. Ben bu intiharları sınıf savaşının kamikaze saldırıları gibi düşünüyorum. Mısır’da intiharıyla Arap Baharı’nı başlatan Muhammet Buazizi’nin yanı sıra Türkiye’de Soner Semih Sipahi, Hilmi Matlisa, Mehmet Pişkin ve isimsiz başka kahramanlar birlikte düşünülmeli, aynı cephede görülmeliler. Bu intiharların genelinin ortak bir özelliği, geri çekilme değil topluma seslenen, sonuç almaya yönelik, son bir saldırı edimleri olmaları.

Duygu durumu düzenleyici ilaçların kullanımının artışını da ruhsal tahribatın artışı olarak yorumlamak yeterli değil. Antidepresan, bir rahatsızlığı ortadan kaldırmak için, hekim kontrolünde ve düzenli şekilde kullanılmıyor.  Antidepresanla birlikte vitamin haplarının kullanımı da artıyor. İşçilerin bu ilaçlardan temel beklentisi tedavi etmesi değil, duyguları kontrol etmeyi kolaylaştırması, kontrol edilemeyen duyguların çalışmaya engel olmaması. Bütün bir kişisel gelişim yazınının işlevlerinden birini paylaşıyor bu mucizevi ilaçlar.

Mücadelenin kazanananı, kaybedeni  

Kısaca söylemek gerekirse, ruhsal tahribatı sadece çalışma düzeninin birey üzerindeki olumsuz etkisi olarak görmemek gerekiyor. Ruhsal tahribat, birey üzerinde geçen ve gelişen sınıf mücadelesinin bir görüngüsüdür.

Son yıllarda kullanımı özellikle yaygınlaşan mobbing kavramı da ruhsal alandaki sınıf mücadelesinin bir görüngüsü olarak ele alınmalı. Mobbing hem sermaye cephesi hem de emek cephesi tarafından tarif edilmeye çalışılıyor, öyle ki sadece kavramın anlamı üzerinde bile açıkça görülebilir bir sınıf mücadelesi yaşanıyor. Mobbing taciz gibi yapısal olarak güçlü olanın zayıf olana uyguladığı bir eziyet değil. Alttan üste ve yatayda uygulanabildiği gibi üstten alta da mobbing uygulanabilir. Mobbing bugün sermaye açısından kontrollü bir savaş stratejisi, bir yönetim stratejisidir, aynı zamanda mavi ve beyaz yakalı işçilerin elinde bir silaha dönüşmüştür. İşçiler iş yerinde ortaya çıkan her türlü sorunu mobbing olarak adlandırıyorlar. Hem kavramın içeriği üzerindeki mücadeleye doğrudan katılıyor, hem de yaşadıkları sorunu toplumsal bir soruna tercüme ediyorlar. Örneğin, işe geç kaldığı için soruşturma gören bir işçi kadın savunmasını, rahatsızlığı dolayısıyla geç kaldığını, yöneticinin soruşturma açmasının mobbing olduğunu söyleyerek yapıyor.

Gerçekten de performans sistemi, “hadi hadi” sistemi, işten çıkarmanın kolaylaştırılması mobbingi bir yönetim stratejisi haline getiriyor. Çalışma hayatının bu görüngüleri ruhsal alandaki mücadelede işçileri tümüyle silahsız bırakmasa da sermayenin önde olmasını sağlıyor. Türkiye’deki mevcut kıdem tazminatı tartışması ve mobing’in “zorba bireyin sağlıksız tavrı” olarak tarif edilmeye çalışılması sermayenin en çok kullandığı stratejilerden biri olarak savaşın ve sonuçlarının sınıfsal niteliğini kültürel ve bireysel açıklamalarla örtmek oluyor. Kıdem tazminatının, BES’in, kiralık işçiliğin, performansın ve işten çıkarmanın kolaylaşmasının ruhsal mücadele açısından ele alınması çok öğretici olabilir. Sonunda hep masanın kazanmasını sağlayan adaletsizliğe rağmen, ruhsal süreçler tümüyle mekanik süreçler değildir. Sermayenin her hamlesi işçi sınıfının yeni silahlar edinmesini de kolaylaştırıyor.

Bir diğer görüngü, çalışma düzenini işçileri suç ortağı kılarak sürdürmek. Bankacılar, çağrı merkezi çalışanları, kriminal işler yapan sektörlerde, işletmelerde veya kriminal çalışma koşulları altında çalışanlar düşünüldüğünde çalışma düzeninde suç ortaklığının yerinin daha bir belirginleştiği söylenebilir. Bankacı, bankanın vergi vermemek ve türlü başka kurnazlıklar için ana firma bünyesi dışında illegal olarak kurduğu bir kurumda, bir çağrı merkezi çalışanı gibi telefonla, geri ödemesi mümkün olmadığı ve yüzde yüz işletmesinin batmasıyla sonuçlanacağı halde bir kobiye zorla kredi satar; üstüne üstlük yasaya aykırı şekilde fazla mesaiye kalabilmek için fazla mesai süresinin sonunda turnikeden çıkarak turnikeden geçmeden çalışma alanına döner. İşçiler yasaya aykırı olarak işverenin yatıracağı sigorta masrafı düşsün diye maaşlarının bir kısmını elden alır; ya da bankaya yüksekten yatan maaşlarının bir kısmını elden işverene geri öderler. Mühendis, üretilen arabanın egzos ölçümlerini yanlış bildirir; maden kazasında patronun yerine hapis yatar. Suç ortaklığı, sermayenin işçinin bedenindeki ve ruhundaki bir zaferidir bir anlamda. Yine vurgulamak gerekir: Bu durumun işçiyi tümüyle silahsız bırakması gerekmez.

Sermayenin ruhsal alandaki bir başka başarısı örgütsüzleştirmedir. Sendikalar ve grevler yasaklanmakla kalmaz, işçi yalnızlaştırılır. BES ve performans sistemi gibi uygulamalar, işçi-işveren sözleşmesinin tümüyle bireyselleştirilmesini, iki birey arasında kalmasını sağlarken kıdem tazminatı fonu ve kiralık işçilik gibi düzenlemeler de işçiyle işverenin başbaşa kalmasının önüne geçer. Sermaye ilkinde işçinin güçsüz olduğu konumlanmayı kalıcılaştırır ve işçi-işveren ilişkisini işçinin kollektif davranışının önüne geçecek şekilde dolayımsızlaştırır. İkincisinde ise sınıf mücadelesinin yüzyıllara dayanan kazanımını arkasına alan işçiyle yüz yüze gelmekten kaçınır ve işçi-işveren ilişkisini çatışmasız kılacak şekilde dolayımlar. Bu yine ruhsal alanda bir mücadeledir; işçi için somut karşılığı yalnızlık hissidir. Sermayenin son hamlesi işçilerin kendi aralarındaki, yataydaki sosyal ilişkilerini yönetmek, işletmeden dolayımlanmayan hiçbir sosyal ilişkiye yer bırakmamaktır. Şirketler çalışanların sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri imkanlar oluşturmaz, bu ihtiyaçları bizzat karşılamaya talip olurlar. Paintball turnuvalarını ve piknikleri zorunlu tutar, kaçış oyunlarındaki performansı iş performansını ölçmek için kullanırlar. İşletme, işçiye en yakın iş arkadaşından daha yakındır, işçinin en derin sırlarını bilir ve bunları iş arkadaşlarının bilmesini kesin olarak engeller. Sonuçta işçi ya yalnız kalır, ya da işletme karşısında tek başınadır.

Bütün bunları, bugünkü iş düzeninin bireylerin arzularının, benlik duygularının, kişiliklerinin ve ruhsal hayatlarının sömürülmesine dayandığını örneklemek için anlattım. İşçilerin ruhları ve bedenleri sınıfsal olarak bölünür, bedensel ve ruhsal hayat bir sınıf mücadelesi alanı olarak belirir. Buradan çıkartılması gereken temel sonuç, işçilerin halihazırda ruhsal alanda bir sınıf mücadelesi verdikleri olmalıdır.

Kollektif ruhsal mücadele

Bir sonraki adım, bu ruhsal mücadelenin kollektif bir mücadele haline gelmesidir. Birey devrim yapamaz belki, devrim bireyde başlamaz ama iki insan arasındaki ilişkide başlar. Bugünün devrimci hareketi ortak bir düşünce ve duygu etrafında toplanıp ortak bir kimlik oluşturmak değil, arkadaşlığı yalnızlığı ortadan kaldıracak kurumsal bir niteliğe büründürmektir. İşletmeden dolayımlanmayan ve kültürel zorunluluğa veya dışsal bir ortaklığa dayanmayan ama ruhsal çıkarları ortaklaştıran, ortak ruhsal talepler geliştiren arkadaşlık bağları, devrimci örgütlerdir. İşçi örgütlenmelerinin “kişisel olan politiktir” diyen ve kadın çemberlerinde toplanan kadın hareketinden öğrenmesi gereken çok şey vardır.

Bu tür kurumları örnekleyerek bitirmek istiyorum.

Plaza Eylem Platformu, kuruluşu ve etkinlikleriyle değineceğim ilk örnek olacak. PEP’in ilk toplantılarında toplumsal muhalefetin ve sınıf hareketinin gündemlerinden gündem devşirilir ve sırayla tartışılırdı. İş çıkışı düzenli haftalık toplantılar yapılmaya başlandığında, çalışma düzeninin belirsiz fazla mesai sorunundan dolayı toplantılarda gecikmeler oldu. İşçiler toplantıya başlamak için birbirlerini beklerken sohbet etmeye başladılar. Bu sohbetler zamanla PEP’in niteliğini tümüyle belirlemeye başladı. Böylece bir emek örgütü olarak PEP’in kendi gündemi, kendi çatışmaları ortaya çıktı. Toplantıların temel işlevi, işletmeden dolayımlanmayan, yatayda gelişen, iş yerindeki hiyerarşinin aksine eşitlik vaat eden bir toplumsal ilişki kurmaya dönüştü.

Kısa süre içinde bunun bir kamusal hizmet olduğunun farkına varıldı, “deneyim paylaşımı atölyeleri” ile bu ilişki vaadi kurumsallaştırıldı. Bu atölyeler, bir yandan katılan işçilerin zorunlu iş ilişkilerinin aksine birbirlerinin yanında zayıf yanlarını gösterebilmelerini sağladı; diğer yandan da ruhsal süreçlerinden yola çıkarak kollektif mücadele araçları, kavramlar ve yeni duygulanımlar üretmelerine vesile oldu.

Deneyim paylaşımı atölyelerinde elde edilen örgütsel beceri, Soma katliamı sonrası Levent’te Soma holding önünde yapılan oturma eylemi ve forumlarda işlevli oldu.

PEP’in bir diğer çalışması, işten atıldım sitesiyle verilen duygusal kamu hizmetidir. Sitenin sloganı “işten atıldım ama yalnız değilim” şeklinde. Hukuki dayanışma ve bilgilendirme yapılıyor, ama gönüllülerin de katılacağını düşündüğüm düşünceme göre sitenin gördüğü en temel işlev ruhsal alanda oluyor.

PEP’te yaptığımız tartışmalarda PEP faaliyetlerini bu işlevleri de kapsayan kamusal hizmet olarak tarif ediyoruz. Benzer faaliyetlerin başka yerlerde de oluştuğunu, işçiler arasında bu işlevleri gerçekleştirecek arkadaşlıklar ve düzenlemelerin yaşandığını düşünmek mümkün. İşçi sınıfının ekonomik örgütleri, sendikalar ve sandıkların başlangıçtaki işlevi, kadınların gün toplantılarına benzer şekilde ortak kasalar oluşturmalarıydı. Bugün benzer şekilde duygusal, psikososyal ortak kasalara ihtiyacımız var. Ruhsal sandıklara, ruhsal güvencelere ve sendikalara ihtiyacımız var. Bu örgütler, mevcut talepleri ruhsal, psikososyal bir yaklaşımla ele almanın yanı sıra yeni ruhsal, psikososyal haklar ve talepler geliştirmek durumundadır.

 

24 Nisan 2017 Pazartesi

Duyuru: Tartışma Toplantıları Dizisi Nisan Oturumu


Tartışma dizisi kapsamında her ay bir ya da birkaç sunumcu/tartışmacı, belli bir konuya dair önemli bulduğu ve ötekilerle paylaşmayı arzuladığı düşüncelerini katılımcılarla paylaşıyor ve konu üzerine yürütülecek bir tartışma için açıcı rol üstleniyor. Herkesin katılımına açık olan bu oturumlar, insanları (fikirleri, heyecanları, deneyimleri, disiplinleri…) sosyalist bir çerçevede, konuşma ve düşünme eylemlerinde karşılaştırmayı hedefliyor.

Aşağıda 29 Nisan Cumartesi saat 14.30’da gerçekleşecek olan 4.  oturumun ayrıntılarını ve öteki oturumlara dair bilgileri bulabilirsiniz. 

*****

NİSAN TOPLANTISI

1 Mayıs yaklaşırken…

Sunumcu/Tartışmacı:  Eser Sandıkçı (Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği üyesi) 
               Başlık:  Emeğin Ruhsallığı
Sunumcu/Tartışmacı: Eylem Akçay (Plaza Eylem Platformu üyesi)
                Başlık: Ruhsal Hayat Sınıf Mücadelesinin Bir Alanı mıdır?
Zaman:  29 Nisan Cumartesi, 14.30-18.00
Yer:  Carmela Cafe
 Adres: Caferağa Mahallesi, Tellalzade Sokak, No: 17, Kadiköy, İstanbul. 

*****

OCAK  - Can Evren (Duke Üniversitesi Kültürel Antropoloji Doktor Adayı) “Tabandan Yukarı mı, Soldan Sağa mı? Taraflılık ve Kemalizm Karşıtı Hegemonya Üzerine” başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi.*   

ŞUBAT  - Enes Aksu (YTÜ İktisat Yükseklisans Öğrencisi) “AKP Döneminde Türkiye Ekonomisi: Hangi Adımlar Atıldı, Etkileri Ne Oldu?” başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi.

MART  - Begüm Özden Fırat (Öğretim Üyesi, MSGSÜ Sosyoloji Bölümü) “Müşterekler Siyaseti”, Zafer Ülger “Başkanlık Referandumu, İlkel Birikim, Müşterekler” başlıklarıyla birer sunum gerçekleştirdiler.**

MAYIS  - Sınıf deneyimi, öznellik-nesnellik diyalektiği ve sınıfın bilinçdışı üzerine Baran Gürsel (Klinik Psikolog, Sosyal Politika Doktora Öğrencisi)

HAZİRAN - Sol harekette normallik ve heteronormativite üzerine Umut Şah (Öğretim Görevlisi,  İstanbul Arel Üniversitesi Psikoloji Bölümü)

TEMMUZ  - Erk, beden ve şiddet üzerine Bilgesu Şişman (Depaul Üniversitesi Felsefe 
Doktor Adayı), Kesişen aidiyetler; toplumsal cinsiyet, etnik kimlik ve sınıf kimliklerinin deneyime etkileri üzerine Mukadder Okuyan (Clark Üniversitesi Sosyal Psikoloji Doktora Öğrencisi)

EKİM - Sınıf ve etnisite deneyimleri eşliğinde işçileşme süreçleri üzerine Uygar Yıldırım

KASIM - Freud metninin “bilinçöncesi” devrimci potansiyeli üzerine İlker Özyıldırım, Öteki ve ötekisizlik meselesi üzerine İshak Sayğılı

* Sunum metnini blogda bulabilirsiniz.

Etkinlik Sorumlusu: Baran Gürsel
Facebook:  facebook.com/elestirelsosyalistdusunce           
İletişim: elestirelsosyalistdusunce@gmail.com


18 Nisan 2017 Salı

Referandum Sonrasında Mücadele: Yeniden 'Başlamak', Yeniden 'Gezi İşlevi'

Baran Gürsel

Referandum sonuçları hem yarattığı güvensizlik hem de iki kanattaki oy oranlarının her koşulda uç uca oluşu ile birçok gerilim, yeniden düzenlenme ve mücadeleye gebe. Bu sürecin neler getireceğini hep beraber hem yaşıyor hem de hararetle tartışıyor olacağız. Ben burada, referandum öncesinde de 'eşit ve özgürleştirici bir birliktelik için referandumun ötesine bakma’ iddiası ile benim de katıldığım[1], referandum sonrasında mücadelenin nasıl sürebileceğine dair tartışmaya bir katkı sunmak istiyorum. Artık bu konuları daha ciddi, daha samimi ve daha beraberce konuşmalıyız. Bu metinde kendi fikirlerimi referandum öncesi yazılan bir metnin[2] eleştirisinden yola çıkarak bizleri, önümüzdeki dönemdeki uzun erimli ve geniş perspektif sahibi kurumsallıklarda ‘Gezi’nin izlerini’ni takip etmeye ve ‘Gezi işlevi’ni canlandırmanın yollarını aramaya davet edeceğim. 

Birlikte mücadele ve tartışma arzularını paylaştığım Fırat Seymen’in yazdığı “Bu nasıl başlangıç! Hani nerede devamı?” başlıklı metin bir ruh çağırma anekdotu ile başlıyor ve ‘Gezi’nin ruhu’lakırdısının gereksiz tekrarlanışını batıl olarak tanımladığı bir ruh çağırma eylemine benzetiyor. Yazar daha sonra Gezi’yi bir demokratik devrim girişimi olarak değerlendirip, onun artçısı olan hareketleri sıralıyor. Bunun üzerine de bu artçıların eleştirisini yapıp veya neden işlerliklerini korumadıklarını söyleyip, bizim demokratik devrim perspektifine sahip birlikteliklerde bir araya gelmeyi tartışmamızın esas ihtiyaç olduğunu vurgulayarak tamamlanıyor. Yazıya dair, benim kendi çıkarımlarım için de temel teşkil edecek iki eleştirim var: Yazının, biçimlere aşırı bağlı kalan analiz yöntemi ve kendi aradığını bulmaya odaklı döngüsel mantığı. 

Burada yapacağım eleştirilerde amacım, ele alacağım metni ve teorik arka planını basit bir mantığa indirgeyerek anlamlı önerileri/düşünceleri yok saymak değil. Sadece, bu alttan alta aktığını düşündüğüm mantığın güncel mücadelede önümüzde tıkanıklıklar yaratabileceğini düşündüğüm için aksine, bu görüşleri ciddi bir biçimde ve yoldaşça dikkate alıyorum

'Gezi’nin Ruhu’ Meselesi

Yazının biçimselci analiz yönteminin belirgin bir örneğini, bir metafor olarak kullanılan ruh çağırma eylemini ele alışında bulabiliriz. Ruh çağırmanın 'ilk bakışta’ batıl bir eylem olduğunu reddetmek zorunda değiliz ama analizi bu noktada bırakırsak kendi bakışımız da bir tür batıllıkla malul olur. Bu şekilde, kullandığımız metaforun kendisinin de başka bir şeyin metaforu, dolaylaması, türevi olduğu gerçeğini es geçmiş olur ve metafor oyununu daha baştan bozmuş oluruz. Demek istediğim şu: Ruh çağırma eyleminin kendisi de toplumsal ilişkilerin bir biçimi yani toplumsal ilişkilerdeki sürekliliğin metaforlarından biridir[3]. 

Yazarın da amacına paralel olarak 'materyalist’ bir perspektiften bakarsak ruh çağırmak, insanlar arasında, bilinçli faaliyetin/temsillerin askıya alınmaya çalışıldığı (“Başka bir güç bizi kontrol ediyor.”), öznelerin 'sezgisel’, doğru adıyla bilinçdışı[4] süreçlerinin birbirleriyle çatıştığı/uzlaştığı dinamik bir eylemdir. Bu eylemin sonucunda toptancı ‘Evet-Hayır’ gibi toptancı cevaplara ulaşılıyor olabilir ama ulaşılan bu sonuç, kendisini yaratan dinamizmin sadece ‘anlık’ bir örtüsüdür. Bir adım daha öteye gidersek öznelere ait bilinçdışıların, insanın –yaşamın başından sonuna kadar- ‘kültürelleşme/toplumsallaşma’ süreçlerinin izleri olduğunu hatırlarız. Yani, özneler arasındaki arasında cereyan eden mevcut ruh çağırma eylemi bir açıdan da, bilinçdışılar aracılığıyla bu toplumsallıkların somutlaşması ve çarpışmasıdır. Ki bu çarpışmada toplumsallık öznelerce yeniden yaratılır ve yaratılan şey sadece batıllığa indirgenemeyecek bir ilişkiler düzenidir. 

Yazar, ‘Gezi ruhu’nu çağırmak ile ruh çağırma eylemini birbirine benzetirken, eylemin biz seküler bireylerle ‘görünüşü’ üzerinden tek yönlü biçimsel bir benzetme yapıyor.  Bu benzetmenin açabileceği düşünsel oyun alanında gezinmektense, onu önceden varsaydığı şeye (Gezi ruhunu anmanın gereksizliğine) temel olarak kullanıyor. Yazarın bu bakış açısının, Gezi’ye bakışını da belirlediğini görebiliriz. Ve belki daha ileri giderek metnin 'ruh’ kelimesinin sadece ölüme ilişkin çağrışımlarında kalıp, yaşamsallığa ve ilişkin çağrışımlarına doğru geçmemesinden de bu yaklaşımı sorumlu tutabiliriz. 

Bana göre metinde Gezi, öncesi, kendisi ve devamı belli bir süreklilik içinde –ki bu süreklilik başkalaşımlar da içerebilir- ve süreçlerle ifade edilebilecek bir toplumsal olgu olarak ele alınmıyor. Gezi de birey ya da grup olarak öznelerin bilinçdışı veya bilinçli temas ve çarpışmalarıyla oluşan bir toplumsal ilişkiler düzeni olarak ve bu düzenin metaforu olarak değil, tam sınırları ve özü tespit edilebilecek, başladı dediysek başlayacak, bitti dediysek bitecek bir olay olarak tasarlanıyor. Dolayısıyla ancak bu metafor oyununu ve toplumsal ilişkilerin sürekliliğini donduran bakış açısı, Gezi'nin çöktüğünü verili kabul edip, onu anmayı total olarak bir ölüyü anmayla eş tutuyor. Hâlbuki insanlar birey ya da grup olarak, fark ettikleri ve etmedikleri şekillerde, bu güçlü toplumsal eylemin ve kopuş gibi hissettiren bu toplumsal ilişki biçiminin izlerini taşıyorlar. Bizler bu izleri taşıyoruz. Bu izler de kuşkusuz, başka ilişki ve eylemler tarafından önceden yaratılmış bireysel ve toplumsal izlerin devamcısı, alternatifi, keseni, vb. olarak var oluyor.

Bana göre Seymen’in yazısındaki sorun, Gezi’nin adını anma biçimlerini eleştirmesi değil -ki bunlardan katıldıklarım da olacaktır- yeni bir örgütlenme ve mücadele tartışmasına yönelik ihtiyaca vurgu yaptığı yerde tarihsellikten uzaklaşması ve kendi önerisini de donuklaştırma riski taşıyan bir şekilde, Gezi’yi donuklaştırmış olması. Tam da yazarın yakındığı batıllaştırma durumu ile birlikte düşünürsek, böyle bir bakış açısının, Gezi Direnişi’nin 'yası’nın tutulmasını ve onunla (ve varsayılan özleriyle) gerçek bir özdeşleşmeyi engelleyeceğini söyleyebiliriz.

Gezi’nin Özü?

Metnin kendi aradığını bulmaya odaklı mantığı aslında yukarıda söz ettiğim yaklaşımıyla paralel. Buna dair örneği ise yine Gezi’nin 'özünün’ tespit edilişinde bulabileceğimizi düşünüyorum. Yazar, Gezi'nin dinamik süreçsel işleyişini bir öze indirgiyor: “Gezi bir demokratik devrim girişimiydi”.  Bu tespiti bende, bu indirgeme işlemini de kendi demokratik devrimci yöneliminden dolayı bu yönde yaptığı izlenimini yaratıyor. Dahası böyle bir tespit yaptığı için de, döngüsel olarak, Gezi’nin ‘çöktüğüne’ yönelik kendi varsayımına temel oluşturmuş oluyor. Yani bu mantıkla, Gezi başarısız olmuş bir demokratik devrim girişiminden ibaret; yani gerçekleşmesi yarım kalmış bir özün hikayesinden. Böyle olunca da Gezi’nin devam ettiğini, hatta bir öncesi olduğunu varsaymak için gerekli mantıksal araçlar elimizden alınmış oluyor.

Gezi’yi tarihsel bir perspektiften tanımlamak, onu doğuran ve orada doğan fikirleri, duyguları, amaçları, eylemleri, yani tarihsel süreçleri adlandırma girişimlerinden vazgeçmek anlamına gelemez; kastettiğim bu değil. Esas olarak eleştirilebilir bulduğum şey, Gezi'nin öncesindeki ve içindeki (sınıfsal/kültürel) süreçlerin beslediği, öznelerdeki yaratıcı potansiyelin ürünü olan çeşitli arzu ve çatışmaların zenginliğini, Gezi’ye öz atfetme pahasına yok saymaktır. Bana kalırsa, Gezi’nin ‘demokratik devrim girişimi’ olduğunu söylemek için veri bulmanın kendisi bile epey zor bir iş. Orada üretilen slogan, söylem, talep, ilişki ve eylem biçimlerinin demokratik özlemler içerdiği, orada ve daha geniş alanlarda (şehir, ülke, vb.) demokratik ilişkiler yaratmak için çaba sarf edildiği söylenebilir- ki bunu derken bile bunu böyle çatışmasız bir noktada bırakamayız. Fakat bu demokratik özlemleri ve çabaları (bilinçli veya bilinçsiz olsunlar), bir devrim girişiminin çağrıştırdığı amaçlı ve görece bütünlüklü bir etkinlikle bir tutmak bana zor gözüküyor. Eğer böyle bütünlük anları yakalanabileceği iddia ediliyorsa da, bunun başka tür bir devrim girişiminden ve özellikle de amaçlı girişim içermeyen birçok hareket biçiminden nasıl ayrıştırıldığı özellikle anlatılmalı. Bunlar, yazarın açabileceği –belki de açtığı ve benim bilmediğim- üzerine tartışılabilecek konular. Bununla birlikte bu yazıdaki yöntem eleştirisi açısından önemli olan, bu tip bir indirgeyici kavramsallaştırmanın, Gezi’yi kuşatıcı bir tanımlama olarak ortaya konmuş olması ve bunun Gezi’ye dair düşünmemizi de bir noktada tutması.

Yazarın Gezi’nin ‘çökmüş’ olduğunu ve projesiz olduğu için başarısız olduğunu söylemesini ve bizim de şu an demokratik devrimci bir özne yaratmamızı önermesini birlikte düşününce şöyle bir şey anlıyorum:  ‘Çöken’ girişim, ‘sağlam temellere’ oturmuyordu; bu sefer ‘sağlam temellere’ oturan bir tanesini yapmalı ve bunun için tartışmalar yürütmeliyiz. Ben bu tartışma ve birliktelik arzusunu kesinlikle sahipleniyor ve biraz da bu nedenle böyle bir açıklıkta yazıyorum. Bununla birlikte yazarın önerisi, yazının başındaki tekrar ritüelinin eleştirisine karşın, bir tekrar önerisinin ötesine geçiyor gibi durmuyor. Gezi’den aldığımız demokratik devrim mesajını, bu sefer ‘doğru’ bir yola doğru götürmek ve bu yolda bizi yürütecek doğru aygıtı kurmak olmalı bizim amacımız, yazara göre. Tabii, bu hem döngüsel bir tekrar önerisi (O zaman Gezi sadece demokratik devrimci olmanın ne kadar doğru olduğunun kanıtı mı oldu?); hem de başka şeyler değil, adı ‘demokratik devrim’ olan bir öneri. Yani başka tür ‘devrimleri’ hem yola çıktığı yerde (Gezi’de) hem de vardığı yerde (aygıt projesi) bulmayan, kendini aşmayı vaat etmeyen bir öneri. Peki bu çıkarımların yapılabilmesi için gerçekten Gezi’ye gerek var mıydı? Bu tahlil ve önerilerin içinde takip edebileceğimiz Gezi izleri nerede?

Ele aldığım yazıda kısıtlı olarak görebildiğimiz Gezi izleri meselesine, güncel ‘aygıt’ ve ‘program’ sorunları çerçevesinde Gezi'ye dönerek kendi adıma katkı yapmaya çalışmak isterim. 

Gezi’nin Sürekliliği ve ‘Gezi İşlevi’

Gezi, katılaştırıldıkça ölümü andırıyor olabilir ama onun hem toplumsal pratiğimizdeki hem de zihnimizdeki canlandırıcı etkisini hatırlamak, onu hafızamıza çağırmak, bir ruh çağırma eyleminin batıllığına karşı bir ‘ruh kazanma’, yani canlılık çağrısı olarak da düşünülebilir. Gezi sürecinin ayırıcı bir özelliği, canlı ve yaratıcı eğilimlerin taşındığı ve çoğaltıldığı bir kolektif ilişkiler düzenini temsil edebilmiş olmasıdır. Bu eğilimler sürekli olarak -bazen toplumsal düzenin egemen eğilimlerinin de devamı olan- 'ölü/yıkıcı' eğilimlerle çatışma içinde var olmuş; Gezi bu çatışmaları da kapsayarak, kendi içinde yaratıcılığı çoğaltabilen ve onu baskın hale getirebilen bir çerçeve olarak var olmuştur. Bu bağlamda Gezi'nin kolektif ilişkiler düzeni donmaya, biçimselleşmeye, şeyleşmeye karşı dinamik karşı çıkışların alanı olmuştur. Bu karşı çıkışlar, bir ağacı savunmaktan paylaşıma, sloganlardan alternatif karar alma biçimlerine kadar çeşitli kılıklara girmiştir. Gezi’nin kolektif ilişkilerinde ortaya çıkabilen bu tür eğilimler bir yandan, kapitalizmin, güncel neoliberal politikaların ve toplumsal tahakküm ilişkilerinin bastırma gayreti gösterdiği yaratıcı eğilimlerden oluşur (ve onları aşar), diğer yandan da bunların aldığı çeşitli tarihsel biçimlerle (semboller, kurumlar, örgütler, görünüşler, tavırlar, eylemler,.vb) ortak alana taşınır. Ve burada oluşan ‘Gezi ruhu’, hiç de ‘antimateryalist’ bir yolla değil, insanların (bilinçli ve bilinçdışı süreçleri içeren) etkileşimleri sayesinde, toplumsallaşarak yeni sınırlara, yerlere, ‘ruhlara’ doğru yayılır. Kuşkusuz pürüzsüz yayılma yoktur; aynı ilişkiler, başka tür eğilimlerin de taşıyıcısıdır.

Devlet şiddeti, egemen toplumsal ilişkilerin kuvveti, öznelerin eylemleri gibi birçok etmen Gezi’nin kolektif ilişkilerinin çözülmesine yol açmış olabilir, bu tartışılır, tartışılıyor. Bununla birlikte bu çözülme bana göre salt bir program ve hedef eksikliği ile açıklanamaz. Sorun, bir devrim projesinin eksik olması değildir. Bana göre,  Gezi’nin dağılmasının önüne geçilememesi, ortak mekânın şiddetle dağıtılması sonrasında bir araya geldiğimiz alanlarda, kolektif ilişkileri, Gezi’nin yaratıcılığını onaracak bir düzende yeniden örgütleyememiş olmamızdandır. Yani gerek Gezi’deki fiziksel ortamın, gerekse orada kurulan hayatın kurucu özelliklerini ve bunların harekete geçirici işlevini, insanların yaratıcı eğilimlerinin yeşermesine izin verecek şekillerde yeniden kuramadık. ‘Gezi’nin çerçevesinin’ yarattığı ‘işlevi’ yeniden yaratamadık. Bu bir program ve hedef sorunu olarak tanımlanacaksa da ancak ‘devrimci’ programların gelişeceği bir ortamın yaratılamamasını içeren bir program sorunu olarak tanımlanabilir. Ve tam bu noktada Gezi’nin çerçevesinin ne olduğunu ve neden o kesitte geçerli olduğunu; yeni mekânlar ve ilişkilere geçildiğinde, ‘Gezi işlevinin’ kazanılması için o çerçevenin nasıl yenilenmesi gerektiğini yeterince yeniden ‘programlaştırmış’ olamadığımızı söyleyebiliriz.

Bunun önemli bir sebebinin şu olduğunu düşünüyorum. Gezi, insanların etkileşim ve paylaşımının önünü açacak, görünür mekanizmalara ek olarak aslında ‘görünmez olan’ mekanizmalara da sahipti ve iletişim ve paylaşımın kendisi böyle ilişkisel mekanizmalar üzerinden akıyordu. Deneyimler bu şekilde ifade bulduğu gibi, bu şekilde yeniden de düzenleniyordu. İnsanlar daha rahat konuşabiliyor, hareket edebiliyor, daha rahat düşünebiliyor ve tahakküm ilişkilerinin dışına çıkmanın olanaklarını bulabiliyordu. Baskıcı eğilimler ortaya çıktığında buna karşı söz söyleme, örgütlenme ve bunları kısıtlama hakları ‘verili’ kabul ediliyor, genellikle bunlar parçalanma ve dağılma ile sonuçlanmıyordu. Bununla birlikte bunları çoğunlukla sağlayan, üzerinde bilinçli bir şekilde uzlaşılmış hukuk, kural ve çerçeveler değil, oradaki çerçevede gelişen –kesinlikle tarihsel ama nadiren bilinçli- ilişkiler düzeniydi. 

 Özellikle şu an içinde bulunduğumuz, şiddetin türlü biçimleriyle dolup taşan bir toplumsal ortamda, kendini rahatça ifade etmenin, yaratıcı ve özgürleştirici ilişkilerin, kendi alanlarımızda bilinçli düzenlemeler yapmadan gelişmesini bekleyemeyiz. Bu düzenlemeler aynı zamanda, çatışmaları da bir arada tutabilecek ve yeniden örgütleyebilecek şekilde, dağılmalara değil, bir arada kalabilmeye imkân yaratacak şekilde işlev görmeli. Bana göre Gezi böyle bir işlev görmüştür.  Hayatlarımızda ve alanlarımızda bu işlevi canlandırmak, uzun erimli program ve hedefler oluşturabilme yolunda, birbirimize yaslanarak ayakta kalabilmek için önümüzdeki en önemli görevlerdendir. Devam etmek üzere yeniden ‘başlayacağımız’ önemli bir yer burasıdır.

--------------------------------------------------------------------------------


[1]  http://elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com.tr/2017/03/kolektif-yaz-hayr-zamanlarndan-oteye.html
Bu konuda başka bir yazı: http://baslangicdergi.org/kazanimlar-ve-olasiliklar/

[2] http://zorgecilennehirler.blogspot.com.tr/2017/04/bu-nasl-baslangc-hani-nerede-devam.html

[3] Hem 'nesnel' varoluşu hem de 'öznel' temsili açısından.

[4] Tabii ki bilinçli-önbilinçli temsilleri olmadan değil.

15 Nisan 2017 Cumartesi

Şu Başkanlık Meselesini Neresinden Tutacağız?

Baran Gürsel

(Not: Bu metin referandum kampanyaları henüz yeni ortaya çıkarken yazılmış, 12.01.2017 tarihinde Başlangıç'ın sitesinde yayımlanmıştır: http://baslangicdergi.org/su-baskanlik-meselesini-neresinden-tutacagiz-baran-gursel/

Bu blogda yine, referanduma bir günden az vakit kalmış olmasına rağmen paylaşılmasının ardındaki düşünce şudur: Referandum sonucu ne olursa olsun, bizi dayanışma ve mücadele içinde tutacak zihinsel canlılığımızı ve dönüşüm arzumuzu ancak kendi fikir ve eylemlerimizi de tarihselleştirerek koruyabileceğiz. Bu anlamda bu süreçte ürettiğimiz pratik, değerlendirme ve öngörülerin 'gerçekliğe' nerelerde temas ettiğini/etmediğini, hangi yönlerde değiştiğini izlemek; bir yandan bunların yaratıcı yönlerini korurken, bir yandan da onları eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutabilmek önemli. Bu metin de başkalarıyla birlikte hem bu sürecin bir parçası ve eleştirel değerlendirmenin nesnesi, hem de bu değerlendirmeye katkıda bulunabilecek bazı varsayımların taşıyıcısı olarak düşünülebilir.)

Başkanlık sistemine geçişin engellenmesi için nasıl bir mücadele verilebileceğine dair çeşitli fikirler dile getiriliyor. Ben de bunlar üzerinden aklımda şekillenen bir düşünce hattını paylaşmak isterim.  

Bana kalırsa, rejim değişikliğine karşı verilecek mücadelenin önemli bir özelliği (başarısının sırrı demiyorum) onun, mücadelenin sonrasıyla, dahası kendi yenilme ihtimali ile şimdiden kurduğu ilişki olacak. Siyasal iktidarın baskısı ve hegemonyası (muhalifi üzerinde sahip olduğu tersten belirleyici kuvvetini de buna katıyorum) ile sınıf hareketinin ve toplumsal muhalefetin dağılmışlığı düşünüldüğünde; verilecek mücadelenin kendi olası yenilgisine dair ne tasarladığı, bu konuyu düşünsel/kurumsal organizasyonunda nereye koyduğu en az, kazanma ihtimalini nasıl ele aldığı kadar önemli.

Bu mücadelenin, referandum sonrasını ve kendi olası yenilgisini tasarla(ma)ma biçimi; sadece “acil ve esas” konuya odaklanmak, ötesini düşünmemek, enerjiyi düşürmemek gibi vurgularla, yenilme ihtimalini aklından geçirmiyor gibi yapmak olursa eğer, bana göre bu, eleştiriyi hak eden bir yöntem olur. Seçilebilecek daha iyi bir yol, kolektif düşünme alanlarımızı mücadelenin “ötesine” ve özellikle “yenilgi” fikrine açmaktır. En azından bu aşamada bunu politik metinlerin bu olasılığı ne kadar içereceği ya da kampanyaların vurgularının neler olacağından -en azından bu aşamada- ayrı olarak tartışıyorum. Benim burada söz edeceğim, kolektif düşünme/konuşma alanlarımızın başkanlığa karşı mücadelenin ötesine dair düşüncelere açılması ihtiyacı ve böyle bir açılmayla bağlantılı olabilecek birkaç pratik öneri.

Aciliyet Hissi ile “Hareket Etmek”

Yenilgiyi düşünmüyor gibi yapan (ve bazen de tamamlayıcı olarak belirsiz bir zamandaki mutlak zaferin kaçınılmazlığına işaret eden) yöntemin, belli bir aciliyet hissine yaslandığını varsayabiliriz. Ortada acilen müdahale edilmesi gereken, değişmediği durumda bizi yok olmanın sınırına getirecek bir durum vardır. Bu tespit birçok açıdan doğru olabilir, duruma acilen müdahale edilmesi gerektiği de savunulabilir -bunları burada tartışmayacağım- ama toplumsal bir acil durumun, aciliyet hissine odaklanmış, aceleci bir zihinsel ve kurumsal organizasyonla çözülebileceği iddiası tutarlı bir iddia değildir. Mevcuttakinden oldukça farklı düzeyde bir organize olma kapasitesine sahip olsaydık da tutarlı olmazdı, ama o zaman bu (gizli) iddiayı koruduğumuzda bile tarihsel birikimimiz ve kolektif örgütlenme halimiz, biz farkında olmadan onu “düzeltiyor” olurdu. Ve belki de o durumda  “acil müdahale lazım” sözünü, zararını çok da düşünmeden odakta tutabilirdik. Bununla birlikte; öyle yaratıcı, kapsayıcı ve daha önemlisi düzeltici bir örgütlülükten uzak olduğumuz şu durumda, bu aceleciliğimize mesafe almak için daha çok çaba sarf etmeliyiz.

Burada özellikle hızlı hareket etme ile hızlı düşünme arasındaki sınırları korumak ve bunları birbirinden ayırmak önemli geliyor bana. Acelecilik düşünme alanında işler. Düşünmeyi hızlı yaptığımız ve bunun için bazı konuşmaları gereksiz, alakasız ve pratik dışı bulduğumuz durumlar aslında, düşüncemizin hızlandığı değil, donduğu, ketlendiği ve kısa devreler yaptığı durumlardır. Ketlenmiş düşüncenin de yaratıcı, dönüştürücü ve ihtiyacımız olan hızda hareketler üretmesini bekleyemeyiz. Daha çok, tekrara düşmeyi bekleyebiliriz. Tekrara düşmek aynı eylemleri ya da aynı kurumsal yapıları tekrarlamak biçiminde ortaya çıkabilir. Bu bağlamda, en acil ve esas düşünülecek şeyin başkanlığa geçiş olduğunu söyleyip, devamına ve olası yenilgi ve kayıplara dönük düşünmemek esasında, bizzat acil ve esas konuyu hakkını vererek ele almamak ve ona müdahale imkanlarını baştan sınırlamak olur.

Bunun yanı sıra, “acilen bir şey yapmazsak yok olacağız” hissini aktardığımız politik çalışmaların hedefle uyumlu sonuçlar yaratacağı fikri de bana tartışmalı geliyor. Korku ve güvensizliğe yaslanmanın yaratıcı kolektif bir eylemle sonuçlanması ve bu duyguların dönüşmesi için gerekli olan fikirsel/kurumsal örgütlülük var olsaydı bunun bir anlamı olabilirdi. Bununla birlikte fikirsel/kurumsal dağılmanın bağlamımızı oluşturduğu durumda, bu hislerin insanı (bizleri) kolayca işgal ederek düşünmenin ve güçlenmenin tersi yönüne çektiğini düşünebilir ve görebiliriz. Ve tabii ki bu zemin üzerinde iktidarın -kırılgan da olsa- ikna ediciliğinin bizlerden çok daha fazla olduğunu da. Hatta belki, bu yolla fikrini “hayır”a çevireceğimiz kişilerden daha azını mı yoksa fazlasını mı “evet”e iteceğiz, bu bile sorulabilir. 

Bu nedenle böyle bir durumda politik çalışma; doğrudan ajite ederek ve ajitasyonla ortada bırakarak değil, deneyimi duyup onu güçlendirici bir bakış açısıyla çerçeveleyerek/örgütleyerek; uyarıcı bir eylem (hayır’a çağıranın eylemi) ile eyleme geçme (hayır’a çağrılanın eylemi) arasında kendiliğinden geçişlerin yaşanmasını beklemek yerine ara aşamaları örmeye emek harcayarak yapılabilir.

Aynı zamanda, sadece acil ve esas olanı düşünmek, gerçek kaybın yaşandığı durumda yaşanacak yenilgi hissi ve çökkünlüğü yoğunlaştırabilir, daha fazla suçluluk/suçlama durumuna hapsolunmasına yol açabilir. Hem mücadele eden öznenin, hem de çağrı yaptığı kesimlerin bu süreçten, çaresizlik ve suçlamalarla boğuşarak çıkması ihtimalini güçlendirmek yerine, yenilgi üzerine düşünebilecek ve yeni yollar tasarlayabilecek şekilde çıkması ihtimalini güçlendirmek, kolektif düşünmeyi mümkün olduğunca açık tutmakla mümkün olabilir.

Pratik Yansımalar

Mücadelenin ötesini ve olası yenilgisini kolektif düşüncemize katmanın politik pratiğimizde de yansımaları olacağını düşünebiliriz.

-Birincisi, “ötesi” düşüncesi şu anı, gerçekle daha fazla temas içinde ele alabilmemizin de koşuludur. Başkanlık sisteminin varsayılan bir ileri zamanda bizim de içinde bulunduğumuz toplumun farklı kesimlerinin bizzat yaşamında nasıl bir etkisi olacağını düşündüğümüzde, karşımızdaki ile konuşma biçimimizi ideal soyutlamalardan daha fazla sıyırabiliriz. Böylece gerçekliğe dokunan, gerçek etki yapacak bir iletişimin, etkileşimin olanağı açılmış olur. Bana göre bir kampanyanın odağını tek bir soyutlamada/sloganda tutmaktansa, işçi sınıfının farklı kesimleri, kadınlar, lgbtiler, vb. kesimlerin doğrudan deneyimine odaklanan, bu deneyimler üzerinden o grupla tartışan özelleşmiş metin biçimleri oluşturulabilir. Bu metinler, iletişim kurulan grubun mevcut baskı ve/veya sömürü deneyiminin ne olduğunu ifade etmeye çalışırken diğer yandan da bizzat bu çatışmalı deneyimin bir sistem değişikliğinden ne yönde etkileneceği, nasıl daha yakıcı ve söz geçirilemez hale gelebileceği dillendirilebilir. Bunların sadece metinler aracılığıyla yapılması gerekmez tabii; bu mantıkla kurulmuş tartışma ve iletişim alanları da yaratabiliriz.

-İkincisi, bu sayede bu mücadele sürecinin kendisini de bir fikirsel/kurumsal örgütlenme süreci olarak tasarlayabiliriz. Uzun, belki de kısa bir vadede -süresini bilemeyebiliriz- dayanışma ve savunmaya yarayacak ilişkilerin  üzerine kurulduğu hukuklar ve çerçeveler yaratabiliriz. Halihazırda birçok yerde yeşeren ağlardan öğrenen, belki de onları birleştiren dayanışmacı bir ilişki çerçevesini kurabilmek için aciliyet hissinin, acil sonuç bekleyip kendimizi ve ötekileri susturma ve suçlamalara düşmenin, konuşmaktan kaçınma eğiliminin, örgüt olgusunu tek bir şekilde algılıyor olmamızın, örgüt-kampanya ikiliğinin, arzu uyandırmaktan uzak sloganların ötesine geçebilmeli, ötesini tasarlayabilmeliyiz. Bu bağlamda başkanlık sistemine geçme ve buna direnme sürecini kendimiz açısından bir kuruluş süreci olarak yaşayabiliriz. Kurulacak kampanya ağlarını, ilişki ağları olarak düşünmek ve bu çerçevede; maddi kaynak kullanımından, konuşma, karar alma ve yataylığı koruma biçimlerine; aidiyet hissini yaratma ve taşıma yöntemlerinden, sorunları ve çözümsüzlüğü kapsama ve düşünselleştirme biçimine; bu ilişki ağını zihnimizin neresinde taşıyacağımızdan, bunların bizi nasıl dönüştürdüğüne kadar birçok gündemi, tam da bu acil ve esas gündem dolayısıyla (daha çok kişiyle) konuşabiliriz. Bunu da başkanlık sistemine geçişi engellemeye çalışmaktan bağımsız olarak düşünmemiz gerekmez.

-Üçüncüsü ve en heyecanlısını ise mantıksal olarak somut halini önceden bilmemiz mümkün olmayacağı için soyut ve cansız gözükecek bir şekilde söyleyebilirim: bu yolla pratiği yeni yöntem ve stratejilere, yeni bakışlara/görüşlere açmış olur, tekrarlamaların kırılması ve “buluşların” ortaya çıkma olanağını yaratabiliriz.

İnsanların birbirine duyduğu ihtiyacın günden güne arttığı bir dönemde, bu tip bir düşünme biçimiyle, hemen bir “başarı” elde eder miyiz bilmiyorum, ama daha çok umut büyütebileceğimize inanıyorum.

 

28 Mart 2017 Salı

Örgüt ve Temellük

Umut Kocagöz

 Bir şeyi temellük etmeden onunla nasıl bir ilişki kuracağımızı bilmiyoruz. Bu, esas olarak kendi cehaletimizin sonsuzluğu. Basit bir önerme ile başlayalım: Komünizmin kendisi temellük edilemeyeceğinden, örgüt de temellük edilemez. O kimsenin malı ya da çocuğu değildir. O ancak insanlar arasındaki bir ilişki, spesifik bir ilişki ve duygulanım olarak kavranılabilir.

  Örgütün temellük edilemeyeceği düşüncesi, örgütlenmenin kendisini bir ilişkiler ve duygulanımlar ağı olarak tanımlamak şeklinde ifade edilmelidir. Yani, komünizm ne bir kimlik veya grup tarafından temellük edilebilir, ne de onun tek bir görünme biçiminden bahsedilebilir. Esasında komünizm derken bir “idea”dan bahsedecek isek, kötü bir kavramsallaştırma olsa bile, yalnızca bu şekilde bir ideadan bahsedebiliriz. Yani, aslında Platon'a atfedilen ama Platon'da var olmayan “idea” düşüncesinin esasına, her şeyin kaynağı ve esası olarak 'iyi' ve 'güzel'e yönelik çabanın kendisini idea olarak kavramsallaştıracak isek; yani esasında komünizmi bir varlık (entity) olarak değil de, bir olma hali ve yapma hali olarak düşünecek isek, komünist idea tam da bu olma ve yapma halinin kendisi olarak kavramsallaştırılabilir. Ancak, eğer tam da Platon'a (bir tahrifat olarak) atfedilen anlamıyla bir komünist ideal'den bahsedecek isek, böyle bir komünist idealin mümkün olmadığını söyleyeceğiz. Çünkü, varlığın rasyonel açıklanması olarak, böylece bir nesnel varlık olarak komünist idealden söz edemeyiz. İdea kavramsallaştırmasının temel problemi budur ve ide bir temellük nesnesi olarak düşünüldüğü sürece, bir nesnenin bilinmesi gibi analitik bir kategori içerisinde düşünüldüğü sürece, komünizm mümkün değildir.


 Bu açıdan komünizmi bir bilme nesnesi, bir varlık olarak değil; bir oluş olarak, hatta Marx ve Engels'in muhteşem tarifiyle, “bugünkü harekete verilen isim” olarak kavramak mümkün hale geliyor. Komünizm tarihsel olarak "bugünkü koşulları ortadan kaldıracak hareketin ismidir".  Bu açıdan bizim dışımızda veya dışarıda bir yerde, bir nesne veya ideal olarak değil, oluş halinde, bizde, insan ilişkilerinde, insanlar arasında üretim ilişkilerinde, dayanışmada, ve maddi dünyanın bir paylaşım olarak üretildiği yerdedir. Komünizmin komünist oluşunun bir prensibi, komünizmin temellük edilemeyeceğidir. Bu durum, tam da bu oluş halinin mümkün kıldığı pratiklerinde aranabilir. Yani komünizm, komünist olduğu için, tam ve yalnızca bu nedenle, temellük edilemez. Kimse, komünizm adına komünizmin hakikatini savunduğunu ve hatta onu üstlendiğini iddia edemez. Bu iddia komünist oluşla tezat oluşturmaktadır.

 Komünizm bir bilgi nesnesi olmadığından açıklanabilir ve anlatılabilir değilse, ancak onun nasıl bir şey olduğunun bilinmediğinin, ona dair cehaletin farkında olunduğunun bilincine vararak, yani komünizme dair kibrimizden kurtularak, mütevazı bir şekilde onu kavrayabiliriz. Bu kavrayışın kendisi esasen komünist oluşun pratiğidir. Komünist oluş, komünizmi bilme, komünizmle olma ve komünist pratiğin eşanlı olarak gerçekleştiği praksisi ifade eder.

 Tam da bu nedenle komünizm temellük edilemez. Komünizm bir ilişkiler etiği ve dünyayı yapmanın bir biçimi olarak bir varoluş pratiğiyse, bu pratiğin kendisi de yapma yani yaratma pratiğinin bütün olumsallığını içinde barındırdığı için temellük edilemez. Bu açıdan komünizm bir örgüt olarak düşünülebilirse, örgütün kendisi de temellük edilemez. Komünizm tam da bu açıdan "gelmekte olan ortaklıktır". Her zaman gelmenin kıyısında olan, yalnızca olan ve olduğu için de her daim gelecek olan, geleceği yapan, geleceği mümkün kılan ortaklığımız.

 Örgüt, komünizmin örgütlenmesiyse, onu devlet pratiğinin dışında düşünmek gerekir. Komünizm devlet-olmayandır; devletin işgal ettiği varlık alanının karşı işgalidir. Başka bir ifadeyle, devlet-olmayanın kendisini kurduğu ve örgütlediği yerdir. Devlet-olmayan derken biz yine bizim dışımızda bir varlık ve bilme nesnesini ifade etmiyoruz. Aksine, devlet-olmayan, devletin yokluğu değil, devlet-olmayanın kendini mümkün kıldığı müşterek alanın inşa edilmesidir. Bu alanı mümkün kılan şey ise devlet-olmayanın olma pratiği, oluşudur. Devlet-olmayan, devletin işgal ettiği alanların karşı-işgal yoluyla müşterekleştirilmesi, böylece toplumsalın ve siyasetin müşterekleştirilmesi yoluyla örgütlenmektir.

 Devlet-olmayanın müşterekliği, komünizmin temellük edilemezliği ile birlikte düşünülmelidir. Bir siyasal birim olarak toplumsal örgüt, kimseye ait olmayan ve bu nedenle herkes için varoluşu mümkün kılan, kimsenin sahip olmadığı ve mülk edinmediği, bu mülk edinilemezliği de zorunlu ilişkiler biçiminde örgütleyen mekandır. Örgüt, zorunlu olarak müşterekse onun bir sahibi yoktur; onun bir sahibi yoksa zorunlu olarak müşterek olmak durumundadır.

 Örgüt kendisini bir ilişkiler ve duygulanımlar pratiği olarak örgütler. Esasında mevcut bütün siyasi örgütler, bir fikir etrafında toplanmış gruplar ya da partiler olarak örgütlenmiş, yani burjuva biçimde örgütlenmiş örgütler, birer sosyal ilişki ağıdır. Ancak bunlar bir yanılsama üzerine örgütlenmiş fikir birlikleridir. ‘Komünizmi’ bir fikir olarak benimsemiş/sahiplenmiş olsalar da, devlet-olmayan’ın gelişini/oluşunu üretim ilişkilerinin dönüştürülmesi, eğitim, çıkarların ve ihtiyaçların karşılanması v.b. momentlerle dolayımlayarak sürekli ertelerler. Yanılsama, komünizmi bir fikir ve mülk edinilecek bir bilgi olarak kabul etmekten kaynaklanır. Kendi içlerindeki fikir birliği dolayımıyla kurulan duygulanım ve ilişki ortaklığı, temelde devletli yapıda kendine yer bulabilen bir işlevi yerine getirir.. Bir cemaat olarak bu tarz örgütlenmelerin temel mülkiyeti kimliktir ve bu kimliğin iddiası, komünizmin hakiki biçiminin bilgisine sahip olmak üzerinden, komünizmin temellüğüdür. Halbuki komünizm de örgüt de temellük edilemez.

20 Mart 2017 Pazartesi

Kolektif Yazı: 'Hayır' Zamanlarından Öteye Bakmak, Eşit ve Özgürleştirici Bir Birlikteliği Tasarlamak


Yazarlar (Yazma Sırasına Göre): Baran Gürsel, Barış Şensoy, Can Evren, Bilgesu Şişman, Sidar Güdüzalp, Umut Kocagöz


Giriş:
Bu metnin yazarları referandum sonucu ne olursa olsun bize korumamız gereken enerjinin 'ne’ olduğunu hatırlatan farklı türden 'hayır’ birlikteliklerinin yoğun olduğu bir dönemde, belli bir sürekliliğe ve uzun erimli dönüştürücü hedeflere sahip, eşit ve özgürleştirici bir birlikteliği düşünme çabasında buluşmuşlardır. Metnin yazılma amacı ise, böyle bir birlikteliğin, üzerinde düşünülmeye değecek bazı yönlerine dair fikirler paylaşmak, bu çerçevede yürütülen tartışmalara katkı sunmak ve yenilerine vesile olmaktır. Bu bağlamda aşağıda okuyacağınız fikirler, buraya kadar olduğu gibi bundan sonra da, ötekilerle diyaloga girdiği ölçüde zenginleşecektir.
***
Baran Gürsel:
 Ben, kurulma biçimi ve hedefleri açısından böyle bir birlikteliği 'sosyalist’ olarak tanımlarım. Böyle bir tanımlayıcı ifade kullandıktan sonra açılması gereken pek çok konu olabilir ama burada üç başlığı öne çıkarabileceğimi düşündüm: sosyalist bir örgütlü grup olmanın tanımlanması, kardeşler hukuku ve yasa(k)lar meselesi, deneyime yaslanma ihtiyacı. Bu başlıkların mevcut yakıcı gündemlerden uzak olduğu söylenebilir ve soyutluğu eleştirilebilir. Bununla birlikte benim aklımda, güncelliğimizle bu başlıklar arasında iki tür bağlantı var. Birincisi, ‘hayır zamanları’ Gezi sürecine benzer olarak birlikte olmaya, farklı kişi ve gruplar arası iletişime ve ortaklık projelerine dair alışılmış düşünme biçimlerinde irili ufaklı yarıklar açıyor. Bu yarıkların yeni pratiklerle olduğu kadar yeni düşüncelerle de işlenmesini, örülmesini ve dönüştürülmesini önemli buluyorum. Aynı zamanda da bir ülkede toplumsal iktidarın, toplumsal hayatın ve ‘ekonomi’nin nasıl düzenlenebileceği üzerine birçok tartışma yapılan bu ortamda, aklımıza kurucu sosyalist birliktelik ve projelerinin gelmeme eğilimini tersine çevirme çabasına katkı sunmak istiyorum.

1. İlk olarak, sosyalist bir örgütlü grup olmayı nasıl ele aldığımı aktarayım.  

 Herhangi bir düzeyde örgütlenmiş bir gruptan söz ettiğimizde, bu gruba ne ad verirsek verelim, insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerin belli süreklilikler içerecek şekilde düzenlenişine gönderme yaparız. Toplumsal ilişkiler hem ‘dış gerçeklik’, hem de ‘ruhsal gerçeklik’ düzlemlerinde (düzlemleri, sabit ayrı katmanlar değil, karşılıklı ve geçişli varoluşlar olarak düşünelim) belli süreklilikler etrafında örgütlenerek grupları oluştururlar. Bu örgütlenme süreci aynı zamanda öteki ilişki grupları ve biçimlerinden de farklılaşmayı içerir.

 Bir grubu tarif ederken iki tür ilişkiye referans veririz: Grubun 'içindeki’ ilişkiler ve grubun 'dışarıyla’ ilişkileri. Grup içi alanı tarif ederken sürekliliklere ve benzerliklere atıf yaparız. Bu sürekliliklerin belli ölçülerde 'bilinçsiz’, belli ölçülerde 'bilinçli’ olarak belirlendiğini düşünebilir ve bu süreklilikleri farklı kavramlarla soyutlarız: sınıf, aile, devlet, örgüt, ekonomi, vb. Bir ‘kapsam’ içinde ele aldığımız bu toplumsal ilişkiler, aynı zamanda grup dışı toplumsal ilişkilerle de ilişki içerisindedir. Dışarıyla olan ilişkiye bakarken de süreklilik ve benzerlik yerine, başkalaşma ve farklılığa odaklanırız.

 Bu varsayımlar etrafında tartışmayı biraz ilerletebilmek için, ilişkisel süreklilik ve farklılığın gerçekte asla tamamlanmış soyut biçimler olamayacağını kabul etmemiz gerekiyor. Süreklileşmeyi ve farklılaşmayı, birer ‘süreç’ olarak ele alabiliriz. Böyle düşünmek örgütün varsayılan (kavramsal/soyut) durağanlığına karşı taşıdığı çelişki, hareket ve değişimi göstermek açısından da faydalı olur. Ben bu anlayıştan yola çıkarak, örgütlenmenin sahip olduğu iki merkezi çelişkiden söz edeceğim: a. (İç) sürekliliğin/benzerliğin, (iç) başkalaşma/farklılaşma ile çelişmesi; b. (Dışarıdan) başkalaşma/farklılaşmanın, (dışarı ile olan) süreklilik/benzerlik ile çelişmesi.

 Birinci çelişkiyi şöyle açabiliriz. Örgüt içi ilişkiler belli ortaklıkların, benzerliklerin üzerine kurulsa da bu ortaklıklar aynı zamanda her zaman belli bir ölçülerde ortaklaş(a)mama noktalarıdır. Deneyim, arzu, amaç, ilke, vb. asla tam anlamıyla aynılaşamayacağı için burada her zaman devindirici gerilimler var olur. Bu gerilimi somutlamak istersek, bunun gündelik basit bir görüngüsünü, farklı fikirde olan konuşmaların, suskunlukların, itiraz etmelerin, yol vermelerin olduğu bir toplantıda bulabiliriz. Bu gerilimler örgütlülük tarafından yeniden ve yeniden çözümlenir, örgütlenir ve yeni gerilimlere çevrilir. Bazen çözümleme süreçleri bazı yerlerde tıkanır; gerilim, geriye rahatsızlığı katlanılamaz boyutlara ulaştıracak kalıntılar bırakır -kuşkusuz bu gerilim ve kalıntılar, dışarısı olarak kabul edilen toplumsal ilişkiler tarafından beslenir ve harlanır. Böyle durumlar da, gerilimlere yönelik yeni içe alma ve çözümleme yöntemleri geliştirilmediği takdirde, ya grupta parçalanma ya da grubun parçalı ve hiyerarşik bir birliğe dönüşmesi ile sonuçlanır.

 Gerilim nereye doğru giderse gitsin (çözümlenerek çoğunlukla özümsenme veya kalıcılaşarak uyarmaya devam etme) burada vurgulamak istediğim bu gerilimin hep var olduğu ve bilinçli ya da bilinçsiz bir diyalektik akış içinde olduğudur.  Ben bahsettiğim türden gerilimlerin mutlak çözümlerinin olmaması ile bunu çözmeyi reddetme eğilimini ise birbirine karıştırmamak gerektiğini düşünüyorum. Bana göre gerilimi çözmeyi reddetmek veya ‘rastgele kendiliğindeliğe’ ve ‘akış’a bırakmak, esasında onu ‘bilinçdışı’ süreçlerin hâkim olduğu bir işleyiş içerisinde çözülmeye bırakmak demektir. ‘Bilinçdışı’nın saf ‘yaratıcı bir arzu’dan değil, bastırılmış ve bağlamsızlaşmış öğeler, savunmalar, çatışmalar ve -bir anlamda- ‘yıkıcılık’tan da müteşekkil olduğunu düşündüğümüzde akışa bırakmanın çekiciliğine kapılmak uygun bir seçim olmaz. Tabii uygun olmaz derken, eşit ve özgürleştirici bir düzen kurma amacı doğrultusunda uygun olmayacağını kastediyorum. İşte bu noktada bahsettiğimiz birlikteliğin sosyalist bir örgütlenme olmasının ayırıcı özelliği devreye girer. Önce diğer çelişkiyi biraz açıklayıp bu konuya döneyim.

 İkinci çelişkiyi şöyle açabiliriz: Dışarıdan farklılaşma, dışarıda olduğu varsayılan toplumsal ilişkilerden gerçekten bağımsız olma anlamına gelmez ve onların içeri 'sızması’ ile el ele gider. Örgüt bağımsız bir ‘alan’ olmadığı için, içeride yeniden üretilen dışsal ilişkilerin yeniden nasıl düzenleneceği hep canlı olan bir gerilim ve gündemdir. Çünkü bir yandan bu iç-dış geçişkenliği, toplumdaki egemenlik ilişkilerini (diyelim eril tahakkümü), diğer yandan da direnme ilişkilerini (diyelim dayanışmacılığı) içeri aktarır ve örgütlenmenin kendisinin topluma 'yayılmasına’ izin verir. Bu geçişkenliğin hangi noktalarda hangi katılıklarda ayarlanmaya çalışılacağı konusu, yukarıda da bahsettiğim mantıktan yola çıkarak, sistematik bir özenle düşünülmesi gereken bir konudur. Mesela bu gerilimin bir örneğini, halk geleneklerinin devrimci potansiyeli ile mi yoksa egemen sistemi yeniden üretici potansiyeli ile mi ele alınacağı sorusunu tartışırken yaşarız.

 Bu iki çelişki bize, önemli düşünme ve pratik alanları açıyor. Konumuz olan örgütlenmenin eşit ve özgürlükçü, sosyalist bir örgütlenme oluşunun önemi ise burada devreye giriyor. Sosyalist bir birliktelik olmak, çelişkileri sosyalist bir şekilde çözme gayretini de içermelidir. Söz ettiğim, sorunlara tarih üstü formüller uygulamak değil. ‘Sosyalist olmak’ iki şeyi ifade eder. Birincisi, bu bir kavrayış çerçevesidir. Bu çerçeve; gerilimin, tarihselliğin, bağlamın bir tür okumasını mümkün kılar. İkincisi, bir amaçtır; yani bir gelecek temsili. Bu minvalde sosyalist bir birliktelik, çelişkileri/gerilimleri eş zamanlı ve dinamik olarak hem bir sosyalizm çerçevesine, hem de sosyalizm amacına referansla ele almayı hedeflemelidir. Zaten bizzat bu tür ele alışların kendisi şu an gördüğümüz sosyalizm çerçevelerini ve sosyalizm amaçlarını oluşturmuştur.  Yine bu yolla bu ikili yeniden ve yeniden yaratılacaktır. Ve eş zamanlı olarak sosyalist düşüncelerin hem özgülleşmesinin hem de evrenselleşmesinin potansiyelleri çoğalacaktır.

 Yani bahsettiğimiz iki alandaki sürekli çelişkilerin sonu gelmeyen çözümlerinden sosyalist bir hukukun içeriği ve biçimi oluşur. (1) Örgütlenmenin içindeki ortaklaşmanın, içerideki farklılıklar ile girdiği gerilimin yaratıcı çözümleri, örgütün uzlaşma noktalarının (hem ilke ve amaçlar, hem de işleyiş ve çerçeve olarak) ve örgüt içi ayrı alanların (farklı faaliyet alanları, gruplaşma biçimleri, komisyonlar, vb.) oluşturulmasıyla sonuçlanır. (2) Dışarıdan farklılığın, dışarıya benzerlikle yaşadığı çelişmenin yaratıcı çözümleri, örgütü dışarıdan ayrıştıran özelliklerin (yine hem ilke ve amaçlar, hem de işleyiş ve çerçeve olarak) ve toplumla temas biçimlerinin (toplumsallaşma biçimleri, alan faaliyetleri, iletişim kurma ve iletişimi değerlendirme yöntemleri, vb.) oluşmasıyla sonuçlanır. Bu bahsettiğim dört oluşuma rengini, o bağlamda mevcut bir çelişkinin nasıl değerlendirildiği veya değerlendirilmeden kendiliğinden nasıl bir hareketle karşılandığı verir.

 Çeşitli düşünsel gelenekler, alışkanlıklar ve etkiler sosyalist bir örgütlenmeyi tanımlarken bu çelişkilerin varlığını es geçmemize sebep olabiliyor. Ben burada, hem bu çelişkilerin varlığını hem de bunların eleştirel düşüncenin nesnesi yapıldığı takdirde ortaya çıkartacağı kurucu potansiyeli temellendirmek istedim. Somut olarak da bu mantığın önümüze çıkardığı ve üzerine düşünmeyi belli bir düzeyde sistematikleştirmemiz gerektiğini düşündüğüm ilk elden aklıma gelen bazı soruları da şöyle sıralayabilirim: Örgütlenme olarak nelerde uzlaşıyoruz; bu uzlaşmaları neleri kenara koyarak yaratıyoruz; kenara koyduklarımızın bize etkisi ne oluyor; (yeniden) değerlendirmesi gereken uzlaşma/uzlaşamama noktaları neler? Örgütlenme biçimiz ne tür farklı katılım biçimlerine izin veriyor ve vermeli; grup içindeki farklı işlevler neler olabilir; grup içi gruplar ya da kişiler arasındaki hangi konulardaki hangi farklılıklar hangi aşamaya geldiğinde ayrılık, hangi aşamaya kadar birlikte kalmak ile karşılanmalı? Toplumsal egemenlik biçimlerinin grubun içinde nasıl tekrar ediyor ve bunlar nasıl, kimler tarafından, ne sıklıkla düzenlenebilir? Toplumsal direnme dayanışma biçimlerini nereden buluyor, alıyor, bulmalı ve almalıyız; dışarıyla kurulan iletişimin araçları neler olabilir, karşılıklı olması için neler yapılabilir ve iletişimin geçirgenliği ne zaman, nasıl düzenlenebilir?...

2. Buradan ikinci başlığa geçebilir ve kardeşler hukuku ve yasa(k) meselesini biraz ele alabilirim. 

 Kardeşler hukuku metaforunu Freud'a referansla kullanıyorum. Meseleyi buraya uygun şekilde ifade etmeye çalışırsak hikâyede, sınırsız bir şefin buyruğu altında örgütlenmiş bir grup, şefin sınırsızlığının yerine kardeşlerin yasasının konulmasıyla yasalarca/yasaklarca düzenlenen bir topluluğa dönüşmekte ve böylece hem liderin sınırsızlığı ortadan kalkmakta hem de kardeşlerin ilişkisi düzenlenmektedir. Kardeşlerin ilişkisinin düzenlenmesi bir yandan eşitler bir yandan da farklılar hukukunun oluşmasını içerir. Kardeşlerin iç farklılıkları (akrabalık konumları, toplumsal konumlar) ve dışarı gruplarla olan farklar bu hukukun parçasıdır. Tabii bu durum iki tür çelişki barındırır. En azından bu mitolojik-tarihsel aşamada ‘erkek’lerin ‘baba’, ‘baba’ların da ‘şef’ olma potansiyeline işaret eden ataerkil bir regresyon hattı da kurulmuştur. Başka bir regresyon hattının da grubun (‘aile’nin) dışarıyla ilişkide kurduğu bulunan farklılığın yabancılığa, yabancılığın da düşmanlığa kayma potansiyeli doğrultusunda çizildiğini düşünebiliriz.

 Bizim açımızdan burada bu hikayenin üzerine düşünülebileceğimiz üç noktası var.

 Birincisi, ‘hukuk’un ne olduğu meselesi. Bana göre burada hukuku iki olgu/anlam üzerine oturtabiliriz: yasak ve yasa. Freud’un hikayesinde ‘evrensel bir yasak’, kardeşlerin bundan sonraki ilişkilerinin ‘yasasının’ tanımlayıcısıdır.

 Kardeşler hukuku, iki anlam potansiyelini de taşıyor olmakla birlikte bana göre sosyalist bir çerçeve/amaç, sürekli bir çaba içerisinde yasa anlamını yasak anlamının önüne çıkarmalıdır. Güncel sosyalist gelenekler içerisinde hukukun ikincisi ile tanımlanması ve daha da ötesi hukuku yasak ve ceza olarak yaşa(t)ması bir yandan liberal demokrasi anlayışının, daha özelde de güncel devlet şiddetinin ürünüdür. Özellikle günümüz koşullarında devlet şiddetinin yoğunlaşması ve kayıplar -80 darbesinin etkisiyle paralel olarak- toplumsal ilişkileri daha ‘yakıcı/yıkıcı’ şekilde yaşanır ve algılanır hale getiriyor. Bu algı da hızla bulaşıyor; toplumsal ilişkilerin (ve örgütlü olanlarının) ortak hukuk oluşturma yolu ile uzlaştırabilecek olağan çatışma ve gerilimlerini yargı ve ceza gündemleri haline geliyor. Tabii her zaman yargı mekanizmaları kurulmuyor ama bazen kopuşlar, parçalanmalar ve bazen de gerçek mahkum etme eylemlerinin sertliği böyle bir etkiden kaynaklanıyor. ‘Yasa/söz verme-sözünü tutmama’ meselesi, ‘yasak-ceza’ meselesine kolayca dönüşebiliyor.

 İnsanların eşit ve özgür bir şekilde birlikte yaşamasını olmasını hedefleyen bir örgütlenmenin, insanların –örneğin- arzularının birbiriyle çatışmayacağını varsayması anlamlı olmaz ama çatışmaların uzlaşmalara dönüştürülmesinde yasa ve sözleşmeye, yani birlikte yaratılacak sembolizasyonlara gönderme yapması beklenebilir. Bu bağlamda yasak ve bunun ihlalinin sonucu olan ceza mekanizması tamamiyle dışarıda bırakılmasa da hukukun anlamı öncelikli olarak söz verme eylemine referansla sosyalistleştirilmiş olur. Ve bu yolla da bu anlayış toplumsallaşmış ve yeniden bireyselleşmiş/içselleşmiş olur. Topluluğun yasalarının ihlali (örneğin toplantıda söz kesme) bu sayede, dışarıdan gelecek ya da iç dünyada yer alan ‘ayrık’ bir yapı olarak düşünülebilecek bir cezalandırıcı mekanizmayla değil (bu yönde oluşmuş ayrışmış işlevlerin de bazen kurucu ve gerekli olduğu inkâr etmiyorum);  grubun ve içsel mekanizmanın düzenleyici özelliğiyle karşılanır. İhlal, topluluğun uzlaşmasıyla karşılanıyor ya da topluluğun önceki uzlaşmalarında karşılık bulamıyorsa yeni uzlaşmaların, ortak sözleşmeye entegre olmasına vesile olur.

 İkincisi Kardeşler hukuku metaforunu bu yönde ilerletirken, aslında bir yönde daha ilerletmemize ihtiyaç vardır. Erkek egemen bir toplumda kardeşlik, erkeklerin kardeşliği olmaya meyleder: babalara özenen erkeklerin kardeşliği. Freud’un hikayesine referansla konuşursak, ‘baba’yı öldüren kardeşler erkek kardeşlerdir. O zaman, egemen hale gelmesi muhtemel ‘erkek kardeşler hukuku’ sosyalist bir hukuksallığın oluşması için, ‘kız kardeşler hukuku’ tarafından, ‘kız kardeşler hukuku’ da, ‘queer hukuk’ tarafından sürekli olarak yerinden edilmelidir. Sosyalist bir örgütlenmenin bu ‘döngüsel’ yerinden etmeleri sağlayacak mekanizmaları sağlaması ve süreklileştirmesi anlamlı olur.

 Ve üçüncüsü, kardeşler hukukunun aile-grup metaforunu sürekli genişletecek şekilde aşma çabası, kardeşler hukukunun sosyalistleştirilmesi için elzemdir. Grup dışını yabancılaştırma ve düşmanlaştırmaya doğru gerileme potansiyeline karşı içsel farklılıkları (kardeş rekabetini) düzenleyen hukuk ve dışarıyla farklılıkları düzenleyen hukuk, üzerlerine sürekli çalışılması gereken konular olarak önümüzde durmaktadır. Bir önceki maddede bu çelişkilerin düzenlenme ihtiyacından bahsetmiştim. Bu çelişkileri düzenlerken, her zaman ‘ailedeki düşman erkek kardeşler hukuku’ potansiyelinin karşısına ‘öteki/dünyadaki insanlar’,  onun da önüne ‘öteki/dünyadaki canlılar’, onun önüne de ‘ötekiler’ hedeflerini koyarak bu çelişkinin kurucu ve evrenselleştirici tarafını güçlendirmek için çabalayabiliriz.

3. Buradan da son başlık olan deneyime yaslanma meselesine geçebilirim.

  Bu geldiğimiz noktada, toplumsal ilişkilerin sosyalist bir örgütlenmesinin ‘ne’ üzerine kurulu olacağı sorusunu sorabiliriz. Bu soru aynı zamanda her aşamada ‘kardeşler hukuku’nun da ‘nereye’ dayanacağı, ortak yasalarımızın ‘neyi’ düzenleyeceği sorusudur da. Ellen Meiksins Wood’un liberal demokrasinin, antik demokrasinin ‘demosun egemenliği’ ilkesinden koparılmış bir biçimi olduğu tezini kaynak olarak alalım. Buna göre antik demokrasi köylülerin ‘siyasal’ alana girerken aynı zamanda üretim ilişkilerine ve sömürü koşullarına da doğrudan müdahale etmesine izin verir. Demokrasi doğrudan sınıf mücadelesinin bir alanı olarak iş görür. Bununla birlikte liberal demokrasi, kapitalizmin siyasal ile ekonomik alanlarının ayrışması üzerine kurulu olduğu için biçimseldir. O halde sosyalist bir demokrasinin, maddi koşullarımız ve hayatımızın yeniden üretimi üzerinde doğrudan tasarrufa imkân veren bir iktidar biçimi olması gerektiğini hatırlar ve kapitalizm içindeki sosyalist bir çaba için buradan bir çıkarım yaparsak sosyalist hukuk, doğrudan deneyime yaslanarak deneyime dönmelidir.

  Bundan kastım, insanların doğrudan hayatlarından yola çıkan ve hayatlarında somutlaşan bir hukuktur. Elbette bu tür bir hukukun ve bunu sağlayacak politikanın karşı karşıya olduğu birçok gerilim vardır. Bir yandan deneyimin nasıl anlaşılacağı konusu üzerine üzerine düşünülmesi gereken bir konudur. Diğer yandan böyle bir doğrudanlığın doğmasına vesile olacak dolaylayıcı unsurların neler olabileceği konusu zihnimizi kurcalamalıdır. Aynı zamanda da sosyalist bir hukukun/politikanın etkisinin ne vadede deneyime (yani o insanın hayatına) dönerek etki yapacağı sorusu önemli bir tartışma konusu olarak önümüze durmaktadır. Daha önceden bahsettiğim çelişki noktalarında olduğu gibi buradan çıkış, önceden belirlenmiş olmadığı gibi mutlak da değildir. Bununla birlikte bu bakış açısı sosyalist bir birliktelik içerisinde sınıf siyasetini kurarken olduğu gibi, kadın siyasetini de, queer siyaseti de kurarken vazgeçilmezdir. Bana göre insanlarca yürütülen ve sosyalist bir birlikteliğin içermesi gereken hayvan özgürleşmesi politikası dahi insan deneyimini (özellikle de bastırılmış boyutlarını) referans almalıdır.

 Soruların gerilimden fazla gerilip ‘deneyimden kaçma’ eğilimleri sosyalist bir örgütü ideal kimliklere, ahlaki pozisyonlara, salt makro olarak tanımlanan bir siyasetle uğraşma iddiasına ve/veya belli özgürleştirici imkânları sistematik olarak dışarıda bırakmayla sonuçlanabilir. Ya da fazla gerilip bu soruları cevapsızlaştırma yönünde eğilimler geliştirmek ve akışta erime iddiası ile bu cevapsızlıştırmayı katı bir konum olarak savunmaya meyletmek de mümkündür. Bizim gerilimlerden kaçınmacı eğilimlerin tersine hem açılmaya hem de kendi eşit ve özgürleştirici birlikteliklerimizi düşünsel ve pratik olarak daha eleştirel hale getirmeye ihtiyacımız var.

 Eleştirel bir düşünme çabası, politikanın deneyime yaslanması ile doğrudan bağlantılı olarak, ancak; insanların belli bir çerçeve içerisinde karşılaşmalarına, fikirsel/duygulanımsal çatışmalara girmelerine olanak veren, bu karşılaşma ve çatışmaları üretken soyutlamalara çevirebilen, liderliklerin sürekli kişi-bedenlerden alınıp lider düşüncelere havale edilmesi süreçlerini örgütleyen ve ilişkileri, bir arada kalmanın devamlılığını sağlayacak şekilde yeniden düzenleyebilen meclislerin varlığı ile canlı tutulabilir. Şanslı olduğumuz ve/veya yarattığımız ölçüde içinde bulunduğumuz bu tip mecraların, daha geniş yaşam dönüşümleri ile ilişkisi olacak sosyalist biçimlerini yaratmak için uygun bir yerde ve aşamada olduğumuzu düşünüyorum.

***

Barış Şensoy:

 Mevlüt Yakışıklı’nın hikâyesi ile başlamak istiyorum. Mevlüt Yakışıklı, çektiği videoda vicdanlı bir devlet memurunu göreve çağırıp işyerindeki elektrik kesintisiyle ilgili hakkaniyetli bir araştırma yapılması çağrısında bulunuyordu. Bir çalışanıyla yaşadığı sürtüşme sonucu elektriğinin kesildiğini, keyfi nedenlerden dolayı elektriğinin verilmediğini, bu yüzden de aslında devletin zarar gördüğünü anlatıyordu.

 Yakışıklı’nın hikâyesi “hukukun bağımsızlığı ve üstünlüğü” kavramlarının tedavülden kalkmasının gündelik tezahürlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Üniversiteden ihraçlar, gazetecilerin tutuklanması ve kayyımlar ile gündemi dönem dönem gündemi meşgul eden hukuksuzluk halinin başka bir yansıması. Devlet-parti işbirliği içerisinde belirli kadroların keyfi uygulamalarının yarattığı mağduriyetlerin başka bir örneği.

 Son anayasa değişikliği önerisi ile birlikte, tek kişi iktidarının bu kadar alenileşmesi ve belirecek keyfiliğin olası sonuçlarının kitleler nezdinde endişeye yol açtığını düşünüyorum. Zira partiye yakın olmak, partinin içinde olmak ekonomik ve siyasi olarak hayatta kalmanın öncelikli koşulu hale geldikçe ortaya çıkacak mağduriyetlere dair bir sezgi var gibi görünüyor. Bir tür “nomenklatür” endişesi sarmış gibi: Birçok insan AKP içinde yer bulmak konusunda zorlanacağının farkında. Nihayetinde AKP içinde yükselip belirli bağlar kurabilmek çok değişkenli bir denklem ve kadroların kısıtlı olduğu ve yükselmenin giderek zorlaştığı ortada.

 Hukukun üstünlüğü ve bağımsızlığı ise, AKP, hatta bizzat Tayyip Erdoğan zırhını giymemiş kitleler söz konusu olduğunda hala baştan çıkarıcı bir ilke olarak var olmaya devam ediyor.  Bu açıdan Hayır çağrısı aynı zamanda toplumsal gerginliklerin adının koyulması olarak bir imkân olarak da belirme potansiyeline sahip.

 Peki hukukun üstünlüğünü ve bağımsızlığını savunmak, keyfiyete karşı hukuk demek fazlasıyla liberal değil mi? Nihayetinde hukukun egemenlerin hukuku olduğu, o yüzden esas meselenin hukuk değil meşruiyet olduğu fikri solun ön kabullerindendir. Hayır çağrısının, bu açıdan salt bir evrensel hukuka, yurttaş kimliğine ve rasyonel akla çağrı olmakla kalmayıp, AKP’nin yumuşak karnını görünür ve konuşulabilir kılabileceğinin mümkün olduğunu düşünüyorum. AKP inşaat ve kamu ihalelerinden gelen çıkarları yeniden dağıtması vesilesiyle güçlenmiş olsa da, güvencesiz işçilik ve pastadan alınan paylar arasındaki uçurumun bir gerilim potansiyeli olduğu noktasından yola çıkmak gerekiyor gibi görünüyor. Hayır kampanyası, tek adam etrafında dağıtılan rantın dışladığı zorunlu kitleleri vurgulamak için de bir şans olabilir. Mevlüt Yakışıklı’nın örneğinde söz ister istemez Berat Albayrak ve onun çevresinden olup da enerji dağıtım sektörünün rantını yiyenlere geliyor. AKP bir fırsatlar kapısıyken giderek bir mağduriyet kapısına dönüşüyor. Dolayısıyla Hayır kampanyası bir tür sendikalaşma, toplumsal hukuk ve adalet fikri için potansiyel taşıyabilir: Bizi tanıdıklarımız değil yasa korusun.

 Dolayısıyla Hayır kampanyası yükselen toplumsal gerginlikte ezilen sınıfların elinin güçlendirilmesi için bir araç olarak kurgulanabilir. AKP’nin saldırdığı diğer kurumlar da benzer bir şekilde ele alınabilir. Özellikle bilimsel eğitimin bu açıdan önemli olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki, ezilen sınıflardan olan insanların çocukları için bilimsel eğitim, toplumsal çatışmada farklı müzakare imkânları yapabilmek açısından bir imkân olabilir ve olduğu derecede önemlidir. Bilimsel eğitim “hakkı”, yalnızca ideolojik saldırı ve gericiliğe mahkumiyeti reddetme yerine, kişinin kendi emeğini değerlendirme imkanı olarak savunulabilir. Ya da tersinden söylersek, kişinin sınıfsal konumunun dayatılmasına karşı (işçisin sen işçi kal) kendi zihninin sınırları vesilesiyle kendi emeğini değerli kılmasının aracı olarak ele alınabilir bilimsel eğitim ve bu noktada da bir hak olarak anlamı farklılaşır. Bugün sosyalist devlet örneklerini totaliter rejimlere indirgeyip çöpe atan kitaplarda bile, ki Svetlana Aleksiyeviç’in İkinci El Zaman’ının da son tahlilde böyle bir kitap olduğunu düşünüyorum, şu sesler belirir: Ne olursa olsun, nomenklatür köylü çocuklarıydı, yoksulların çocuklarıydı, yetimdiler, okumaktan başka şansı olmayan gariban çocuklardı.

 Toparlarsak; parti-devlete biat rekabeti üzerinden şekillenen bir toplumun iktisadi ve siyasi bir krize girdiği günümüzde oldukça yoğun bir biçimde deneyimleniyor diye düşünüyorum. Hayır kampanyası, bu krizin halihazırdaki ya da olası mağdurlarına yönelik bir güçlenme umudu olarak belirebilirse, kitlelerle devrimci fikirlerin bir araya gelmesi için çeşitli potansiyeller doğabilir, ki sinik bir karamsarlık ve kaçışı yücelten bir uyuşukluğa düşmek istemiyorsak AKP’yi tümgüçlü bir şer odağı olarak görmek yerine içindeki yarıklar analiz edip seslenilebilir bir ittifak olarak değerlendirmek zorundayız da.

***

Can Evren:

 Baran üç başlık atmış ortaya.

1. Sosyalist ve örgütlü bir grup olmanın çelişkileri. Bir taraftan, bir topluluğun ister istemez diğer topluluklardan farkını vurgulayarak oluşacağı gerçeği. Kendi rengini belli etme ihtiyacı. Öte taraftan bu ötekilerden farklılığı vurgulamanın iç farkları örtebilmesi ve dışarıdakilerle dayanışmayı zorlaştırabilmesi. Aslında bir bayrak bir de tüzük sorunundan bahsediyor Baran biraz çetrefilli bir dille de olsa. Bayrak, diğer bayraklardan (dışarıdan) farklılığın, tüzük (içeriden) anlaşmazlıkların hangi yöntemle ‘çözüleceğinin’ simgesi. Ayrıca buna sosyalist tanımını yakıştırmasını şöyle açıklıyor: tarihsel analiz (kapitalizmin tarihini temele almak) ve tarihsel ufuk (dayanışmacı bir ekonomiye yol almak) için bir tür sabitleyici kavramsal çapa.

2. Bu çelişkilerle yaratıcı ve özgürce baş etmek için ortak bir yasa, yani ‘iç tüzük’ tesis etmenin gerekliliği. Yasaklayıcı ve kısıtlayıcı niteliklerin yaratıcı ve teşvik edici niteliklerin altında olmasını vurguluyor Baran. Kendini ortaklaşa gerçekleştirmeye yönelik pozitif bir süreç: yani ortaklık şartlarını hazırlop bir miras sanmamak veya başkasından devralmamak veya iradi, yaratıcı bir süreç sonunda kendi kurallarını kendin koymak. Kuralları koyan olma bilincini taşıyabilen ve tam bu nedenle yasaların iradi süreçlerle, deneyimlenen zorluklarla ve çelişkilerle diyalektik bir ilişki içerisinde ‘eğilip bükülebileceği’ fakat bir kuralsızlığa veya oluruna bırakırsak sorunlar erir gider gibi boşlamalara kapılmamak. Yasaklardan çok teşebbüs, inisiyatif ve sorumluluk temeline oturan bir pro-aktif kardeşlik hukuku: kardeşliğin fazla denetimci, erk odaklı tınısına karşı buna queer bir kardeşlik diyor. Bizim birkaç sene önce ‘kırmızı pazartesiler’ toplantılarımızda dostluk veya yoldaşlık hukuku kavramlarına dair yürüttüğümüz tartışmalara yeni bir çerçeve getiriyor.

3. Son olarak, bu pozitif özgürlük tanımıyla biçimsel, resmi, negatif bir özgürlük çerçevesinden, deneyime ve özgürlüğü tatmaya dayanan bir özgürlük yaklaşımı. Bastırmalara karşı duyulan tıkanıklığı aşma, özgür olamama hissiyatını gidermek, aşabilmek mücadelesi gibi soyut değil somut bir zemine oturmuş bir dayanışmacı ‘yükselme’ isteği.

 Barış’ın daha kısa katkısında, Baran’ın öne sürdükleriyle ‘göbekten’ kesişen bir nokta var: liberalizmi ve liberalizmin yasaklar ve sınırlara odaklanan, dayanışmanın inşasını öngörmeyen negatif özgürlük çerçevesini eleştirirken, içinde bulunduğumuz keyfilik rejimi ve külliyen hukuksuzluk ve fiili durumun (nitekim fiilen kuvvetli olanın) hakimiyetine da karşı çıkmak gerekliliği. Barış burada abartılı kıyakçılığın ve keyfiliğin mağduru Mevlüt Yakışıklı figüründe giriş yapsa bile, asıl vurgusu, müşterek hukuk tesis etmenin sınıfsal içeriğine dair. ‘Kimsesizlerin’ kimsesi olabilecek, rasyonel bir ‘öğretmen devlet’ modelinin sınıfsal eşitsizlikte alttakiler için faydalı olduğunu hatırlamalıyız, diyor. Hukuksuzluğa ve kişiye ve ‘aile kütüğüne’ fazla bağlı iktidar yapısına karşı çıkmak ile sosyalist program arasında bağ olduğuna dikkat çekiyor zira babasından miras devir almayanlar için sosyalist bir kamu hizmeti bir tür kendini var edebilme, özgürlüğü deneyimlemese bile ‘deneyebilmenin’ vaadini taşır. Hem Baran’ın yasak değil yasa vurgusunda ve kardeşlik hukuku sorgulamasında hem Barış’ın keyfiliğe karşı kamusal bir rasyonalite (örn. bilimsel eğitim) çağrısında, bir süredir post-anarşist akımların etkisine biraz fazla giren sol ortamın bir düşünsel ve eylemsel sınıra çarptığını düşündüm. İki öneri de bu sınırı test etme girişimleri taşıyor. Anayasa, meşruiyet, idare, dernek tüzüğü gibi Mülkiye sorunsallarıyla, ekonomik dayanışma, toplumsal eşitlik, çatışmalı ama ortaklaşa özgürlük gibi Sosyoloji/Sosyal Psikoloji/Sosyal Ontoloji sorunsallarını bir diyalektik içinde düşünmenin yollarını arıyorlar. İki alandan birinin diğeri içinde tam çözünemediğini kabul eden, homojen bir çözünme yerine heterojen bir karışım içinde düşünmeyi öneriyorlar. Şahsen ben, sosyalist düşüncenin ikinci kanalda oldukça yol aldığını, ilk kanalda geri kaldığını düşünüyorum ve günümüz düşünsel regresyonunu aşmanın ibreyi biraz daha ilk kanala çevirmekte olduğunu hissediyorum. Bu ikisini birbirine bağlayacak temel zincir halkası, yeni bir sosyalizmin hangi toplumsal sınıflar ittifakı ile kurulacağı sorusudur, meşruiyet zemininin hangi ‘ad’ ile yeniden tanımlayacağı sorusuna verilecek tarihsel sosyolojik bir tahlildir: yeni bir halk birliği mi? birçok halkın mozaiği mi? işyeri meclisleri federasyonu mu? çeşitli kültürlerin ‘birlik içinde çeşitliliğinden’ oluşan bir kültürel bölgeler mozaiği mi? kültürle bağını koparmaya çalışan coğrafi bölgeler arası, çok-bölgeli bir üniter cumhuriyet inşası mı? maaşlı çalışıp düşük ücret alanlar, küçük çiftçiler, topraksız işçiler ve topraksız köylüler ittifakına dayanan bir esnaf, müteahhit ve sanayici karşıtlığı mı?

 Sosyalist düşüncenin ortaya çıktığı 19. yüzyılda, anayasal ve soysuz/halkçı bir meşruiyet rejimi için mücadele etmek ile sosyalist bir ekonomi ve dayanışmacı bir toplum inşa etmek arasında daha çok örtüşme vardı. Fransız Devrimi’nin güncelliği, anayasallaşma ile eşitliği, kardeşliği, özgürlüğü sosyal bir içerikle kurma arasında bağ kurmayı mümkün kılıyordu – 1848 ayaklanmaları, eşitliğe toplumsal, kardeşliğe sınıfsal bir içerik katan büyük açılma noktasıydı. Örneğin Marx Almanya’da anayasal mücadele içindeki faaliyetleri yüzünden sürülmüştü daha 1848’de. 1917 ile ise sosyalist devrimcilik Avrupa’nın yakın çeperine (Rusya), daha sonra Asya’ya (Çin’e) ve giderek Avrupa sömürgeci imparatorluklarının, birçoğu Avrupa istilası öncesi anayasal olmayan iktidarlarla yönetilmiş, sömürgeci bürokrasiler dışında bir bürokrasi geleneği olmayan coğrafyalara ve genelde kırsal nüfusun ayaklanmalarıyla kurulan devrimci süreçlere taşındı. Türkiye’de de 1968 sonrasında özellikle Maoculuk ve Kürt hareketinin yükselişi ile sosyalist düşünce ve eylemin giderek merkezden çepere, kentten kıra taşındığını, kurucu meclis ve anayasal rejim tartışmalarından, basın yayın aracılığıyla hegemonya inşa etmek ve rıza (consent) kazanmak mücadelesinden silahlı ayaklanma ve zor kullanmada (coercion) devlete rakip olabilme stratejilerine ağırlık verdiği söylenebilir. Nitekim siyasi atmosferimiz de, giderek Kemalizm ve düşman iktidar ile özdeşleşen kurucu meclis ve anayasal kuruculuk temalarından uzaklaşırken, iç savaş teorileri ve silahlı devrim stratejilerine yaklaştı. Soğuk Savaş’ın bitişinin yarattığı boşluk ve küresel ölçekte dizginsizleşen egemen devlet şiddeti örnekleri kapitalist ve anayasal dünyanın merkezinden doğan köklü devlet ve hukuk eleştirilerini tetikleyip, liberal demokrasi eleştirilerini küresel düşünce ortamında hâkim kıldıkça, kapitalist çeperde de bir atılım yapmak ile anayasal/soysuz ama ortak meşruiyete dayanan bir sosyalist devlet inşası arasında bir uyumluluk düşünmek giderek zorlaştı. Neticede ekonomik dayanışma, siyasi mücadele ve temel hak ve özgürlükleri meşru bir düzen içinde güvenceye alabilecek bir anayasal rejim inşa etme çabaları arasındaki bağ zayıfladı. Bu bağ kurulduğu zaman ise, ancak bir liberal sosyal demokrasi ve Soğuk Savaş sonrası bir refah devleti kapitalizminin olanaklarına tıkıldı.

 Anayasa ile meclis arasındaki bağı koparacak, gayri-şahsi/şahıslar üstü bir hükümet modelini tedavülden kaldıracak ve bunu mega kapitalist bir parti-devlet-şirket modeline oturtacak bir referanduma hayır demek, bizi sosyalist mücadelenin tarihselliği içinde anayasallığı, adem-i merkeziyetçi ve itirazlar çokluğuna yer açan bir idari sistemi, dayanışma/işbirliği temelinde bir ekonomiyi kurma konusunda yaratıcı düşünmeye teşvik etmeli. Baran’ın makalesi daha çok bir yeni dernekleşme ahlakının felsefi ve sosyal psikolojik temelleri hakkında bir deneme gibi geldi bana. Barış’ınki ise kurumsal bir akılcılık ile işçi sınıfı kuvvetlenmesi arasında, sosyalist bir devletin pedagojik ‘ilericiliğini’ hatırlatma çabası. Ben ise, bu heterojen karışımın ilhamları için 1968 öncesine, sosyalist mirasın daha erken safhalarına dönmek gerektiğini, bu erken dönem ilhamlar ile günümüz çelişkilerini bir diyalektik öğrenime sokma gerekliliğini önermek istedim.


***

Bilgesu Şişman:

 Eşit ve özgürleştirici bir beraberliği kuracak ve koruyacak olan enerjiyi nasıl düşünnmek ve nasıl hayata geçirmek gerek? Bence soru her şeyden önce sunu soruyor: katılaşmadan, durağanlaşmadan, bürokratik olarak kurumsallaşmadan öte ve bunlara aksi bir örgütlülük nasil mumkundur? Baran’ın yazısında bu soru, beraberliğin hukukunun ne olacağı, bu hukukun kendini ne üzerinde temellendirmesi, ne üzerinden hareket etmesi gerektiği sorusuna içkin olarak soruluyor. Baran yazının sonunda nihai temelin deneyim olması gerektiğini tartışıyor. Ben bu soruyu bir de diğer yönden sormak istiyorum: deneyime yaslanan, deneyimle sekillenen hukuk, deneyimin kendisini etkileyebilir mi, onu nasıl şekillendirir, bu hukuka tabi olanların hayatlarına ne getirebilir? Deneyimde somutlaşabilir mi? Başka bir deyişle bir örgüt, en genel anlamıyla bir beraberlik, bizim hayatlarımıza dolaysız olarak nasıl değer ya da değmelidir? Bu sorunun altında şu ilk kabulu tutuyorum: eğer deneyim hukuktan etkilenmeyecekse, eğer hukukun deneyimi etkileyecek bir şekli ya da kuvveti yoksa içi boş bir formdan öteye gitmesi imkânsız değilse bile hayli olanaksızdır.

 Baran örgütün hukukunun oluşumunu sözleşme fikri üzerinden açıklıyor. Ben sözleşmenin kurucu öncesinde, ya da sözleşmeyi mümkün kılacak olan karşılıklı sorumluluk meselesine dönmek istiyorum. Burada atıfta bulunduğum sorumluluk, hukuki (en genel anlamıyla) sorumluluk, ve hatta (dar anlamıyla) ahlaki zorunluluktan (Kant’ın evrenseli) öte, kişinin tek tek bireylere, daha da doğru tasvir etmek gerekirse, benim sana, ona ve ötekine olan sorumluluğum, yani tekil sorumluluk. Etik/metafizik bir “Ötekine Sorumluluk”tan bahsetmiyorum. Bahsettiğim, birbirimizi hayatlarımız icin sorumlu görme ve sorumlu tutma. Birbirimizi eleştirebilme, örtük bıraktığımız gerilimlerimizi yeniden ortaya çıkarabilme, en yakınımızın gelir geçerini sorguya tutabilme özgürlüğü ve sorumlululuğu. Bunu küçümsemeye, önemsememeye, dalga gecmeye, ötelemeye dönüştürmeden. Burada birbirimiz dediğim kim? Biz, arkadaşlar, arkadaşlarımız. Eğer hukukun içsel ve dışsal farklarından, hayatlarımızı ve birbirimizle olan ilişkilerimizi etkilemesinden, deneyimde somutlaşmasından bahsedeceksek, bu arkadaslık anlayışını da düşünmemiz gerekir.

 Burada Baran’ın önerdiği “kardeşlik” yerine arkadaşlığı koymuyorum, bu ikisinin farklı yerlerde varolduklarını öne sürüyorum. Kardeşlik kavramı, aydınlanmacı/humanist gelenekte de en çok sözü soylemis olan kavram, herkesin aklına ilk geldiği şekliyle, “eşitlik” ve “özgürlük” arkadaşlık ile değil kardeşlik beraber zikredilmiş (düşünelim, mottosu “eşitlik, özgürlük, arkadaşlık” olan bir devrim nasıl bir devrim olurdu?). Kardeşlik kavramının arkasında bir aile imgelemi (kardeş halklar, kızkardeşler, Siyahi kardeşlik, Müslüman Kardeşler vs. örnekler çoğaltılabilir), kardeşliğin aynı genus’a dâhil olmakla belirlenen bir şey olması yatıyor. Başka bir deyişle, kardeşler birbirlerinden başka bir varlığa atıfla (bir anne, bir baba, bir ideal, bir tarih) kardeşler (yetim kardeşler için de aynı şey geçerli, Baba’yı öldüren kardeşler için de). Arkadaşlıkta ise her zaman birebir, yüzyüze ve sonlu bir iliski var. Kardeşin her zaman kardeşindir, arkadaşın ise bir noktadan önce arkadaşın değildir ve bir noktadan sonra arkadaşın olmayabilir. Kaç kardeşin olduğu ya da olacaği senin seçebileceğin bir şey değildir (ve teorik olarak düşünürsek, sonsuz sayıda kardeşin olabilir, humanizm belki bu yuzden arkadaşlık değil de kardeşlik demiştir), fakat ancak sinirliınırlı sayıda arkadaşın olabilir (İngilizce daha net anlatabileceğim belki demek istediğimi: “you can only have so many friends”). Ancak, eğer birlikteliği gerilim ve deneyim üzerinden düşüneceksek, kardeşler hukukundan ziyade ya da bu hukuktan önce arkadaslar hukukunu düşünmemiz gerekir. Çünkü baskı, sömürü ve şiddet bizi bir araya getirse, bize bir ortaklık verse de, bu ortaklığın gerçekleşmesi, ete kemiğe bürünmesi (yani bir datum ya da fact olmaktan cikip normatiflesmesi ya da hukukilesmesi), onun yalnızca varsayılmayıp aynı zamanda etkinleştirilmesini de gerektirir. Bu etkinleştirme nerelerde ve nasıl gerçekleştirilecektir? Arkadaşlar arasında.

 Arkadaşlık hukuku nedir? Bence bir anlamıyla topu kitlelere atmaktan, kurtuluşu kitlelere kitlemekten önce, birbirimizin hayatındaki etkilerdeki sorumluluğumuzdur. Bu, kendi korunaklı ilişkilerimize kapanalım anlamına gelmiyor. Aksine, Alev’in dediği “yerellerde bir araya gelen yapılar, kendi mahallesindekileri muhatap alma ve ikna çabaları” ile ilgili.

 Arkadaşlık hukuku ile örgüt iç hukukundan (tüzükten) öte ya da önce bir şeye gönderme yapıyorum. Bu yüzden de tüzük gibi işlemeyen bir şeyden bahsediyoruz, çünkü ancak sınırlı bir grup için işleyebilen (daha doğru bir deyişle, sınırlı olması, herkesi kapsaması ona içkin olan) bir hukuk. İç hukuk belki bu arkadaş gruplarını bir araya getirecek hukuktur, onları birbirine bağlayan, birlikte iş gördürebilen, aralarındaki ilişkiyi kuran ve koruyan. Fakat eğer süreçten ve süreklilikten bahsedeceksek bunun yalnizca iç hukukla mumkun olmadığını, fakat kendi ilişkilerimizdeki süreklilikle birebir ilişkili olduğunu görmek gerekiyor. Bunun bir nedeni örgütsel formların, o an için politik olarak yapilmasi gerekenlere cevap olarak şekillenmesi gerekliliği (örgütün plastikliği diyebiliriz), bir başka nedeni de gerilimlerin her an için örgütün çözülümüne meyletme potansiyeli. Bu, örgütt hukukunun altında yaslanacağı arkadaşlık hukuklarının olması ve arkadaslık ilişkilerinin örgüt sürecinde genişleyip derinleştirilmesi ihtiyacını göz önüne koyuyor. Kanaatimce, demokratik kazanım için ‘hayır’ın ötesini görebilecek ve oraya gidebilecek bir örgüt için arkadaşlık hukukunun kurulması ve korunması şart, cünkü Baran’ın bahsettigi, hukukun “yaratıcı ve teşvik edici nitelikleri”nin besleneceği damar bizim halihazirdaki iliskilerimiz olacak. Başka bir deyişle, ortaklaşmayı gerçekleştirecek ilk adım kendi ilişkilerimizde yatıyor.

 Bu anlamda sosyalist bir birliktelik, kendi başına anarşist olmasa da, düşüncesini otonomiden alan bir birliktelik üzerinde mümkün. Yani, birbirimizden güç aldığımız, birbirimizin hayatını dönüştürdüğümüz, ve hayatı beraber, pratikte kurmaya calıştığımız bir birliktelik. Örgütlenmenin yayılması da, içsel/dışsal fark gerilimlerinin durmaksız çözülümlerinin yanında, bir arkadaşlık ağı/şebekesi kurulması olarak da okunabilir. Bu arkadaşlıklar politik olanın öte tarafinda duran ‘şahsi’ arkadaşıklar degildir: bir işyeri meclisleri federasyonu da, bir sınıf ittifakı da bir arkadaşlık sebekesi olarak okunabilir. Kardeşlik, nihayetinde sorunlu bir evrenselliğe atıf yaparken (Kapitalistler, faşistler de benim kardeşim midir? Değillerse neden değilllerdir?), arkadaşlık seçiciliği, seçmeyi, bir anlamıyla özgürlüğü, beraber pozisyon almayı ve ortak bir arzuyu akla getirir. Burada kavramı esnete esnete içini boşalttığım sanılmasın: örneğin bir grevde en hızlı giden kuvvet kollarından biri (yani grevdeki enerjilerin en aktif olanlarindan biri), arkadaşlıkların kurulması, pekişmesi, yenilenmesi değil midir? Direnişle ortaya çıkan somut dayanışma kültürü bir arkadaşlık kültürü değil midir? Gezi’de yeni kardeşler bulmaktan ziyade yeni arkadaşlar edinmedik mi?

*

 ‘Ögretmen devlet’ meselesine gelirsek: bulunduğumuz politik koşulları bize hareket alanı bırakacak, olanaklarını kendimiz icin kullanabileceğimiz hukuki bir zemin gerekli, hem de acilen. Fakat nihai ufkun bundan öte olmasi lazim. Uzun süreç için analizi nereye doğrultacağımız, hangi modeller üzerinden pratiği kuracağımız, farklı direniş gruplarını birbirine bağlayacak olan stratejiyi nasıl oluşturacağımız soruları kolay cevapları olan sorular değil, ya da biz bu cevabı hemen veremiyoruz. Bunun nedenini de belli bir gelenekten kopmuş olmamızda değil, sürekli olarak degişen politik baglamda buluyorum. En basitinden şunu söylemek önemli gibime geliyor: eğer “sosyalizm” diyeceksek, bunun her zaman zeminden yukarı bir sosyalizm olması gerektiğini de bıkmadan söylemeliyiz. Yani merkezi, meşruiyet hattı üzerinden zorlarken, esas yıkıcı enerjiye sahip olanın merkezsizleşme hareketi olduğunu unutmamak (bu anlamda Can’ın politikadaki sıkışmayı post-anarşist düşünceye fazla itibar edilmesi ile açıklamasına katılmıyorum).  Nihayetinde sorumuz “güç kimin gücü olacak?”

 Kendi örgütsel stratejimize gelirsek, bunun yine kendi hayat deneyimimizi degiştirmekten geçmesi gerektiğine inanıyorum. Mesela çok gerekli bir ek tartışma: “kafa emekçileri” olarak biz kendi konumumuza dair ne yapıyoruz, içinde bulunduğumuz kurumlarla nasıl ilişkiye geciyoruz? Neden akademisyenler işten çıkarıldıktan sonra neredeyse refleks olarak yine başka “akademiler” (sokak dersleri vs.) kurmak icin seferber oluyorlar? Mesela bu işten çıkarmalar neden bizlerin kendi emeğimizin doğasına, konumuna, kullanılışına dair bir tartışmaya neden olmuyor, neden sadece defansif ya da reaktif cevaplar veriliyor bu şekilde saldırılara? Neden yeni bir şey, yeniye dair bir şey söylenemiyor? Biz, birbirimiz arasında, birbirimizi hayatta yaptığımız seçimlere dair daha fazla sorumlu tutmuyoruz? Sevinç’in kitabının sonundaki bir örnek geliyor aklıma: konservatuara gitmek isteyen genç, onun yerine AKP Gençlik Kolları’nda buluyor kendini. Bunu düşünmek; yalnızca uzak, öteki bir örnek olarak değil kendi hayatlarımızın da bir metaforu olarak düşünmek gerekiyor.

***

Sidar Gündüzalp:

Aslında nereden başlanması gerektiğini çok iyi bilemiyorum. Bir araya gelebilmenin türlü koşulu ve yolu var tabi ki. Uzun ve kurucu bir metnin çekirdeğini oluşturmak için olup bitenler üzerine belli tahlillerde uyuşabilmek elzem. Bunun koşulları ve iç hukuku ise başka bir konu.Özneler bir işleyişe/örgüte nasıl dahil olurlar?’, vb. sorular bir araya gelmeye ihtiyaç duyan insanların cevap vermek zorunda olmadığı sorulardır. En azından başlangıç için. Bu noktada yapmak istediğimiz şeyi inceleme nesnesi haline getirmek işi biraz zorlaştırıyor. Uzatmayayım, böylesi bir açıklama girişiminin i) mürekkep yalamış olmamızdan, ii) bunun bir sonucu olarak, sosyalist örgütlenme biçimleri üzerine yapılagelen tarihsel, sosyolojik ve psikolojik eleştirilerin bu alanın kurucu düşüncesi olduğuna dair yanılgıları tetiklemesinden, iii) büyük anlatıya duyduğumuz ihtiyaca bir şekilde kulak tıkıyor oluşumuzdan kaynaklandığını düşünüyorum.
Bunca şey olup biterken oturup izlemek rahatsız edici kuşkusuz. Bunun ülke genelinde bir itki yarattığı da aşikâr. Ancak yükseltilmeye çalışılan mücadelelere bakınca bunun bir alternatiften ziyade doğrulmaya çalışmak olduğunu söylemek daha doğru geliyor. Bu onun boş olduğunu değil ama sosyalist bir karakterden giderek uzaklaştığını gösteriyor. Sürekli cephe savaşı yaptığımız ve sonunda bütün cepheleri de teker teker kaybettiğimiz bir süreçten geçiyoruz. Devlet her kazandığında daha da güçleniyor ya da daha fazlasına hamle ediyor. Kuşkusuz devletin gücünü görmezden gelmemek gerekir. Toplumsal muhalefeti adım adım sindirebilecek güce sahipler. Her zamanki gibi önce Kürt siyasal özneleri, sonra sosyalistler, vs. Dolayısıyla, bunu bilerek hareket etmek gerekiyor. Yoksa, neden mevcut sosyalist yapılardan birinde olmadığımız sorusunu yanıtlamak güçleşir.
Örgütlü hareket edebilmenin elle tutulur gözle görünür bir takım gereklilikleri var. Yalnızca beraber hareket etme isteğinden öte fiziki bir organizasyon gerektiriyor. Aslında bu tip bir organize olma halini ıskaladığımızı ya da içinde bulunduğumuz (sınıfsal, sosyolojik, psikolojik, örgütsel ya da her nasıl tanımlayacaksak öyle) durumların buna bizzat engel olduğunu da not etmek lazım. Dolayısıyla sınıfsal konumlarından kurtulmuş bir grup kaygılı entelektüel olduğumuzu varsayıyorum. Bizim açımızdan, uzun süreli ilişkileri kurgulamaktansa, bu düşünceyi aklımızın bir kenarında tutarak kısa süreli flörtlerin imkân ve koşullarını yaratmak daha gerçekçiymiş gibi duruyor.
Bu koşullar nelerdir? diye sorulduğunda bir cevap vermekte zorlanıyorum açıkçası. Önümüzdeki süreç içerisinde, referandumun sonucu ne olursa olsun, işlerin daha da kızışacağını ve muhalefete daha çok iş düşeceğini düşünüyorum. Amacımız şimdilik daha çok bir araya gelmek, bol bol tartışmak olabilir. Ama orta vadede (Referandum meselesi 1 ay içinde olup biteceği için bir kenara bırakıyorum) ortaklaşabildiğimiz her alanda az da olsa ivmelenmek gerekir. Barış’ın ve Alev’in de değindiği gibi ortada bir sürü çatlak var ve bu çatlaklara sızmak, sızamıyorsak en azından denemek ve deneyim biriktirmek lazım.

***

Umut Kocagöz:

 Öncelikle, örgüt-örgütlenme-ağ-şebeke tartışmalarının başında, benim aklıma her daim şu soru gelir: bir örgüte, bir kişinin başkalarıyla beraber örgütlenmesine neden ihtiyacı vardır? Bu basit gibi görünen ve aslında çok da basit olan soruyu nasıl cevaplayacağımız, bütün tartışmanın genel gidişatına önemli ölçüde yön verecektir, diye düşünüyorum.

 Baran’ın soruyu ortaya koyarken ve cevaplarken bu soruyu a priori olarak “sosyalist bir örgüt olmalı” şeklinde ele aldığını, ve tartışmayı bu minvalde kurduğunu hissediyorum. Bu minvalde geliştirilen öneriler, en fazla örgütün nasıl olacağını, “içerisi” ile “dışarısı” arasındaki ilişkinin nasıl düzenleneceğini, ve bu düzenleme sürecinde örgütün ne tür bir fonksiyonu, yönergeleri olabileceğini ifade ediyor.

 Bu tanımlanmış haliyle sosyalist örgüt bana, bir çeşit topluluk kurmaktan farklı görünmüyor. Toplulukların da, evet, Bilgesu’nun ifade ettiği şekilde daha çok arkadaşlıklara, daha kuir bir hukuka, daha yakın ilişkilere, ki bu yakınlığı duygusal, zihinsel veya coğrafi olarak alabiliriz, bu açıdan daha çok deneyim paylaşımına göre tanımlamak mümkün, hatta sanki zorunlu. Nihayetinde bir topluluk, belirli iç ve dış ilişkileri, çelişki ve gerilimleri, kendi iç düzenlemelerini ve dış dünya ile ilişkisini tarif edecek/eden yazılı veya sözlü veya geçişken bir takım tanımlayıcı ve düzenleyici prensipleri barındıracaktır.

 Buna ek olarak, belirlenen bir takım amaçlar, bu topluluğu başka/diğer topluluklardan ayıran temel bir özellik olabilir. Ancak burada, örgütlenmenin “keyfi” bir takım ilişkilerin sonucu olduğu, bir tarih, kültür, coğrafya bağlamı içerisinde benzer özlem ve arzulara sahip insanların, sırf bu özlem ve arzuları taşımaları hasebiyle yan yana gelmelerinin keyfiliğinin bu topluluk modelinin bir parçası olduğunu ifade etmek gerekir. Buna keyfilik diyorum, çünkü bu insanlar ne yaşamak ne de mücadele etmek için birbirlerine zorunlu olarak ihtiyaç duymazlar, ancak kendilerinde “fazla” olan bir şeyi, bir arzuyu taşıdıkları için yan yana gelirler. Arzu, eksiklik değil, fazladır.

 Lakin, örgütlenmenin başlangıç noktası, belki arzunun başka şekilde örgütlenmesiyle de düşünülebilir. Nihayetinde bu arzu, bir yandan yaşamı arzulamak, yaşamı dönüştürme istenci olarak ifade edilecek ise, bunu illaki “sevdiğimiz insanlarla” yapmak zorunda değiliz; hatta belki de, sevdiğimiz insanlara bağlı olarak politikayı ve örgütlenmeyi düşündüğümüz ilk anda problemli bir alanda tartışmanın içerisinde olabiliriz.

 Eğer örgütlenme ve devrim meselesi güç ilişkileri ve kalabalıkların özneleşmesi meselesi olarak düşünülebilir ise, birbirini tanıyan, seven, fikirlerine değer veren ve fikirleriyle anlam kazanan kişilerin bu kalabalıklar içerisinde birbirleriyle koordineli bir şekilde çalışması; politikayı kalabalıkların özneleşmesi süreci olarak ele alması, kendini kalabalıkların içerisinde kaybetmesi ve yeniden yaratması, devrimci arzunun çok daha real bir düzlemde pratikleşmesini ifade edebilir. Çünkü değiştirilecek dünya, bütünlüklü bir sistem olarak karşımızda duruyor ise, onu değiştirme faaliyeti de bu bütünlük içerisinde sistematik çalışmak, koordineli çalışmak ve “kendimiz” dışına taşarak çalışmayı zorunlu kılıyor.

 Başta altını çizmeye çalıştığım soruya geri dönecek olursak, örgütlenme meselesi bu açıdan kalabalıklar içinde, kalabalıklarla beraber özneleşme meselesi olarak, baskı ve zülme, sömürü ve ezilme ilişkilerine karşı yaşamı arzulamanın bir ifadesi şeklinde ortaya çıkar. Ancak, örgütlenmek, benzer baskı, sömürü, ezilme ve zulüm koşullarından geçen kişilerin, yani benzer ve ortak maddi koşulları paylaşan, bu koşulları deneyimleyen kişilerin bu koşullara karşı örgütlenmesi olarak ortaya çıkabilir. Bu açıdan, bir devrimci örgüt tasarımından önce düşünülmesi gereken şey, ezilenlerin küçüklü büyüklü gruplar halinde örgütlenmesi, politik kadrolaşması, ve başka ezilenlerle ilişki kurması gerekliliğidir. Amacı sosyalizm olan ve bir takım tanışıklıklar sonucu birbirlerini bularak aralarındaki ilişkiye çeşitli politik dolayımlar katan bir arkadaşlar/tanışıklıklar grubunun çeşitli düzeylerde politik etkileri ve etkinlikleri olabilir; ancak bu etki ve etkinliğin hakiki bir toplumsal zemine basması, benzer koşulların paylaşılmasından ve deneyimlenmesinden kaynaklanması, o örgütlenme girişimini daha hakiki bir örgütlenme girişimi olarak ifade edecektir. Bu da, toplumdaki çeşitli eşitsizlik ilişkilerini ve heterojenliği atlamayı değil, tam da bu heterojenlik üzerinden farklı toplum kesimlerinin örgütlenmesini ve çıkar ortaklığı kurmasını zorunlu kılar. Başka bir ifadeyle, hepimiz “kapitalizme karşıyız” diyerek “kapitalizm karşıtları” öznesi etrafında bir örgüt kurmanın, kapitalizme karşı olmanın farklı toplumsal gerçeklikleri homojenleştirme tehlikesini bypass etme şansı yoktur; aksine, bu sosyal farklılıkları bastırarak arada farklı hiyerarşiler üretmeye fırsat verir. Bu tarz bir örgütlenmede ortaya çıkan bir diğer husus ise, her farklı sosyal kesimi bir kimlik altında eşitlemesi ve ortaya hayali (maddi gerçekliğe dayanmayan) bir cemaat/kimlik yaratmasıdır. Bu da, sahte bir özneleşme deneyimi olarak, bu kimliği icat edenlerin iktidarda olduğu ve diğerlerini bir şekilde düzenlediği bir sistemi varsayar.

 Oysa örgütlenme pratiği, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, benzer maddi koşulları paylaşan ezilenlerin kendilerini örgütleme deneyimi olarak, yani her koşulda bir “özörgütlenme” deneyimi olarak ortaya çıkar ve her koşulda kendi yaşamı üzerinde egemen olmak açısından bir “özyönetim” pratiği olarak icra edilir. Bu iki koşul, bir örgütlenmenin amacı değil, daha en baştan kendisi olmak zorundadır; ve esas olarak, bu ikisi haricinde hiç bir prensip de olmamalıdır; çünkü diğer bütün prensipler, ezilenlerin maddi gerçekliği içerisinde ortaya çıkacak, deneyimlenecek ve çözümlenecek çatışmaların sonuçları olabilir; yoksa, dışarıdan biçilmiş gömlekler olacak ve çatışmaları gizleyeceklerdir.

 Peki, bu koşulda, “arkadaşlar” ne yapacak? Öncelikle, koordinasyon, bilgi alışverişi, farklı ezilenlerin aktörleşme süreçlerine beraber katılma, farklı ezilenlerin aktörleşme süreçlerini birbirine bağlama gibi, yakınlık gruplarına düşen, daha derin, tarihsel bir takım görevler vardır. Kendini özörgüt olarak örgütleyen her deneyim bir diğerini onun tekilliği üzerinden tanır; bu, bir yerde kendi özneleşmesini bir özgünlük olarak, yani “fark” olarak gösteren örgütler için de, çok daha geniş kalabalıkları içerisinde barındıran örgütler için de böyledir. Önemli olan, ezilenlerin “görünebilecek” şekilde kendilerini örgütlemesi, bu örgütlerin birbirleriyle ilişkilenmesi, birbirlerini görmesi ve birbirleriyle “kardeşleşmesidir”.