7 Mayıs 2022 Cumartesi

Kemal Can'la Söyleşi: Formel Siyaseti Takip Etmenin Yolları ve Sol Siyasetin Güncel İki Gündemi Üzerine

Önümüzdeki seçimlerin, formel siyaset tarzlarının ve sol siyasetin ufkunun önemli tartışma konularından olduğu bugünlerde Kemal Can'la bu gündemler üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Katkısı için kendisine tekrar teşekkürler. 

ESD:
Sol perspektife sahip olmanın bizi, formel siyaset üzerine düşünmekten, onun gelişimini ve farklı yönlerini analiz etmekten, toplumsal siyasetin önünü açan veya kapayan özelliklerini tespit etmekten alıkoymayacağı düşüncesine katılacağınızı tahmin ediyorum. Dolayısıyla siyasi olarak taraf olmak ve solda durmakla, formel siyaseti takip edip yorumlamak arasındaki ilişkiye dair görüşlerinizi merak ediyorum. Sadece gazetecilik, akademisyenlik, araştırmacılık gibi özel bir meslek/uzmanlık için değil de, aynı zamanda daha genel olarak sol perspektife sahip insanlar ve belki de topluluklar için düşündüğümüzde bu perspektif, sizce, bu alana dair yorumlarımızı nasıl şekillendirebilir? Ona nasıl çerçeveler, sınırlar çizebilir? Tersinden, bu takip ve yorum faaliyeti sol perspektifimizi nasıl besleyebilir veya hangi koşullarda fakirleştirebilir? Bağımsız eleştirel düşünceye izin veren bir yorum faaliyetiyle, düşünsel mesafenin belirsizleştiği bir yorum faaliyeti arasındaki ayrımı siz neye göre yaparsınız?


KC: Sizin tanımladığınız gibi formel siyaset veya daha sık kullanıldığı biçimde reel (ana akım) siyaset, özellikle Türkiye’de çok yüksek bir ilgiyle karşılaşılan ana gündem başlığı olması yanında, toplumsal ve iktisadi dinamikleri takip açısından da önemli bir alan. Hangi siyasi perspektiften bakılırsa bakılsın, bu alanın analitik biçimde izlenmesi, ülkenin içinde bulunduğu duruma ve bunlarla ilgili üretilebilecek siyasete ilişkin dikkate alınması gereken verimli bilgiler sağlıyor. Elbette dünyayı, hayatı bütün ilişkileriyle anlamak ve bu ilişki örgüsüne bağlı olarak toplumu dönüştürmek iddiasındaki solun, böyle bir kaynağa ilgisiz kalması beklenemez. Ülkenin iktisadi, toplumsal hatta kültürel dinamiklerinin ip uçlarını formel siyasi alanda yakalamak, değişim ve değişim potansiyelinin izini sürmek mümkün.

Özellikle Türkiye’de seçimlere çok yüksek katılım oranlarıyla da çok açık biçimde gördüğümüz gibi, formel siyaset hemen her kesimin kendisini dolaylı ifade etmesinin neredeyse tek zemini olarak algılanıyor. Bunun siyasetin örgütlenme biçimi ve toplum-devlet ilişkisinin geleneğinden kaynaklanan çeşitli tarafları var. Yalnız Türkiye’de siyaset, aşağıdan yukarıya doğru örgütlenen ve taban dinamiklerinin kolayca formel alana yön verebildiği veya doğrudan etkilediği biçimde işlemiyor. Bu yüzden, gündelik siyasette olup bitenleri, açıklamaları, taktik ve stratejik hamleleri veri alarak ve anlık dalgalanmaları değerlendirerek varılacak sonuçlar çok isabetli olmayabilir. Hatta bu alanın çoğu zaman sahte hareketliliği yanıltıcı olabilir. Burada kastettiğim yanılma riski, çok sık kullanıma giren perde arkası kulisler ve siyasi mühendislik çabalarıyla sınırlı değil. Elbette onlara da dikkat etmek fena olmaz ama daha çok sürecin ve sürekliliğin takibi önemli. Siyasetin kendiliğinden kurmadığı veya henüz kurulamamış ilişkileri süreçleri takip ederek fark edebiliriz.

Dolayısıyla, güncel siyasi alanın takibi, onun sınırlarıyla kısıtlı olmama iddiasındaki bakış açıları için önemli kaynak. Ancak buradaki kritik nokta, reel siyaset alanını bir veri kaynağı olarak okumaya çalışmakla, onun kolay sonuçları çağıran çekiciliğinin akıntılarına kapılmak arasındaki dengeyi doğru yönetmek. Çünkü formel (reel) siyaset çok renkli ve hareketli ama bir o kadar da yanıltıcı bir gösteri sahnesi aslında. Orada olup bitenleri bağlamları içinde ve genel ekonomik, toplumsal, siyasal dinamiklerle ilişkisini kurmadan, her şeyi belirleyen bağımsız değişken gibi ele almak, eğlenceli veya heyecanlı bir sapmaya sebep olabilir. Bu yüzden, siyasi alandaki gelişmeleri aşırı güncel okumalarla sınırlı olarak değerlendirmemek ya da anlık gelişmelere fazla anlam yüklememek gerekir. Uzun erimli süreçlere bakmayı ve farklı parametreler açısından sürekli eleştirel taramaya tabi tutulması gereken bilgiler bunlar.

ESD: Sol siyasetin güncel iki gündemine dair birer soru sormak istiyorum. İlk sorum "bağımsızlık" meselesi üzerine olacak. Birinci soruyla da bağlantılı olarak, sol perspektifin ve siyasetin düşünsel bağımsızlığını siz hangi kriterler üzerinden düşünürsünüz ve bu niteliğe nasıl bir önem atfedersiniz? Bağımsız sol eleştirel düşüncenin korunmasının koşulları nelerdir ve dolasıyla içine yerleşeceğimiz çerçeve nelerden oluşur sizce? Bu çerçevedeki aksamalar için gözlemleyici ve onarıcı mekanizma önerileriniz olur mu?

KC: Sol siyasetin dünyayı algılayışında, ekonomik, toplumsal ve siyasal alanın ana çatışma noktalarına dair yaklaşım belirleyicidir. Bu açıdan, çok eski ve köklü siyasi tutum olmanın yanında, yarattığı birikimle hemen bütün bilim alanlarını etkilemiş çok önemli bir kavrama yöntemi olduğunu unutmamak gerekir. Çok kabalaştırırsak vicdanla veya ahlakla ilgili tarafı dünyayı dönüştürme arzusunu, akılla ve bilimle ilgili tarafı ise dünyayı anlama çabasını özetler. Uğradığı ağır saldırılara rağmen, hem siyasette hem bilimsel alanda tedavüldeki kavramların çok büyük bir kısmı, sol düşünce dünyasının ürünüdür. Sol siyaseti, solda durmayı veya soldan bakmayı tereddütlere yer bırakmayacak kadar net biçimde çizen hatlar var. Son elli yıldır sistemli biçimde artık geçerliliği kalmadığı propaganda edilen sağ ve solun hala son derece tanımlayıcı ayrımlar olması da bu yüzden. Ancak bu net çizginin sol tarafına geçildiğinde, öncelik, yöntem ve araçları konusunda hiç de küçük olmayan farklar ortaya çıkıyor. Karşıtları tarafından solun zaafı olarak işaret edilen ama aslında sol içinde bile yeterince fark edilmeyen, yeterince değerlendirilemeyen bir zenginlik bu.

İnsanların eşit, özgür ve adil bir dünyada yaşamaları, mevcut olan koşullarda daha iyi bir konum kazanma mücadelesi yerine dünyanın daha iyi bir yer haline getirilmesi, yani değiştirme ve dönüştürme iradesi en temel sol motivasyon. Çok kabalaştırırsak; kendiliğinden sahip olunan ırk, din veya gelenek gibi hazır sosyal sermaye üzerinden siyaset tarifi sağı; kazanılması, üretilmesi, kurulması gereken eşitlik, adalet gibi kurulacak sosyal sermayeye dayalı siyaset tarifi ise solu anlatır. Sol bunu başarmak için, bu geleceğin önünde yer alan engelleri, bu engellerin aralarındaki ilişkileri ve sorunu yaratan temel çatışmaları, sürekli yeniden tarif ederek, değişimleriyle birlikte anlamaya çalışmak zorunda. Dolayısıyla, sol siyaseti kurarken temel çatışmaları, oradaki ilişki örgüsünü ve değişim dinamiklerini anlama biçimi ve yöntemleri, bunu dönüştürmek için kurulacak siyasetin yönünü de belirliyor, belirlemeli. Sol, olanı anlama çabasında kendisinden hatta kısa ve uzun vadeli hedeflerinden bile zaman zaman bağımsızlaşmak zorunda. Bu yüzden eleştirellik, solun sadece baktığı alana ilişkin bir mesele değil, kendisine dönük olarak da sürekli yenilenmesi gereken bir durum. Formel siyasetle ilişkide eleştirellik yanında bir de mesafe sorunu var. Gündelik siyaseti fırsatlar penceresinden ve sadece kısa vadeli taktik imkanları taramak için takip etmek sorunlu pozisyonlara neden olan sığ bir tutum. Yani gündelik siyasetin akışına kapılıp sürüklenmek kadar, selden gelecek kütükleri kapmak için kıyısında durmak da yanlış.

ESD: Diğer sorum ise solda "kuşaklar arası geçişsizlik" meselesi üzerine. Solcu arzu ve fikirlerin toplumsallaşmasının önündeki bir engelin de, solda -tıkanıklık, iletimsizlik, ret, deneyimin aşırı iletimi, aynılaşma beklentisi gibi eğilimler şeklinde ortaya çıkan- kuşaklar arasında yaşanan bir geçiş "krizi" olduğuna katılır mısınız? Böyle bir zorluğun ve geçişsizliğin aşılması sizce hangi yollardan geçerek, tarihte daha çok nereye ve hangi deneyimlere bakarak, ne türden yeni ilişkilerin peşinde olarak mümkündür?

KC: Sol siyasal düşünce geleneğinin uzun yıllar boyunca pek çok alanda etkili olmasını sağlayan özelliklerinden biri, genç kuşaklarla ve toplumun en dinamik kesimleriyle ilişki becerisiydi. Hatta kimi zaman bir sınıf hareketi olmaktan çok gençlik hareketi gibi görünmesine neden olacak kadar belirgin bir özellikti bu. Çeşitli nedenlerle kalıcılaştırılamamış, araçları ve örgütlenmesi tamamlanamamış bu yetenek zaman içinde hayli zayıfladı. Bunun sol düşüncenin iç sorunlarından, dil problemlerinden, intibak kabiliyetinden ve dünya dengelerindeki değişimden kaynaklanan oldukça karmaşık nedenleri var. Özellikle neoliberal politikaların ürettiği siyaset mimarisi ve post modern fikri iklim, bu sonuçta önemli pay sahibi. Son elli yıldır, solun başarısızlıkları kadar, solun itibarsızlaştırılması için gayet sistemli biçimde yürütülen çabanın başarısından da bahsetmek gerekir. Bunun temiz bir başarı olmaması, sonuç almış olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Aynı şekilde geçerli bahaneleri olması da solun hatalarını kapatmıyor.

Oluşan bu temas zafiyetinin kuşaklar arası aktarıma yansımaması, dil ve heyecan kaybı yaratmaması beklenemezdi elbette. Küreselleşme ve bilginin dolaşım hızı, beklenenin aksine ilişki zeminlerini, örgütlü toplumu desteklemedi. Tam tersine ayarı kaçmış bir bireyselleşme taarruzu eşliğinde, yüksek bir atomizasyon yaşandı. Emek örgütlenmesinden sivil topluma kadar geniş bir alanda örgütlenme gelenekleri zayıfladı. Bilgi ve deneyim aktarım kanallarındaki değişim sanal ilişki zeminlerini genişletirken, dönüştürücü temas alanları daralttı. Daha çok şeyden haberi olan ama daha az şeyle ilgilenen, ilgilendiği şeylerde de derinleşmeyen bir bilgi ve iletişim atmosferi ortaya çıktı. Kaçınılmaz olarak, örgütlenme ve ilişki yeteneğini bu yeni duruma uyarlayamayan sol, sadece geleneğe yaslanarak kendisini koruyamadı. Sol ilişki ve nüfuz etme kabiliyeti yüksek bir fikri dalga olmaktan çıkıp kapalı bir kimlik aidiyeti gibi savunmacı bir alana sıkıştı. Bu savunmacı karakter en güçlü tarafı olan ütopyayı cılızlaştırdı. Soruda bahsettiğiniz pek çok komplikasyon, bu kapanma halinin yarattığı iletişim sorunları.

Bu sorunları aşmak için öncelikle ütopyayı geri çağırmak, ütopyayı yeniden herkesi çağıracak bir heyecanın aracı haline getirmek için de anlama çabasını zenginleştirmek gerekiyor. İmkansız olanı istemenin gerçekçi olduğunu birilerine anlatabilmek için, önce buna yeniden inanmaya başlamak gerekiyor. Bilindiğine inanılan cevapları savunmak yerine hiç bitmemesi gereken anlama ve anladığından cevap bulma çabasına yeniden ivme kazandırmak lazım. Bugün küreselleşme ile ortaya çıkan popülist sağ otoriterlik dalgası, ırkçılıkla beslenen sağ faşizan moment, solun kolayca ilişki kurabileceği cevapsızlık atmosferini kullanıyor. Biriken itiraz potansiyeli ise hem Türkiye’de hem de dünyada aslında kuvvetli bir sol dalganın hamle edebileceği boşluğun devam ettiğini gösteriyor. Ancak son olarak, sorunlu ve biraz da maksatlı bulduğum tersine kuşak çatışması ya da ageism kışkırtmalarının da, sorunu algılamaktan çok çarpıtmaya hizmet ettiği örnekleri sık görmeye başladığımı söylemeliyim.

13 Nisan 2022 Çarşamba

Başka bir tebliğ mümkün

Eylem Akçay

Son zamanlarda içki ile ilişkilendirilen mekânlarda ve ramazanın girmesiyle de toplu taşıma araçlarında tebliğ adı verilen, uygulayıcılarının bir ibadet gibi gördüğü söylenen bir pratik yaygınlaşmış görünüyor ve iktidara muhalif kişilerin tepkisini çekiyor. Tebliğlerin bu mekânlarda bulunması beklenen “yoldan çıkmış” insanları dine çağırma konusunda etkili olmasını herhalde tebliğcilerin kendileri pek de beklemiyor olmalı. Nitekim yaygınlaşan görüntülerde sükunetle rabbin emrini yerine getirdiklerini, tebliğ ederek ruhlarını kurtardıklarını ifade ediyor ve mekânı terk ediyorlar.

Bu faaliyetin münferit arzularla, sadece allah rızası için bireysel bir kararla yapıldığına inanmak çok kolay değil. Eğitim ve kadro gerektiren bir faaliyet bu. Ders vermek için ders almış olmak gerekir. Öyleyse tebliğden beklenen “siyasi” veya “örgütsel” çıkar ne olabilir? Tebliğciler esasen kime sesleniyor, kimi “doğru yola” sevk etmeye çalışıyor? Bu soruya kestirme bir yanıt vermeyi deneyelim: Tebliğciler tebliğciliği örgütlüyor olabilir.

Muhaliflerin onlara verdiği öfkeli tepkinin hedefinde tebliğcilerin kendisinden daha fazlasının olduğunu düşünmek için de nedenlerimiz var. İktidarın toplumsal sorunlarla başa çıkmada zorlanmaya ve gündem yaratmada eski gücünden kaybetmeye başladığına dair işaretleri dikkate alırsak, tebliğ faaliyetinin iktidara muhalif insanların gözünde nihayetinde iktidarın pervasızlığını temsil ettiğini düşünebiliriz. Tebliğ faaliyeti yoldan çıkma tehlikesi içindeki iktidar yandaşlarına düşmanı hatırlatabilir: Tebliğcilere verilen tepkilerin iktidara yönelik tahammülsüzlüğü “halka”, dini bütün vatandaşa yönelmiş bir tahammülsüzlüğe tercüme edilir. Ama esas etkisini “halkta”, dini bütün vatandaşta değil, kadrolar arasında göstereceğini de düşünebiliriz. İktidardaki örgütün gücünü oluşturan ve destekçilerini muhaliflerin gözüne bir örnek gösteren şey biraz da budur: İktidardaki parti yıllardır destekçilerini kadro olarak örgütlemekte gayet başarılı oldu. Çıkar ağlarını, yeniden-dağıtım eksenlerini ve umut vaatlerini siyasi bir taşıyıcı hattın üzerinde hareket ettirdi. Üstelik bu hattı her türlü kurumsal yapının -onları çürütecek derecede- üzerinden geçirerek başardı bunu.

Tebliğ ve ajitasyon-propaganda 

Tebliğ örgütlü bir faaliyettir, örgütün ajitasyon-propaganda aracıdır. Bu açıdan “tebliğ” muadili faaliyetlerin sol örgütlerin en önemli siyaset kalemlerinden biri olduğunu teslim edebiliriz. Afişler, bildiriler, pullamalar, sloganlar kadar kalabalıklar içinde sosyal cesaret örneği olan ve tebliğe benzeyen yüksek sesli konuşmalar da hep yaygın kullanılan, etkili araçlar oldu. Ülkenin değişime, yenilgiye veya toplumsal çalkantıya eşit uzaklıkta olduğumuzu düşündüren, bitmek veya gelmek bilmeyen bir seçim öncesinde fazlasıyla siyasileşmiş atmosferinde sol partilerin bu araçlara daha sık başvuracağını tahmin edebiliriz.

Üstelik, mevcut iktidar yanlısı örgütlü tebliğ pratiğinin bu atmosferde muhalif ajitasyon- propagandanın da geçebileceği bir kapıyı açmış olması mümkün. Tebliğcilerle ağız dalaşına girmek (hatta allah saklasın fiziksel çatışmalara kalkışmak) yerine bir karşı-tebliğ faaliyeti örmeye aday olan siyasi oluşumlar rahatlıkla çıkabilir. Böyle bir karşı-tebliğ faaliyetinin hedefine tebliğcileri alması elbette anlamlı olmaz: Ülkede insanların birbirine yüksek sesle söylemek isteyebileceği çok fazla şey vardır herhalde, tebliğcilerin verdiği rahatsızlık bunların yanında devede kulak kalır. Fakat ne söyleneceği, nasıl söyleneceği, kime söyleneceği ve bu faaliyetin nihayet neyi hedefleyeceği üzerine tartışmaya, sadece bu müstakbel örgütlerin değil hepimizin ihtiyacı olacak.

Kısacası, tebliği ve ajitasyon-propagandayı çeşitli veçheleriyle tartışmak muhaliflerin “kurtuluş” umudu açısından fayda sağlayabilir diye düşünüyorum. Bu yazının amacı bu. Üslubu okuyucuya bir tebliğ gibi görünecek olsa bile, bu yazının niyetinin hakikati ifade etmek değil, olan bitenin bir gözün gördüğü haliyle -ve sadece bir miktar değerli bulunursa yeni tartışmalara imkân vermek niyetiyle- aktarılması olduğuna inanılmasını arzu ediyorum.

Ajit-prop bir eğitim faaliyeti midir?

Tebliğin içeriği, örgütün inandığı değişmez ve evrensel hakikati teker teker her bir insanın en küçük gündelik hayat pratiklerinin mürşidi kılmaya yönelik bir çağrıdır: Bunun ödülü hayattayken ulaşılamayacak, tarih üstü ve bireysel bir refah olacaktır ve aynı düzlemde cezası da vardır. Ajitasyon-propagandanın içeriği de bir miktar benzer: örgütün hakikatini aktarmak. Ama bu sefer -tarih üstü değilse de- zamanda yolculuk yapabilen (bilim gibi, geleceği hesaplayabilen) bir öznenin uyarıları aktarılır: Bugünün hayatında bireysel değil kolektif olarak alınacak tavırla geleceği istendiği gibi belirlemek mümkündür. Bu yapılmazsa cezamız, bugün olanın olmaya devam etmesi veya daha da kötüye gitmesi olacaktır. İki durumda da hedefteki alıcıya bir ders verilir, hakikat öğretilir.

Bu biraz basitleştirilmiş anlatıdaki tebliğcilerin ve ajit-propçuların kaba materyalistlere benzediğini iddia edebiliriz. Feuerbach üzerine tezlerin üçüncüsünde Marx eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini hatırlatır:

"İnsanların koşulların ve eğitimin ürünü oldukları, dolayısıyla değişik insanların başka koşulların ve farklı eğitimin ürünü oldukları biçimindeki materyalist öğreti, koşulların insanların kendileri tarafından değiştirildiğini ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur."

Bu tez eğitimin iflah olmaz başarısızlığını ortaya koyar. Eğitim, sorunlarıyla birlikte gelir. Koşullar veya ortam, insanlar arası ve insanlarla nesneler arası ilişkilerden ve bu ilişkiler üzerine düşünme aracı olarak dilden fazlası değildir. Eğitim “eğitmez”, insan ilişkilerine dahil olur sadece, her insani etkileşim gibi. Eğitim, yapılandırılmış bir etkileşimdir: Örgütlüdür, toplumu hedefleyen bir örgütün kendi hakikatini topluma aktarmasıdır. Eğiticiler de eğitilir ama hakikati bilecek maddi bir “ilk eğitici” yoktur. Şu anlamda: Uhrevi eğitici ve zaman yolcusu gerçek insanlar değildir ama eğitim insanlar arasındaki bir ilişkidir. Tezin sonraki cümleleri bu durumun istenmeyen sonucunu açıklıkla ortaya koyar: 

"O nedenle, toplumu, biri diğerinin üstünde yer alacak biçimde, iki kısma ayırmak zorunluluğuyla karşı karşıya gelir. (Örneğin Robert Owen’da.)"

Tebliğci de, ajit-propçu da nihayetinde toplumu iki kısma ayırmayı hedefler. Örneğin tebliğ, toplumu kâfirler ve müminler olarak ikiye ayırmak ister. Ancak elinde olmayarak sebep olduğu başka bir ayrımla bu nihai ayırma niyetini baltalar. Tebliğ faaliyeti hedefindeki toplumu eğiticiler ve eğitilenler olarak, asla tamamlanmayacak bir ayrımla böler. Eğitilenler kısmı daima bir eksiklikle işaretlenecek, eşitlenme gerçekleşmeyecektir. Tebliğ faaliyeti sonsuzdur, daima önünde kalan yolun yarısını almakla uğraştığından hedefe bir türlü varamayan bir ok gibi, amacına asla ulaşamayacaktır. Vaat ettiği tarih üstü gelecek, saadet zincirinin asla gelmeyen son halkası gibi daima uzaklaşır, ilk tebliğcide toplanan kazanç bir iki halka sonra hiçe indirgenir.

Bugün gündemde olan tebliğ faaliyeti hedefindeki insanlara seslenemez. Burada kastettiğim “hedef” içki içenler veya kâfirler değil, müslümanlara da ulaşamaz. Tebliğ yine tebliğcilere hitap eder. Bir nevi örgüt içi eğitim vazifesi görür: Tebliğde bulunanı geliştirir, onun itibarını artırır, yeni yetmelere cesaret aşılar, veya tebliğciliğin görünürlüğünü artırarak onu arzu edilir, muteber bir rütbeye taşımaya çalışır, yani mevcut ve müstakbel tebliğcilere seslenir. İktidarın tebliğciye göz yumması tebliğin içeriğine bağlı değildir, söz konusu yapılandırmayı hazırlayan örgütle ittifakının olup olmamasına bağlıdır. Tümüyle aynı içerikle tebliğde bulunan bir muhalif radikal örgüte izin verilmeyeceği açıktır. Tebliğ inancı artırmayı değil eğiticiler örgütünü büyütmeyi amaçlar çünkü.

Siyasi faaliyetinin hatırı sayılır kısmında ajitasyon-propaganda faaliyetlerinin yer aldığını düşündüğüm bir sol örgütün eski bir afişi aklımda. Afiş, üniversiteye yeni gelen öğrencileri hedefliyordu, bu öğrencileri “Ali” adı verilen çöpten çizilmiş bir öğrenci temsil ediyordu. Ali okula geldiğinde bilgili biri değildi, ailesinin ve toplumun kötü eğitimine maruz kalmıştı ve kendisinden hakikat gizlenmişti. Ancak partili bir arkadaşı Ali’nin elinden tutmuş, ona hakikati, hak ettiklerini ve gücünü öğretmişti. Bu sayede Ali de partili olmuştu. Ali şimdi başka arkadaşlarına hakikati öğretiyordu. Bu afiş ajitasyon-propagandanın etkili olduğu düzlemi iyi işaret ediyor: Bu afiş -eğer Ali’nin partili arkadaşının yerini alacak kadar etkili olduğunu düşünmeyeceksek- esasında Ali’nin yerine mevcut ve müstakbel partililer için bir eğitim veya çağrı olmaya varacaktır. Eğitim öyle veya böyle eğiticiler örgütünü büyütmeye -ve toplumu biri diğerinin üzerinde yer alan iki kısma ayırmaya- yazgılı gibidir.

Ajit-prop gerçekten nedir?

Elbette burada söylediklerimizden ajitasyon-propagandanın örgüt faaliyeti repertuarından çıkarılması gerektiği sonucuna varmamalıyız. Ancak, ajitasyon-propagandanın baştan sona hiçbir yerinde hakikatleri bilmeyenlere aktarmakla ilişkili olduğuna inanmamıza gerek olmadığını düşünebiliriz. Bu faaliyet bir iletişim ve etkileşim faaliyetidir: İnsanlarla insanlar, insanlarla nesneler arası ve dille yapılandırılmış bir insani faaliyet. Bu haliyle etkili bir araç olmama ihtimali yoktur. Zaten üçüncü tez de bizi bu belirsiz ve nihilist noktada terk etmez, şöyle devam eder:

"Koşulların değişmesi ile insanın faaliyetinin değişmesinin örtüşmesi, ancak altüst edici pratik biçiminde kavranıp ussal olarak anlaşılabilir."

Marx’ın bu çözümde “ussal olarak anlaşılma” ifadesini kullanmasının referansı diğer tezlerde ve özellikle de anlamak-değiştirmek üzerine olan son tezde bulunur. Ancak yine de koşullar ve insan faaliyetinin “örtüşmesinin” akılla (dille) tartıya vurulması ihtiyacını ortaya koyması ilgi çekicidir. Açıktır ki Marx, çevresel koşullarla insani faaliyet arasında verili bir fark öngörmüyordu, bunlar “pratikte” bir ve aynı şeydi, örtüşüyorlardı. Bu ayrım, cümleden çıkan sonuca göre, ancak ussal, dilde, akılla çizilecek bir ayrım. Şu halde mevcut haliyle bir ihtiyaca cevap veriyor olmalı. Marx eğiticiler ve eğitilenler -veya koşullar ve insani faaliyet- arasındaki ayrımın, başka bir ayrımın, dünyada altüst edilmesi ve düzeltilmesi gereken bir ayrımın üzerini örttüğünü ima ediyor belki de. Ajit-prop bu çerçeveden bakıldığında eğiticiler örgütünü eğitilecekler aleyhine büyütmekten daha fazla bir potansiyele, altüst edici bir toplumsal etkileşim olma potansiyeline sahip olabilir. Ajit-prop etkinliğini gerçekleştiren bir kadro, bir başka insanı eğiten biri değildir, esasen o insanın çevresidir, koşullarıdır -elbette başka insanlar da o kadronun çevresi ve koşullarıdır. Aralarında sadece bir etkileşim hayal edilebilir: kurucu, var edici bir etkileşim.

Peki eğitim, ajit-prop veya artık onun yerine koyabileceğimiz ifadeyle “yapılandırılmış seslenme / söyleme / toplumsal etkileşime girme” faaliyetinden beklentilerimiz, bu gerçeğe göre nasıl şekil alabilir?

Söylerken dinlemek mümkün müdür?

Ülkenin siyasi atmosferinde geleceğe yolculuk yapmak için, görece yeni bir seslenme ve (kendini) söyleme alanı olan sosyal medyaya baktığımızda (özellikle Twitter’da) pek çok yakınmayla karşılaşıyoruz. En çok duyulan herhalde keskin bir kamplaşmanın (iktidar-muhalefet) tarafı olanların davudi sesi oluyor. Bir yanda tek bir ses(lenme) gibi duyulan, abartıyla iktidarı öven ve muhalefeti itibarsızlaştırmaya çalışan “troller”, diğer yanda çok parçalı bir cevap yetiştirenler ordusu. Ancak kimileri tarafından “muhalefete muhalefet etmekle” suçlanan dikkat çekici bir grup gözden kaçmıyor. Bazıları muhaliflerin yönelttiği eleştirilerin muhalefet cephesini zayıflatacağını düşünüyor. Bazıları muhalefet cephesinin gündemi (Erdoğan’dan) çalamayan, sesi yüksek çıkmayan, temkinli seslenme ve eylemlerini yetersiz buluyor. Muhalifler muhalefet partilerine ve liderlerine kuvvetli bir öfke yansıtabiliyor ve bu yüzden muhalifler arasında atışmalar ve gerginlikler olabiliyor.

Yine bir kestirme yol kullanacağım ve muhaliflerin muhalefet parti ve liderlerine yönelttiği tepkinin kaynağının, iktidara yönelttiği tepki olduğunu söyleyeceğim. 

Bugünkü iktidar (Erdoğan) toplumun bir kesimini siyasetten dışlıyor, onları duymuyor veya onların sözlerini kastettiklerinden farklı şekilde duyuyor, çarpıtıyor, önemsizleştiriyor. İktidarın bu kesime yönelik tavrı toplumsal işbölümünü işçi-işveren arasında olanın üzerini karalayacak çeşitli çatışmalar temelinde yeniden hizalamasıyla baş başa gidiyor. Hizmet alanla hizmet verenin, hastayla doktorun, öğretmenle öğrencinin, öğretmenle velinin arasını açmak, işçiyle memurun, işçiyle işçinin birbirine duyduğu haseti beslemek adeta bir yönetim stratejisi oluyor. Doktorla hasta arasındaki ölümcül olabilen çatışmada doktoru boğazda viski yudumlayan bir burjuva olarak hayal edebilirsiniz belki, ama hasta mutlaka öfkeli bir erkek oluyor. Birbiriyle çatışan birçok parçaya bölünmüş toplumda iktidar her zaman sayıca çok olanla ve güçlü olanla ittifak kuruyor ve geri kalan “azınlığı” siyasetten bu sayede dışlayabiliyor: Suç ortaklığıyla.

Muhalefet partileri ve liderlerinin bugün sesi duyulmayan bu kesime verebildiği (ve birçok engel yüzünden yerine getirme imkânına sahip olmadıkları) tek vaat, onların sesini taşımak olabiliyor. Bu imkânsız vaadi yerine getirmeye yönelen tüm eksik adımlar iktidarı tekrar eder gibi hissediliyor. İktidarın hiçbir vaadinin olmadığı bir düzlemde (yerine getirilmesi imkânsız olan) bir vaatle ortaya çıkan muhalefet elbette öfkenin hedefi oluyor.

Muhalefetin stratejilerinden biri, gerçekten de iktidarı tekrar ederek seçmeni kadro haline getirmek. Bu konuda az çok başarılı denilebilecek bir çizgide ilerlediğini söylemek mümkün. Ancak sonuç kimsenin dinlemediği muhalif artık-seçmenle kadro-seçmenin arasının açılması oluyor.

Bu çerçevede ajit-prop bu artık-seçmenle etkileşim içine girmenin bir aracı olarak önemli bir yer tutuyor. Ama etkisi aşırı sınırlı oluyor. Bunun nedeni çoğu zaman ajit-prop içeriğinin pragmatik ve seçmeci bir tavırla seçmenin arzusunun ne olduğuna dair bir tahmine dayalı olarak üretilmesi olabilir: Eğitimden ve tebliğcilikten sıyrılmak mümkün olmuyor. Öğretmen öğrencilerinin derste sorulmadıkça ve izin verilmedikçe konuşmasını istemez. Öğrencilerin yerine halihazırda konuşulmuştur: Neleri öğrenebilecekleri ve öğrenmeleri gerektiği belki anketlerle belki tahminle belki de doktrinin diktesiyle belirlenmiştir. Anketle, yani yapılandırılmış dinlemeyle, kimin dinlediğini bilmediğiniz bir konuşmanın tekinsizliği aşikar. Yerine-konuşması beklenen muhalefet partileri ve liderleri, gerçekten de (tıpkı Erdoğan gibi) yerine-konuşur görünüyor.

Muhalefet cephesinin bir kadro-seçmeni olamayacak (ve bu haliyle muhalefetin kendine kapanma tehlikesinin önüne set kuran) bu kesime yönelik olarak üçüncü tezin yönlendirdiği bir ajit-prop faaliyetinin bir çözüm önerisi olabilir. Dinlenmeyeni dinleyen bir seslenme mümkün. 

İnsanlara pahalılığın arttığını “bildirdiğinizde” bilmedikleri bir şey söylemiş olmuyorsunuz, umudunuz onların halihazırda var olduğuna inandığınız tepkisini “örgütlemek” oluyor. Ya da diyelim pahalılığın apaçık çözümü gibi görünen ama yerine getirilmesi imkânsız talepleri dillendirdiğinizde insanların arzularını ifade etmiş olmuyorsunuz. Ajit-prop içerikten çok biçimle, temasın -niceliğiyle değil- niteliğiyle işlevli oluyor. Bu ifadeler de dahil herhangi bir içerikteki bir bildirme / söyleme faaliyetinin ancak insanların söyleme ve duyulma / dikkate alınma açığını kapattığı oranda faydalı olacağını düşünmek mümkün. Sadece söylerken bile dinlemeyi, dinleme sözü vermeyi becermeliyiz. Birine sadece “hayat pahalı” dediğimizde bile bunun anlamı “seni duyuyorum, dinliyorum” olmalı. Dinleme ve duyulma ihtiyacımızı karşılıklı değiştokuş etmeliyiz. 


23 Aralık 2021 Perşembe

Erdoğan ne yapmaya çalışıyor?

Eylem Akçay

Başlıktaki ifadenin, ruh hali dövize endekslenen ülkedeki herkesin aklındaki soru olduğunu iddia etmek mümkün görünüyor. Aynı sorunun herkesi meşgul etmesi, ülke gündemini işgal etmesi, sorunun ifade ettiği bilinmez hakkında önemli bir ipucu veriyor olabilir. Bu gözle biraz değiştirerek tekrar sorabiliriz: Erdoğan, gündemi belirleyen özne konumunda olmayı, bu imkânı elinden kaçıracak gibi göründüğü her seferde yeniden nasıl beceriyor?

Bu soruya cevap aramak için biraz bugüne ve geçmişe birlikte bakmalıyız. Bugünü geçmişe sıkı sıkıya bağlayan bir gerçeklikle karşı karşıyayız: Sadece Erdoğan’ın “yeni Türkiye” söyleminin eskiye atfedilmiş ve artık neredeyse mitolojik hale getirilmiş, kuyruklar, İSKİ skandalı, IMF ve benzeri kötülüklere bağlı olması yüzünden değil, muhalefet söyleminin ve muhalefeti bir şekilde iktidara taşımanın tek imkânı gibi görünen “toplumsal programın” bir restorasyon talebiyle bağlantılı olması sebebiyle de. Bu “toplumsal program” (daha önce yazıda bir iddia ettiğimiz gibi) restorasyonun sadece Erdoğan’ı çağıran (neoliberal) koşullara geri dönme arzusuyla sınırlanmayıp sosyal politika, (güçlendirilmiş) parlamenter demokrasi ve (başta kürt nüfusu ilgilendirecek şekilde) toplumsal barış ve helalleşme talebi etrafında şekillenmesi Erdoğan’ın kamplaştırıcı siyasal hamlelerini büyük oranda geriletmeyi başarmıştı. Liranın değerinin düşmesi ve enflasyonun yükselmesi, Erdoğan’a güveni sarsarak muhalefetin önerdiği bu programın toplumda alıcı bulma imkânını artırdığı gibi, bazı siyasi öznelere de daha “soldan” müdahalelerde bulunma fırsatı veriyordu. Bu atmosferde Erdoğan’ın faiz-döviz arasında kurduğu “ekonomi bilimine” aykırı görünen ilişkide ısrar etmesi ve bürokratları buna uygun tavır almaya zorlaması anlaşılmaz görünüyor, adeta muhalefetin elini kuvvetlendiriyordu. Erdoğan bununla kalmadı, “nass” vurgusuyla faizi düşürmekte kararlı olduğunun altını çizdi. Görece dar bir kesimin ideolojik alanına hitap eder görünen bu inat, muhalefetten tepki gördü elbette.

Ancak Erdoğan’ın son hamlesi döviz kurunun aniden düşmesini sağladı. Temelde TL mevduatını kur karşısında hazineden destekleyerek korumaya dayanan politika, faizi yükseltmeden faiz etkisi yaratmayı sağlıyor. Elbette Erdoğan büyük bir risk alıyor ve kendisine güveni sınıyor. Ama bu cesareti öncelikle kendi geçmişinden, bizzat onu çağıran (neoliberal) koşullara yapılacak bir referanstan alıyor: “Ekonomiyi” yönetme gücünden. İkinci referansı, muhalefetin toplumsal (restorasyon) programının önemli bir açığı oluşturuyor. Erdoğan muhalefet programının bu zafiyetini kendisinin en zayıf olduğu noktayı güçlendirmek için kullanıyor ve “işçi sınıfını” yeniden temsil etme imkânını zorluyor. Bu referanslar dolayısıyla Erdoğan’ın son hamlesinin gücü muhalefet tarafından ciddiye alınmak zorunda. Bu hamlenin -(ekonomik) amacına ulaşmayacak olsa bile- siyasi olarak güçlü olduğunu kabul etmeliyiz.

“Ekonomiden” daha güçlü

Erdoğan’ın faiz-döviz formülüne muhalefet bir doğa kanunu çiğneniyormuş gibi tepki verdi. Nitekim, dövizin Erdoğan’ın her açıklamasında yükselmesi bu kanunun yerinde durduğunu işaret ediyordu. Erdoğan ise bu yükselişi dış güçlere bağlıyordu. Bu süreçte muhalefet, anlamsız bir inat içinde gibi görünen ve bir sözüyle TL karşısında dövizi yükselten Erdoğan’ın tutarlılığını tespit edemezse, bugün bir sözüyle dövizi düşürmesi karşısında ancak sözleri arasında tutarsızlık arayışına girerek onun söylemini tekrar tekrar doğrulamak durumunda kalabilir. “Şimdiye kadar neredeydi” demek veya “nass’a aykırı” olduğunu söylemek Erdoğan’ın söylemsel evreninde boğulmakla sonuçlanır. 

Bu tutarlılık, en başta Erdoğan’ın “ekonomiyi” bilimsel bir etkinliğin icrası olarak tanımlamaması, aktörler arasında sürekli bir mücadele olarak görmesi noktasında aranmalı. Erdoğan’ın “ekonomiyi” dış güçler/CHP ve “şahsı” arasında oynanan bir oyun olarak tarif etmesi, kendisini bu oyunda süper güçlü bir oyuncu olarak göstermesini de sağlıyor. Geçmişte “ekonomiyi” doğa kanunlarıyla kendiliğinden işleyen bir süreç gibi ele alan Kemal Derviş politikalarına karşı nasıl işçiyi bonapartist denilebilecek bir edayla temsil ettiyse, nasıl ekonomi, sağlık, eğitim gibi “”piyasayla” bağlantılı bakanlıklara ve merkez bankasına liyakatten çok sadakat bekleyerek kendi seçtiği kişileri yerleştirdiyse, şimdi de TÜİK’in sadece “şahsına” hesap verdiği, doktorlara verilecek ücretlerden asgari ücrete kadar kimin ne alacağını kendisi söyleyen, hazinenin parasını dövizi dizginlemek için rahatlıkla kullanan, faizi keyfiyetle kendisi tespit eden Erdoğan “ekonomiden” daha güçlü olduğu mesajını veriyor. TÜSİAD’a “bizimle mücadele edemezsiniz” dedikten hemen sonra yaptığı bu hamle, bu (ekonomik değil) siyasi oyunda gücünü göstermesinin bir yolu oldu. 

Muhalefet bu hamleyi ciddiye almalı, seçmenin bu mesajı gerektiği gibi alacağından şüphe etmemelidir. Erdoğan elbette bu belirsizliklerle dolu durumu yaratmakta en fazla payı olan figürlerden biridir. Ama tek figür kendisi değil ve bunu her seferinde göstermekten imtina etmiyor. TÜSİAD’la birlikte “dış güçlerin” ve CHP’nin/muhalefetin uyarıları her seferinde Erdoğan’ı inatçı bir rakip oyuncu olarak sahaya davet etmekten fazla bir işe yaramıyor. Fakirleşen nüfus belirsizliğin “ekonominin” kendisinde içsel olarak var olduğunun farkındadır ve bu hamle “ekonomi bilimi” açısından başarısız olsa ve fakirleşme sürse bile, seçmen bir kez daha Erdoğan’ın kendisinden yana olma ihtimali olan bir süper oyuncu olmasına fırsat vermekten çekinmeyebilir.

Restorasyonda “sınıf” çatlağı

Bir kez daha söyleyelim: Erdoğan’ın “bütün düğmelere bastığı” düşünülürken gittikçe güçlenen muhalefetin restorasyon programı esasen “ekonomi” açısından önemli bir zafiyet içindeydi. Bu zafiyet, “ekonominin” kötüye gittiği düşünüldüğünde önemsiz görünüyordu. Ancak Erdoğan, yarattığı belirsizlik içinde bu açığı gördü ve “ipleri eline alma” hamlesiyle değerlendirdi.

Belirsizlik ortadan kalkmadı. Erdoğan’ın hamlesinin dövizi sabit tutmaya yetip yetmeyeceği, enflasyonun ne olacağı, hazinenin para basmak zorunda kalıp kalmayacağı ve olumlu bir hava oluşursa seçimin bu havaya yetişip yetişmeyeceği belli değil. Ancak her durumda, kendi kendine bırakıldığında belli kesimler için hep kötüye ve belirsizliğe doğru giden “ekonomiye” süper güçlü bir kişinin müdahale edebileceği düşüncesi umut verici. Erdoğan, lider karizmasını ve mesiyanik gücünü esasında bu sınıfsal çatışmada gösteriyor. Gündemi sürekli belirleyebilmesinin (ve şahsi geleceği açısından gündemi belirlemeye aşırı bağımlı olmasının) sırrı burada yatıyor.

Muhalefetin artık bu “ekonomik” çatlağı boyayarak kapatması pek mümkün görünmüyor. Toplumsal programın bu boyutta geliştirilmesi zorunlu. Aynı zamanda, gücünü bir miktar sermaye içindeki çatışmalarda taraf olmaktan alan muhalefet kanadı için çok zor bir görev bu.

Sınıflı “kucaklama”

Erdoğan’ın asgari ücret ve gelir vergisi dilimlerine dair düzenlemeleri, bir zamanların memur ücretlerine zamla anılan Erbakanlı yönetimine öykünüyor. Elbette belirsizlik atmosferinde bu hamlenin başarısı tartışılabilir, ama bunun da “ekonomik” değil siyasi bir hamle olduğunun ve seçmenin de böyle anlayacağının hesaba katılması gereklidir. Millet ittifakı, HDP ve tüm sol partiler dahil bütün muhalefetin buna karşı üreteceği cevap eski tuzaklara takılma ve kendi içine kapanma riskleri taşıyor. Ancak buradan bir çıkış yolu aramak da mümkün olabilir: Kamplaşmanın tümüyle sona erdirilmesi. 

Erdoğan korumakta zorlandığı kamplaşmanın cinsiyet ayağını İstanbul Sözleşmesi hamlesiyle konsolide etmeyi denedi, erkekler ve erkek söylemiyle ittifakını yenileyip bunun altını çizdi. Şimdi ise “deniz kıyılarında oturan, boğazda viski içen, doktor-öğretmen-akademisyen olan CHP’liler” amiyane metaforuyla özetlenebilecek “sınıf benzeri” bir eksende yaratılan politik kamplaşmayı, müslüman-faizci ayrımıyla yeniden kurmayı deniyor.  

Helalleşme söylemi, Erdoğan’ın toplumu iki kampa bölerek kazanma stratejisine güçlü bir darbe vuruyor, buna karşı muhalefetin kucaklaşma ve kamplaşmayı bitirme stratejisini kuvvetlendiriyordu. Kadın hareketinin gücüyle İstanbul Sözleşmesi de kamplaşmanın cinsiyete dayalı ayağını etkili bir şekilde sarstı. Ancak mühendisleri, hukukçuları ve diğer profesyonelleri devlet şiddetine açık hale getiren, öğretmen düşmanlığıyla, eğitim ve üniversite düşmanlığıyla beslenen, hizmet alanla verenin arasını açarak doktorlara şiddetle ete kemiğe bürünen politikalar gibi başka türden kamplaşmalar bu türden bir kucaklaşmayı gerektirmiyor ve “programa” açıktan dahil edilemiyordu. Bütün muhalefetin önündeki yeni görev, bu bağlamda bir toplumsal barışı da sağlamayı gerektiriyor. Bu göreve kendini sosyal medyada “orta sınıf kötüleme” törenleriyle ortaya koyan, profesyonellerle hizmet ve üretim personeli arasındaki çatışmaları “sınıf çatışması” olarak tarif etmeye meyilli olan, mağduriyet yarıştırarak meslek grupları arasındaki çatışmaları körükleyen “sol sapma” ile mücadele etmek de ister istemez dahil olacak gibi görünüyor.

Erdoğan, son hamleyle sermaye ve emek arasındaki çatışmayı kendi iktidarı lehine büküyor. Bunda da “ekonomiyi” -gerçek adıyla söylersek kapitalist bölüşüm, üretim ve emek yönetimi sistemini- kendisinin sermayenin bir kesimiyle, işçi sınıfıyla, erkeklikle ve çoğunluğun ideolojileriyle ittifak kurarak güçlü olabileceği bir aktörler arası mücadele alanı olarak tanımlayarak başarılı oluyor. Onun yıkıcı iktidarını değiştirmenin yolu bir kez daha ve hiç olmadığı kadar kuvvetle bu ittifakları tanıyarak kamplaşmaları çözmek ve sınıf mücadelesini serbest bırakmaktan geçiyor.


2 Kasım 2021 Salı

Sosyalist strateji, restorasyon ve sınıf siyaseti: Bugünle geleceğin ilişkisi nasıl kurulacak?

Eylem Akçay – Baran Gürsel

Erdoğan yönetiminin gücünde gözle görülür bir zayıflama tespit edenler çoğaldı. Bunun önemli bir belirtisi gündemi belirleme gücünü yitirmesi ve gündeme cevap vermeye çalışması olmalı. Kamplaşma siyasetinin yerine restorasyon arzusu belirleyici olmaya başlıyor.

Erdoğan yönetiminin işleyişi ve sürmesi, gündelik hayatın tüm gözeneklerini siyasileştirerek siyaseti kapatmaya dayanıyordu ve bunun en kuvvetli aracı yoğun bir çabayla gerilimi korunan sert bir kamplaşmaydı. Muhalefet kampının, formel ve anaakım siyasi örgüt ve partiler dahil olmak üzere, bu kapalı siyasi atmosferde hamle alanı çok dardı. Sol partiler, solcu figürler, emek ve meslek örgütleri, kadın örgütleri, öğrenciler ve benzeri, toplumsal değişimi arzu eden özneler ve kalabalıklar, Erdoğan ve genel muhalefet kampının temsilcilerinin çatışmalarında genelde ahlaki tutum almakla ehvenişeri seçmek arasında salındı. Ahlaki tutumların ve öfkenin kristalleştiği sokak eylemlerinin ve sesini yükseltmenin giderek zorlaşması, öfkenin -Erdoğan yönetiminin henüz vazgeçemediği- seçimler ve oy kullanma vasıtasıyla işlev kazanmasını sağlayarak ehvenişeri güçlendirdi. Kürt siyasi cephesi ise, bir yanıyla bu salınıma dahil olurken diğer yanıyla formel siyasette zaman zaman çok etkili bir figür olma imkânını yakaladı. HDP’nin son bildirgesiyle -ve CHP’nin tezkereye hayır oyu verme hamlesiyle- Kürt siyasi temsilinin önümüzdeki dönemde bu etkili pozisyona yatırım yapacağı belli oldu. Bu gelişmeler, son safhada CHP liderliğindeki Millet İttifakının muhalefeti temsil gücünü yavaşça konsolide etmeye başladığının işareti. Bu rolü üstlenen CHP’nin ve liderinin geleceği ülkede siyaseti –“yapısal” sınırları ve kalıcılığı/geçiciliği tartışmaya değer de olsa- yeniden açabilmelerine bağlı.

Sınıf mücadelesini amaçlayanlar ve sosyalistler için de karamsar durumun -en azından kendilerine dair algılarının- son safhada bir miktar değiştiğini söylemek mümkün. Belediyelerin muhalefete geçmesiyle ve Erdoğan’a eklemlenen çıkar çevrelerinin merkezkaç etkisi sonucu dağılma eğilimine girmesiyle talan daha bir görünür oldu. Bununla birlikte “ekonominin” sürdürülebilirliğine dair şüphelerin siyasete yansıması, yani gelir düzeyi düşük nüfusun Erdoğan yönetiminden kopma ihtimali, sınıfı temel alan politikaların geleceğine dair umutlanmaya vesile oluyor. Ancak elbette bir bütün olarak işçi sınıfının kolektif arzusunu tanıyacak, inşa edecek ve temsil edecek bir öznenin yokluğunda bu umutlar gözlerin Millet İttifakına, aslında CHP’ye -ve son süreçte bir üst lige ayrılmış olan HDP’ye- çevrilmesine de sebep oluyor.

Solun CHP ile İlişkisi

Tarih boyunca bazı sosyalist gruplarla/kişilerle CHP’nin ilişkisi, toplumsal ve formel siyasette önemli bir yer tuttu, bir anlamda bazen CHP sosyalist siyaset için formel siyasete -en azından fikren/duygusal olarak- sızmanın ve yerellerde örgütlenmenin “yumuşak” bir aracısı oldu. Ancak CHP’nin “yumuşaklığı” da hiçbir zaman tam güven yaratmadı; bazen de hayal kırıklığı, devletin şiddetiyle katmerlendi. Her durumda bu ilişkinin politik ve ideolojik bir temeli olduğunu söylemek çok zordur. İlişki güven vermeyecek kadar zayıftır: bir tarafta sosyalistler CHP için tehdit olarak görülür; diğer tarafta sosyal demokrasinin, ehvenişer göründüğü bazı zamanlar olsa da, sınıf siyaseti açısından yetersiz olduğu ve özünde ona engel teşkil ettiği tespit edilir. Bize öyle geliyor ki bu ilişki tarzı, aynı anda hem CHP’nin aşırı kudretli olduğu bir eşitsizlik varsayımına, hem de bunun reddine dayanmaktadır; bu tarz, o ya da bu açıdan biraz ikirciklidir. Bunun temeli de toplumsal alanda olmalıdır.

Siyasi alanın yeniden açılması çabası ve ihtimalinde bu toplumsal temelin tartışılmasını ve sınıf siyasetine açabileceği alanları ele almayı anlamlı buluyoruz. İçinde bulunduğumuz tarihsel koşullar altında sosyalistlerin bu ilişkide CHP’den bağımsız bir pozisyon edinmekte zorlandığını düşünüyoruz: Biraz genelleştirerek söylersek ya kendini yeterince ayrıştıramayıp CHP’nin belirli siyasi söylemleri ve tavırları alması yönünde aşırı beklenti içinde bulunuluyor (ve bu karşılanmadığı için cesaretsizlik, beceriksizlik, hainlik gibi suçlamalar yapılarak tavır alınıyor) , ya da zaten herhangi bir beklenti geliştirilmeden, ahlaki tonlarla çizilmiş tam bir ilişkisizlik, “temiz kalmak” arzulanıyor. Buna rağmen, mevcut koşullar hem bağımsız bir pozisyon hem de “dozunda” bir ilişki için imkanlar yaratıyor olabilir.

Politik bir sınıf oluşumunun ve bir sınıf hareketinin var olmaması, bu iki uçlu bağımsızlaşamama tavrının hem toplumsal koşulları hem de bahaneleri arasında sayılmalı: Sınıfı politik bir özne olarak formel ve toplumsal siyaset sahasına sokacak bütünlüklü bir örgütlenme olmadığı gibi, toplum adına sınıfın takip edeceği bir toplumsal-politik program da tarif edilemiyor. Oysa başlı başına bu “bahane”, sosyalistler açısından bağımsız bir hat çizerek ilişkilenmenin gerekçesi olmalıydı; hem Erdoğan’ın kapattığı siyasetin açılması yönündeki mevcut toplumsal arzuyla ilişki kurabilmek hem de bu arzuya sınıf siyasetinin katkısını taşımayı denemek için.

Erdoğan’ı taşıyan, Erdoğan’ın taşıdığı program


Başka bir açıdan, Erdoğan yönetiminin, neoliberal projenin başarısızlığa meyletmesi ve cumhuriyet projesinin dışlayıcı pratiklerinin ortaya konması karşısında “kalkınma” ve “adalet” taleplerinin ve bunlar etrafında şekillenen toplumsal programın taşıyıcısı olduğu iddia edilebilir. AKP, bir anlamda 80’lerin sonu ve 90’ların başında yerellerde ve ülke çapında yükselen işçi sınıfı taleplerini bu programla –elbette dönemin koşullarının belirlenimi altında- sosyalistler, sosyal demokratlar veya milli görüşçüler yerine derlemeyi başaran parti oldu. Böylece egemen sınıfların yanında, neoliberal politikalarla iyice güçsüzleştirilen sınıfların adına da, yönetilemez “ekonomiyi” yönetebilir olan -ekonomi dışı- bir güç olarak belirebildi. Kemal Derviş ve IMF tarafından temsil edilebilecek olan “ekonominin” bir doğa gibi kendi kendine işlediği ve kendi değişmez kuralları olduğu -teknokratik- fikri karşısında, Erdoğan’ın Cem Uzan’la başlayan sermaye tasfiyesinden faiz-enflasyon arasında kurduğu aykırı ilişkiye ve damadını ekonominin başına getirmesine kadar, ekonomiyi kendi otoritesi altına alabildiği görünümünü inşa etme becerisi -burada, “becerinin” kaynak aldığı ve/veya içerisine yerleştiği toplumsal koşulları tartışmayı amaçlamadığımızı hatırlatalım-- onu -hem de bürokrat, teknokrat vs. değil bir insan olarak- güçlü kılıyordu. Bu tarihin akışına kafa tutma imajı, başkanlık sistemine kadar büyüdü.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sosyal demokratlarla veya milli görüşçülerle girdiği toplumsal programın taşıyıcısı olma konusundaki rekabeti kazanmasını kolaylaştıran şeylerden biri, cumhuriyetten öncesini veya bütün cumhuriyeti içerecek bir programa eklemlenmesi olabilir. Bu içerikte iki başlık sayılabilir: siyasi anlamda meclis ve sosyal anlamda yardıma dayalı sosyal güvenlik yapılanması. Siyasal düzlemde Erdoğan demokrasi söylemiyle ülke siyasetinin cumhuriyetten öncesine dayanan meclis geleneğini üstlendi, onun cumhuriyetle bağını sarstı. Siyasetin yerine oy kullanma davranışını yerleştirmeyi becerdi. Nihayet meclisi tamamına erdirerek işlevsizleştirdi. Egemenlik, bir avatarmış gibi, Erdoğan’da olduğu sürece “milletin” oldu. Toplumsal düzlemde ise cumhuriyetin “kimsesizlerin kimsesi” olma vaadindeki başarısızlığın karşısında, “SSK’yı” yine cumhuriyet öncesine uzanan cemaat-vakıf-hayırsever gibi kurumlara dayalı bir yeniden dağıtımla değiştirdi.

Adaletsizliğin dışlayıcılık boyutundaki düzeltmelere gelince, öncelikle başörtüsünün temsil ettiği parçayı güçlendirdi, fakat bu gücü kurumsal kılamadı, böylece cemaatleri -kimileri kendi ayağına dolanacak kadar- güçlendirdi ve bu “düzeltmeyi” ancak bir karşı-dışlayıcılıkla koruyabilir oldu. Bu büyük oranda adaletle hukukun arasındaki bağı koparmakla sağlandı. Nihayet hukukun itibarsızlaşmasıyla ve düz bir zor aygıtına dönüşmeye başlamasıyla sonuçlandı. Kürt nüfusun içerilmesi konusunda da aynı sorun yaşandı: “Çözüm süreci” söylemiyle yaratılan olumlu atmosfer, gayrinizami ve kurumsal olmayan bazı göstermelik hamlelerle ilerledi. Ancak buna rağmen ortaya çıkan kontrolsüz arzu (Gezi Direnişi de bu arzuyla ilişkilendirilebilir) Erdoğan’ın, gücünü kaybetme riskiyle karşılaşmasına yol açtı. Bundan ancak elindeki keyfiyet gücünü şiddeti artırmaya harcayarak sıyrıldı. Bu noktalarda kurumsal çözümlere hiç meyletmemesinin sebebi bu kurumların yerine, kendini güvence olarak koymaya devam edebilmesiydi. Bu anlamda tek kurumsal çözümü başkanlık sistemiydi ve onun da şartı zaten kendi başkanlığıydı. Erdoğan bu noktada kalmadı, hepsinin yerine sadece kendisi kalıncaya kadar tüm kurumsal yapının yıkımına girişti. Cumhuriyetten eski ve cumhuriyeti de ayakta tutan kurumları itibarsızlaştırdı, çevrelerinde örülmüş toplumsal ilişkileri temelsizleştirdi, yerlerine güvensiz bir keyfi güç bıraktı: İstediği üniversitenin, kurumun, belediyenin yöneticisini istediği an değiştirebiliyor. Ancak artık adalet vaat etmeyen ve “ekonominin” yönetilemezliğe geri döndüğünü düşündüren, Ayasofya ve benzeri sembolik başarıları tükettikten sonra artık gidecek yolu ve varılacak yeni kıtası da kalmayan fetih hamlesi inişe geçti.

“Yeni” program: Restorasyon

Bize göre hegemonyadaki bu iniş her ne kadar kendi kendine gerçekleşmiş veya “ekonominin" kötüye gidişine bağlı gibi görünse de bunda formel muhalefetin politikalarının ve yeni bir programın belirmesinin payı görmezden gelinemez. Bu bağlamda örneğin “adalet yürüyüşü,” adalet söylemini Erdoğan’ın elinden alıyor ve hukukla yeniden bağlantılandırıyordu. Ekonominin yönetilemezliğini de içeren restorasyon talebi, ittifak politikalarıyla bir toplumsal arzuya dönüşme potansiyeli taşıyor. Elbette bu program, kapitalizmin ve devletin yıkıcılığına tamamen sınır çekmeyecektir, ayrıca kendimizden beklememiz gereken sosyalizmi, sosyalist olmayan güçlerden bekleyemeyiz. Ancak burada restorasyon arzusuyla Erdoğan’a karşı en başından beri var olan ve bazen yükselen tepkisel karşı çıkışı birbirinden ayrıştırmamız gerekiyor. Bir politik program olarak restorasyonun bunu aşan bir yanı olduğu düşünülebilir. Elbette bu yanın, en başta bahsedildiği gibi, formel ve toplumsal siyaset alanlarını kısıtlama eğilimlerine boyun eğilerek ve belli çıkarların odağa alınmasıyla köreltilmesi ve yeniliğin o ya da bu şekilde akamete uğraması ihtimal dışı değil. Ama bir ilişki kurulacaksa bu, programın Erdoğan’ı çağıran koşullara geri dönme anlamına gelmeyen yanı üzerine olabilir. Bu açıdan, tam olarak Erdoğan öncesini özleyen siyasi figürlerin sahneden çekilmiş olmasıyla birlikte, Erdoğan’ı güçsüz düşüren unsurlardan birinin “ekonomi”nin yönetilemezliğine teslim olması olduğu hesaba katılırsa tam bir Erdoğan öncesine dönüşün restorasyonu başarısız bir proje haline getireceği açık. Restorasyon talebi parlamenter demokrasiye dönüş programıyla ete kemiğe büründü. Artık parlamenter demokrasi talebi, bu eski ve halihazırda başarısızlığa uğramış talep, başkanlık deneyimi sayesinde yeniden dirilmiş, yeni programın bir anlamda sembolü olmuştur.

Sosyal adalet veya sosyal güvenlik konusunda da Erdoğan’ın keyfî, yardım temelli ve bağımlı kılıcı ama pratik ve hızla işlev gören hamlelerinden farklı olarak muhalefet belediyelerinin kurumsal sosyal politikalarının da bu programla ve onun bir parçası olarak anlam kazanmış olması dikkate değerdir. Bu politikalar büyük oranda CHP’nin vaatleri arasındaydı ancak alıcı bulmak için belki de böyle bir programa eklemlenmeyi bekledi.

Son olarak parlamenter demokrasi talebine barış talebinin de eklendiğini vurgulamalıyız. Adalet kapsamında ele alınan ve Erdoğan’ın bu bağlamda çözmeye aday olduğu dışlayıcılık sorunu, Kılıçdaroğlu’nun ardından Demirtaş’ın ve HDP’nin birbiriyle uyumlu açıklamalarıyla bir anda barış talebine ve kurumsal bir çözüm arzusuna tercüme edildi.

Bu durum ülke siyaseti için yenidir. Ülke yönetimine -ve bazı yerel yönetimlere de- talip olanların Kürt nüfusu “ikna” etmeden başarılı olamayacağı sıklıkla söylenir. Buna işçi sınıfının da içerilmesi zorunluluğunu eklemek zorundayız. Muhalif program, meclisi geri çağırırken Kürt siyasetini de ikna edilecek seçmenler olarak kodlamak yerine tanımayı vaat ediyor. Böylece mevcut restorasyon programı, parlamenter demokrasi ve barış taleplerini yan getirerek kendini kamu önünde sınamayı deniyor. Sınıf mücadelesini amaçlayanların bir görevi de sınıf siyasetinin hatlarını belirginleştirmek ve işçi sınıfının program dahilinde görünür olmasını sağlamak olabilir.

Sol bunun neresinde?

Bu programın bütünü sınıf perspektifiyle bakılarak eleştirilebilir elbette ve sosyalizme dair arzu ve tasarımlarımızı beslediği ölçüde eleştirileri zenginleştirmeyi biz de anlamlı buluyoruz. Ama mevcut durumda bu tür eleştiriler, “burjuva” olduğu belli olan programla ilgilenmeyi bir kenara bırakıp yakınmaya veya akıl vermeye, (olduğundan, olabileceğinden başka türlü bir CHP -veya hatta HDP- arzusuna) dönüşüyor. Oysa bize göre CHP’nin (Millet İttifakı’nın, HDP’nin) başlı başına siyasi özneler olduğunu kabul etmek ve kendini de onunla iletişime/etkileşime geçen bir siyasi özne olarak görebilmek veya kurabilmek de mümkün. Bunu yapmadığımız takdirde siyaset adına elimizde kalan şey seçimlerde alacağımız tavır, vereceğimiz oy hakkında konuşmak ve bizim dışımızda açılan siyasi alanda ajitasyon ve propaganda yapmakla sınırlı kalacak.

Biz bunun yerine iki ayaklı bir yaklaşım öneriyoruz. Birincisi; restorasyon programı parlamenter demokrasi, sosyal güvenlik ve barış talepleri çerçevesinde tanınabilir ve onunla ilişkilenebilecek ve tartışabilecek bir sınıf siyaseti geliştirmenin imkânları zorlanabilir. Taleplerin ve programın tarihsel ve toplumsal temelleriyle, onlarla (karşı) özdeşleşme baskısı hissetmeden bağ kurulabilir. Eğer sınıfın halihazırda tüm topluma güven verecek yepyeni kurumları yoksa öncelikle ülkenin kurumsal ve siyasi geleneğinin görece olumlu noktalarının restorasyonu, üzerinde hiçbir şey yetişmeyecek güvensizlik toprağından kurtulmak için anlamlı görünmektedir. Çökmenin eşiğine gelen kurumların yeniden düzenlenmesi için de bu güvene ihtiyaç vardır -meclisin ihyası da faydalı olacaktır. Ve bizce sınıf kavramı, CHP veya sosyalistler tarafından kurtarılmayı bekleyen dezavantajlılar grubunu ifade etmek için değil, toplumu kurtaracak toplumsal gücü tarif etmek için kullanılmalıdır. Parlamenter demokrasi, gerçek demokrasiye giden bir ara durak değildir, gerçek demokrasi kapitalizmin ilgasını gerektirir; ancak önerdiğimiz ilişki tarzının bizzat sınıfın politik ve toplumsal kapasitesini geliştirebileceğini düşünüyoruz.

Burada yaklaşımımızın ikinci ayağına geliyoruz, ki o da bizim sınıf deneyimiyle sınıf kurumları arasındaki bağı onarmamız gerekliliğidir. Yani tüm bu tartışmaların bize hatırlattığı önemli bir şey, bizim kurumsuzluğumuzdur. Bazen görünürde kurum vardır ama sınıfın deneyimine (bazen duygusal bir tezahürüne, bazen katı bir düşünceye dönüşmüşüne, bazen yönünü şaşıranına) yabancıdır; bazen görünürde deneyimin mücadeleci biçimleri vardır ama kurumlar yetersiz kalır (örneğin deneyimden ve mücadeleden öğrenerek yenilenmekte). Bizce ortak kurum, ortak duygu ve talepleri tanıyabilen, onlara ad verme sürecine enerji ayırabilen, farklılıkların hiyerarşilere dönüşmesine mâni olan, sınıfın ortak toplumsal programının yeşereceği bir zemindir. Ortak kurumlar ne aceleyle ne de sonsuza doğru bir ertelemeyle kurulabilir. Ne de kendi sınıf deneyiminde (çoğunlukla “ortada” olmaktan değil işçi olmaktan kaynaklanan deneyimden) kaçınmayı sorunsallaştırmayan sosyalistlerin “dışarıdan” dilekleriyle. Büyük çoğunluğumuzun bizzat içinde olması, yoğrulması gereken bir süreç bu.

Bu çerçevede “sınıftan kaçışın”, bizlerde, sosyalistlerdeki görünümlerini tartışmaya açmamız gerektiğini de düşünüyoruz. Çoğumuzun işçi olduğu koşullarda ne biz sınıf deneyiminden azadeyiz, ne de sosyalizm sadece "dezavantajlı" başkaları için arzuladığımız bir toplumsal düzen. Aynı zamanda, hayatlarımızdaki sınıf deneyimini/mücadelesini tanımaktan uzaklaşmakla, restorasyon arzusunun içerdiği sınıf taleplerini tanımaktan uzaklaşmak arasında bir paralellik kuruyoruz. Ve bu eğilimlerimizin tersine çevrilmesini, sınıf deneyiminin ilk bakışta "sevmediğimiz" yönlerini de tanımaya çalışmayı, bütünlüklü bir sınıf perspektifi inşa etmek açısından önemsiyoruz. Ancak tanıma ve inşa ilişkisini kurma işini -ki bu bazen tatsız veya meşakkatli olabilir- birlikte yapabilirsek, daha gündelik ve “pragmatik” hedeflerle, uzun vadeli ve “ideal" hedefler arasındaki mesafeyi de daha iyi görebilir, bu mesafeyi aşmak için yapmamız gerekenleri de daha iyi anlayabiliriz. Biz sosyalist stratejinin, kısa vadeli ile uzun vadeli hedefler, “pragmatik” ile “ideal" arasında sürekli mekik dokuyarak geliştirebileceğini düşünüyoruz.

26 Ekim 2021 Salı

'Sermayenin iç savaşı' ve sosyalist stratejiye dair

(Yazı ilk olarak yayımlandığı e-komite web sayfasından alınmıştır: https://e-komite.com/2021/sermayenin-ic-savasi-ve-sosyalist-stratejiye-dair/)

Başaran Aksu - M. Görkem Doğan

Çok basitçe iki köşeli soruya yanıt verelim: şu an bir asgari programa, bir geçiş programına ihtiyacımız var mı, böyle bir programı önermezsek sermaye sınıfının şu an “savaşan iki” fraksiyonundan birinin fiilen kuyrukçusu olur muyuz? Her iki soruya da yanıtımız hayır. Bu soruları bize düşündürten sevgili Ümit Akçay, Mehmet Baki Deniz ve Hakkı Özdal’ın birlikte ve ayrı ayrı yazdıkları ile beraber konuşmaları. Geçen hafta içinde onlar, özellikle yeni TÜSİAD raporundan sonra, iki ana sermaye fraksiyonu arasında bir iç savaştan ve bu savaşta kuyrukçu durumda kalmamak için solun (esas olarak da ekonomi alanında) alternatif siyasa önerileri geliştirmesi zorunluluğundan bahsettiler. Biz sosyalist strateji tartışması deyince önceliğin farklı olması gerektiği kanısındayız.

Özellikle Ümitlerin kuyrukçuluğa dair uyarısı akademide konuşlu olan bazıları, ayrıca bu biçimde konuşlanmış olanların doğal hinterlandında bulunan kimileri için gerçek ve yakın bir tehlikedir. Bunu yadsıyan kendini kandırır. Bununla birlikte şu içinden geçtiğimiz dönemde başka bir dostumuzun Ali Ekber Doğan’ın şu satırları bizim sahadaki deneyimimize daha uygun bir programatik öncelik ortaya koyuyor. “Kent merkezlerinde yaşayıp, ağırlıkla temsil siyasetiyle meşgul olan, Hinterland’da ya da kentin çeperlerinde yaşayan emekçileri en fazla Trump’ı, neo-faşist partileri desteklediğinde damgalamak için hatırlayan, Fransız bayraklarıyla akaryakıttan alınacak çevreci vergileri protesto eden “Sarı Yelekliler”i gördüğünde ateş püsküren tuzu kuru solculuk dışında bir bakış geliştirilme”si. Ve “Çoğu zaman burjuva-küçük burjuva normlara çağrı üzerinden işleyen “temsil siyaseti” yerine, yoksullaştırılmış işçi-işsiz ama her şeyden çok mülksüz emekçilerin sokak çeteleri-taraftar grupları vb. içinde devinen toplulukçu öfkelerinin, yeni bir komünist siyasetle örgütlenip, yol kesme, işgal, grev, blokaj gibi etkili eylemlerle hayatın gündelik akışını durduracağı güç siyasetine dönülmesi”.

Sosyalist stratejinin bugünkü önceliği Türkiye’nin içinde bulunduğu ve emekçilerin üstündeki sömürü ve tahakküm mekanizmalarını kısmen de olsa zayıflatacak siyasal ve iktisadi programın köşe taşlarını tartışmak ne yazık ki değil. Bu muhayyel program arkasında harekete geçireceğiniz emekçi kitleler yok, programınızın içeriği sınıfın güncel ihtiyaçlarına ne kadar uygun olursa olsun yok. Bir programın emekçi kitleler arasında ajitasyonunun yapılmasından önce bu ajitasyonların sahiplerinin o kesimlerle gerçek bir güven ilişkisi tesis etmeleri gerekiyor. Dün belki öyleydi, ama bugün taşıdığınız sosyalist sıfatı onlarla zaten bir ilişkiniz olduğunu varsaymanızı mümkün kılmıyor. Bunu, Protestoculuk Üzerine yazısında şöyle belirtmiştik: “sınıf öfkesiyle dayanışmayan bir emek mücadelesi iddiasının günümüz işçi hareketiyle bağ kurması mümkün değil. Kartvizitinizde yazan sosyalizm yaftasının size ayrıcalık sağladığı bir dönemde değil bir ideolojik gerileme dönemindeyiz. Bugün yanınıza gittiğiniz işçi sizi anlattığınız siyasi programla değil bu tür pratiklerle dayanışma iradenizle yargılıyor”.

Emekçilerin öfkesi ve bunun yarattığı yıkıcı (bazen kendileri için de) eylemliliklerde onlarla yan yana yer alacağınız bir pratik geliştirmek önceliktir. Bu eylemliklerin her zaman sınıf düşmanına yönelik, olabildiğince en akılcı yordamla ve mümkünse sert bir yönelimle oluşmasını sağlamak, farklı ve olabildiğince çok yerelde eş zamanlı gerçekleşmesi için çabalamak ve bunların aynı sesle konuşmasını sağlayacak bir mücadele programı oluşturmak daha acil ihtiyaçtır. Aynı zamanda bu kesimler içinde şovenizm başta olmak üzere sağ eğilimlerle de eylemli ve planlı bir biçimde, toptancı ahlaki yargılamalara düşmeden, mücadele etmeliyiz. Bunun için çabalamak önceliktir ve ihtiyacımız böyle bir mücadele programının oluşturulmasıdır. Sınıfın programı halkımızı kurtaracaksa, halkımız önce sınıfın örgütlü eyleminin oluşmasını beklemek durumunda. Aşamacılığa, onu gördüğümüz her yerde önünü arkasını düşünmeden, karşı çıkmayı kendimize şiar edinmiş olsak da şunu söylemeliyiz: Bu mücadele programı (eski deyimle halka doğru gitme programı) olmadan önereceğimiz ekonomik ve siyasi program niyetimiz ne olursa olsun Millet İttifakı’na akıl verme nafile çabasının beyhudeliğinde nefes tüketmek olur.

Aslına bakılırsa şu sermaye iç savaşına dair de Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’ini nasıl anlamalıyızdan başlayabilecek bir itirazımız daha var. Bir tarafında TÜSİAD diğer tarafında MÜSİAD’ın olduğu, MÜSİAD’ın Cumhur İttifakı hükümetince temsil edildiği bir çatışma anlatısı toplumsal olgunun hakikatle bağının neredeyse kopacak kadar teorize edilmesi gibi duruyor. Bu konuda iktidarın kamu politikası uygulamalarının ex post facto değerlendirilmesi ve bazı basın demeçleri dışında bir şey görmüyoruz ve ilişkisel olguların somut analizinden koparılıp “sınıf ilişkileri analizinin metafizik permütasyonlara indirgenmesi”ne dair o eskimeyen uyarıyı hatırlıyoruz. Fakat esas önceliğimiz bir mücadele programı olmalı deyip Türkiye’nin sorunlarının çözümüne dair bir işçi sınıfı programını bile ertelemek gerektiğini vurgulamak üzerine kaleme alınan bir yazıda bu tartışmayı gündeme getirmenin konuyu (bu defa bizim tarafımızdan) esas odağından saptırmak olacağını düşünüyoruz. Son olarak Türkiye sosyalist hareketi pek çok olumlu özelliğini son otuz yılda müsrifçe kaybetmiş olabilir ama hala değerli aydınları var, onlara müteşekkiriz.

28 Temmuz 2021 Çarşamba

Bize sakinlik gerek çünkü...

(Bu yazı, Gayriresmi Boğaziçi sitesinden alınmıştır: https://gayriresmibogazici.wordpress.com/2021/07/27/bize-sakinlik-gerek-cunku/)


Bulu’nun görevden alınmasının ardından Boğaziçi Üniversitesi’ndeki savunma hattının başardıklarını ve sıcak bir zeminde ilerleyen sürecin ikinci fazını tekrar düşünmekte, bir iki not düşmekte fayda olabilir.

Öncelikle Boğaziçi’nde gerçekleşen direnişte farklı bileşenlerin sürecin ayrı noktalarında birbiri için hayati enerji kaynakları ürettiğini ve bu sayede süregiden eylemlilikte bileşenlerin direnişe birlikte ve ayrı ayrı vazgeçilmez katkılarda bulunduğunu söylemek gerekir.

Bileşenleriyle birlikte üniversite canlı, talepleri olan ve tepki gösteren bütün bir bünye gibi davranabildi. Eylemliliğin ülke tarihinin en uzun süren aktif sivil direnişleri arasında yer almayı başardığını söylemek mümkün. Bu başarıyı üniversite bileşenlerinin uzun yıllardır akademik özerkliğe dair tartışma ve mücadelelerine bağlayabiliriz. Bu tartışmalar 2012 yılında üniversite bileşenlerinin ortaklaşa açıkladığı “üniversitenin ilkeleri” metninde ete kemiğe bürünmüştü. Direnişte dile getirilen çok sayıda talebin esas kaynağını bu metinde bulmak mümkün. Belki taleplerin hepsi tek seferde elde edilemedi, ancak Bulu bir gece ansızın görevden alındı. Okulun bünyesine yapılan müdahelenin bizzat müdahaleyi yapan tarafından geri alınması üniversite bileşenlerinin haklılığını herkese gösterdi. Bu haklılık ve meşruluk, hayat enerjisini toplumsal bünyeye de aktarıyor.

İktidar, için uzun süredir kendi adımlarının önünde duran, itiraz eden her bir özneyi ezip geçmeye, ve bu esnada “direnenleri” ihanetle özdeşleştirmeye, onlar aleyhine kamuoyu önünde aşağılama kampanyası yürütmeye fazlasıyla alışmıştı. Böylece “oldu-bitti”lerle ilerleyen süreç, yayılma politikası için oldukça kullanışlı bir yöntemdi. Ancak, Boğaziçi Üniversitesi bu yöntemin her aşamasının duvara tosladığı, neticesinde müdahaleyi yapana yenilgiyi tattıran bir direnişe ev sahipliği yaptı. Kısa bir sürede parlayıp sönmesi beklenen atama-protesto kavgası (oldu-bitti), okuldaki tüm bileşenlerin en başında duyurduğu üzere, uzun soluklu bir savunmaya dönüştü. Bu savunma, müdahalenin en önemli hamlesini sakinlik-dayanıklılık ortamında buharlaştırdı. Bilhassa öğrencilere ve ardından öğretim üyelerine çektirilen acılar ve gösterilen amansız şiddet bu sakinlik ve kararlılık içinde geri tepti. Müdahalenin bir anda olup bitememesi, zaman geçtikçe müdahaleyi yapanı küçültür hale geldi. Dolayısıyla, direnişin ezilemediği ortamda müdahaleyi yapanlar için bu öz-yıkıcı süreci bitirmek bir zorunluluk haline geliverdi.

Kendi aralarında geleceğe bakan ilişkiler kurmayı öğrenen üniversite bileşenleri hiçbir şey kazanmadıysa birbirlerini kazandı. Bu süreç, şimdiye kadar olmadığı gibi, gelecekte de kolay ve çatışmasız olmayacak; ama üniversiteyi savunacak ve topluma olan borcunu ödeyecek tek kuvvet burada yatıyor. Bu noktada, akademisyen / öğrenci / mezun / çalışan rabıtasında, birbirini besleyen, sabır ve sakinliğini koruyarak ilerleyen direnişin bu tarzını geldiği aşamada önemle vurgulamak gerekiyor.

Seçimle veya seçimsiz

Okuldaki kurumsal yapının önemli noktalarında kayyımlık müdahalesinin verdiği tahribatların olduğunu açıkça görebiliyoruz. Önümüzdeki süreçte mücadelenin ve bileşenler arasındaki temasların-dayanışmanın her koşulda devam edeceğini, tahribatı ortadan kaldırmak ve yeni tahribatlara engel olmak için devam etmek durumunda olduğunu öngörmek zor değil. Aynı şekilde, üniversite bileşenlerinin, üniversitenin bünyesi ve kendileri için ortak bir uğraş vermekte kararlı olduğu görülüyor. Bu uğraş düzleminin sıhhati ve ömrünün uzunluğu, farklı çıkarlara sahip bileşenlerin, birbirini besleyen, sakin kalmayı becerebilen, yapıcı bir akıl ve üslupla hareket etmesine bağlı. Aksi durumda, fikir ayrımlarını diğer grupları yaralayarak ifade eden tutumlar, ileri vadede sergilenmesi muhtemel olan direniş -yahut iyileşme- süreçlerinin ömründen, şimdiden ister istemez çalmaya başlayacaktır.

Bulu’nun aniden görevden alınmasının ardından YÖK tarafından rektör adaylarına başvurunun hemen açılmasının okul bileşenlerini hazırlıksız yakaladığını söylemek mümkün. Aylardır rektör belirlemede en uygun yöntemlerden birinin katılımcı bir seçim süreci olduğu hemen herkesçe ifade ediliyor. Ancak bunu sağlayacak somut yöntem tartışmasının neredeyse hiç pişmediğini tecrübe ediyoruz. “İlkesel” olarak fikirler yakın olsa da, yönteme dair kat edilmemiş mesafe, “katılımcı seçim/seçilmiş rektör” pratiğine henüz yakın olmadığımızı hepimize öğretiyor. Yine de, rektör belirleme sürecini bir miktar demokratikleştirmeye yönelik ciddi çabalar mevcut.

Bunlardan ilki, üniversitenin seçilmiş senato üyelerinin rektör adaylarına yönelik olarak yayınladığı açık mektuptu. Bu mektup aday olmak isteyenlerin, 13 Temmuz 2021’de son hali verilen Kamu Araştırma Üniversitesinin Geleceği raporuna, dolayısıyla 2012’de üzerinde uzlaşılan özerk ve demokratik üniversite için “İlkelerimiz” doğrultusunda hareket edeceklerine dair taahhüt vermelerini istiyor. Bir anlamda adaylar için kabul edilir “başvuru şartı” öne sürüyor.

Bu noktada, pratik olarak en ciddi uygulama önerisiyse güven oylaması veya “güvensizlik oylaması” diyebileceğimiz yöntem oldu. Bu yöntem, Bulu sonrası ikinci fazın en çok tartışılan başlığı. İtirazlar, bu oylamanın arzu edilen seçime hiç benzemediği, sadece öğretim üyelerinin katılabildiği ve dolayısıyla katılımcı olmadığı; rektör adayı belirlemeye yaramadığı, birden çok kişinin aday olmasına fırsat verdiği noktalarında yoğunlaşıyor. Üniversite bileşenleri, bir yandan tartışırken bir yandan da eksikleri az çok giderecek yollar arıyor. Örnek olarak, mezunlar, öğrenciler ve çalışanlar da bir güven oylamasıyla akademisyenlere eşlik ederek kendi seslerini duyurmayı planlıyor.

Güven ne anlama gelir?

Bu yöntemin anlamını bir miktar eşelemek belki müşterek olan mücadele için besleyici olabilir, hararetli devam eden tartışmalara da bir nebze su serpebilir. Boğaziçi’nin yönetimsel bünyesinin hiyerarşik bir şekilde tepeden aşağıya değil, farklı komisyonlar, kurullar aracılığıyla, yatay ilişkilerle ve tabandan yukarıya doğru kurulduğu uzun zamandır sıkça ifade edildi. Sıradaki rektör “makbul” dahi olsa, işlevi vücudu yönetecek, hükmedecek seçilmiş bir baş değil, bünyeyi korumayı görev edinen bir kalkan, dış yüz işlevinde olacaktır. Dolayısıyla, çeşitli uzuvlarla düşünebilen, hareket edebilen, kendini yönetebilen bünye için uygun olan, kendisine bir beyin seçmek değil. Vücuttaki tahribatı, kanamayı sona erdirecek, iyileşme sürecini derhal başlatacak, yönetimsel yetiyi arttırmakta aracılık edecek, kendi yetkilerini “kullanmama” fedasında bulunup bünyeyi dışa karşı savunacak bir işlevde bir uzuv.. Bu noktada güven kavramının önemi açığa çıkıyor. Güven oylaması, birbirine güvenen üniversite bileşenlerinin, topluma verdiği sözü tutan güvenilir bir üniversite bünyesinin ihtiyaç duyduğu güveni temsil ediyor.

Bu oylama sadece bu anlamıyla etkin olmayabilir, ama bu sembolik anlamı çok önemlidir. Bu güven arayışının gücü, yerine konacak sembolik bir rektör seçiminden daha fazladır. Boğaziçi Üniversitesi’nin bir kamu kuruluşu olduğunu, pratiklerinde kendine özgü birikimi üzerinden kamunun çıkarını benimseyen bir konumda olduğunu akılda tutmak gerekiyor. Boğaziçi’ni savunmanın ülkenin sıcak politik gündemine yerleştiği açık. Bu durum, rektör adaylığı sürecinin, iktidarın adayına karşı muhalefetin adayı tarzında, iktidara kendi kendini onaylama imkanı verecek iki cepheli bir referandum kalıbına girmemesi önemli. Böyle bir plebisit, iktidara her zaman kazandığı bir güven oylaması hediye etme riski taşır. Bizim elimizdeyse bünyemizdeki sancıyı ilk anda bastıracak, ama etkisini belli bir süre içerisinde kaybedecek ağrı kesici bir hap işlevinde olabilir. Şu anda üniversitede yapılacak herhangi bir oylamanın işlevi, ateşe birkaç günlük yakıt sağlayacak, üzerinde anlaşacağımız yegâne “muhalefet adayını” çıkarmak değil, en iyi adayın kim olduğunun önemi olmaksızın, köklerinde biriken Boğaziçi Üniversitesi ilkelerini, yani bünyenin kendisini tekrar canlandırmak ve etkin hale getirmek olmalıdır.

Sonuç olarak, kısa bir süre içinde yeni rektörün kim olduğunu öğreneceğiz. Yapılacak rektör ataması her koşulda üniversite bünyesi için daha fazla mücadele ve yaşam gücü talep ediyor. Geçtiğimiz süreçte yenice tecrübe ettiğimiz üzere, işin kazanım boyutu birdenbire ve tümüyle değil, gerçekleştiğinde belki çok fazla tatmin duygusu vermeyen, ancak sabırla atılan adımlarla geliyor ve zaman içerisinde biriktirilerek somutlaşıyor. Bu mücadelede sahip olduğumuz, olabileceğimiz en büyük kaynaksa birbirimize enerjimizi, aklımızı aktarabildiğimiz, direnişimizi büyütebildiğimiz dayanışmamız!

12 Şubat 2021 Cuma

Memleket adına üzülmenin güncel sembolik niteliği üzerine

Baran Gürsel

 “Memleketim adına üzülüyorum.” sözü, Ayşe Buğra tarafından söylendikten sonra ve Boğaziçi mücadelesinin etkisiyle birlikte, sembolik bir nitelik kazandı sanki, bir sembole dönüştü. Öyle bir sembol ki sadece, iktidar sahiplerinden gelen saldırıların karşısında durmuyor, aynı zamanda, baskı altında olanların ve sömürülenlerin “toplumsal iktidarlarla” özdeşleşmesi riskinin de karşısına yerleşiyor. 

Bana kalırsa, güncel bağlam içerisinde bu ifade, 

*toplumsal kurumları, bundan utanmadan savunmanın mümkün olduğunu gösteriyor ki bu da bize, toplumsal kurumları (üniversitelerden işçi örgütlerine, demokratik mücadele örgütlerinden adalet mekanizmalarına), iktidarın biriktiği kurumlar olarak değil, toplumu, herkesin nitelikli bir yaşam sürdürebilmesi için yeniden düzenleme işlev ve sorumluluğu olan ortamlar/ilişkiler/pratikler olarak da düşünebileceğimizi hatırlatıyor; 

*toplumsal “farkları”, utanç ya da inkâr yerine borca çevirebilmenin mümkün olduğunu gösteriyor ki bu da bize hem, deneyim ve bilgi farklarının (fazlalarının) söylem düzeyinde reddinin ötesinde, topluma “güç” olarak dönmesinin kanalları üzerine kafa yormamız gerektiğini, hem de, herhangi bir deneyim farkının (özgünlüğünün) kimse üzerinde yük olmasına izin vermemenin toplumsal bir sorumluluk olduğunu hatırlatıyor;

 *hem bireysel hem de toplumsal kayıplara aynı anda üzülmenin ve yasın mümkün olduğunu gösteriyor ki bu da bize kaybı; o ya da bu şekilde, hayalde, ideolojide, sözde, eylemde, bireyselde, toplumsalda ikame etmeye çalışma çabasının ve ikame edememenin huzursuzluğunun ötesinde bir duyguyla dinleyebileceğimizi ve kolektif zihinde yepyeni bir rota şekillenene kadar “bekleyebilmenin” mümkün olduğunu hatırlatıyor; 

*eril olmayan bir mücadele dilinin mümkün olduğunu gösteriyor ki bu da bize mücadelenin, kavga edebilen ya da edemeyen, sesi yüksek ya da alçak çıkan, bugün sesi çıkmayan veya sesi beğenilmeyen, haklı ya da haksız, baskı ve sömürü altındaki herkesin potansiyel mekânı olduğunu hissettiriyor ve dikkatimizi, kazanmanın “bir” değil “ortak” haline çekiyor;

*“ötekilerin” çıkarının, öznellik, “özel alan” veya “kısmi çıkarın” reddinde olmadığını, ötekilere dönmenin, “içeriyi” hesaptan düşerek mümkün olmadığını gösteriyor ki bu da bize, birbirimizle paylaşırsak bizi hafifletebilecek olan derdin, kendi baskı altına alınma ve sömürülme deneyim ve alanlarımıza doğru dönmenin derdi ve zorluğu olduğunu ve bunu paylaştıkça birbirimizde/ötekilerimizde derman bulup “memleketin” etiğini bulabileceğimizi söylüyor;

dolayısıyla toplumsal mücadelelerimize, derinleşip genişleme için hakiki bir özdeşleşme imkânı sunuyor ve bu işlevi gören semboller arasına katılıyor. 



21 Aralık 2020 Pazartesi

Ayşe Düzkan'la Söyleşi: Feminizmden neler öğrenebiliriz?

Sosyalist hayallerin ve mücadelelerin beslenmesi gereken ana kanallardan birinin feminizm olduğu düşüncesinden yola çıkarak, Ayşe Düzkan'la, Eleştirel Sosyalist Düşünce blogu için, kısa bir söyleşi yaptık. Katkısı için kendisine tekrar teşekkürler. 

*

ESD: Bir şiddet deneyiminin paylaşılması ve failinin ifşa edilmesiyle, bu şiddete izin vermeyen toplumsal ilişkilerin inşa edilmesi arasındaki bağlantıya dair ne düşünüyorsunuz? İfşayla inşa arasındaki geçişler ne şekilde gerçekleşiyor? Bu konuya dair feminist bir yaklaşım, işçi sınıfının kapitalizmden kaynaklanan şiddet deneyiminin paylaşılmasıyla, bunun faillerinin ifşasıyla ve kapitalizmin bertaraf edilmesiyle ilgili -yaklaşım, yöntem, zamanlama, dil, süreklilik vb. açısından- neler önerebilir?

AD: Öncelikle şunu söyleyeyim, eşitliğin inşa edilecek bir şey olmadığını, eşitsizliğe sebep olan şeylerin toplumsal ilişkilerden sökülüp atılmasıyla ve eşitsizliğe sebep olan hiyerarşilerin bazen tasfiye edilip bazen de dönüştürülmesiyle ortaya çıkacağını düşünüyorum. Çünkü eşitliğin, bugünkü ilişkilerin şekillendirdiği aklımızla tahayyül edilemeyeceğini, kurgulanamayacağını, zaman içinde şekilleneceğini düşünüyorum. Özgürlük için de aynı şeyleri söyleyebilirim ama bir fazlası var; kesintisiz bir süreç, mutlak özgürlük yok, özgür olamayız, daha özgür oluruz ve özgürlük mücadelesiyle zaman içinde git gide daha özgür oluruz. İfşa, erkeklerin şiddet tekelini dağıtıyor, bu zaten eşitliğe doğru atılan bir adım. İşçi sınıfına yönelik şiddetle erkek şiddeti arasında önemli bir fark var. Sık sık şiddet tekelinin devlette olduğu söyleniyor, bu büyük ölçüde doğru ama tam olarak doğru değil. Devlet bu tekeli erkeklerle paylaşıyor. Burjuvazi şiddeti bizzat uygulamıyor, elinde devlet gibi bir araç var, bu şiddet erkek şiddeti gibi gizli değil, hatta genellikle ibret olması için gösteriliyor da. 

Bu konuda geçen yüzyıldan bu yana ortaya çıkan iki değişimden söz edilebilir. Bunlar biri, devletin, geçen yüzyılda sosyalistlerin mücadelesi ve reel sosyalist sistemin varlığıyla sağlanan "sosyal" yanının git gide küçülmesi; ikincisi özel güvenlik şirketleri, özel hapishaneler gibi kurumlaşmalarla şiddetin de "özelleştirilmesi". Bütün bunlar erkek şiddetiyle mücadeleyle işçi sınıfına yönelik şiddetle mücadele arasında benzerlik olmadığını düşündürüyor bana. Diğer yandan, işçi sınıfı devrimi için, iktidar değişikliğiyle, var olan iktidar mekanizmasının parçalanmasıyla sonuçlanacak bir siyasal devrim gerekiyor. Ancak o devrim üretim araçları üzerindeki mülkiyeti ortadan kaldırır ve sınıfları ortadan kaldıracak süreci başlatır. Ama kadın devrimi farklı alanlarda sıçramalarla, altüst oluşlarla gerçekleşiyor, bu anlamda sürekliliği var. İkisi birbirinden farklı.       

ESD: Bir şiddete maruz bırakılan kişinin "maruz bırakılan" olmasıyla, tarihsel ve toplumsal bir "özne" olmasını bir arada düşünebilmek için nasıl bir kavrayışa ihtiyacımız var? Sizce sosyalist mücadele verenlerin bu konuda feminist bir kavrayıştan etkilenmeleri, onları, toplumsal iktidar ilişkileri, kapitalizm, öznelik/öznellik ve toplumsal dönüşüm gündemlerinde neleri yeniden düşünmeye ve/veya nasıl yaklaşımlar/yöntemler geliştirmeye doğru itebilir?

AD: Şiddet baskıdan, baskı da sömürü ilişkilerinden bağımsız değil. Mağdurun özneleşmesi, bu ilişkilerin teşhiriyle ve bu bağlantının kurulmasıyla mümkün. Yoksa tarihin sonuna kadar şiddetle mücadele ederiz. Ben sosyalist terimini kullanmayı tercih etmiyorum çünkü bu terimin sosyal demokrasi başta olmak üzere yakın tarihteki çeşitli siyasal akımlar tarafından kirletildiğini düşünüyorum. Sınıf mücadelesi ve komünizm ile anarşizmden söz etmeyi tercih ederim. Bu mücadele içinde olanların feminizmden öğreneceklerinin bir kısmı anarko-komünist düşüncenin de parçası; öznenin -sınıfın- doğrudan eylemi, öznenin öz-örgütlerinin belirleyiciliği ve öz-bilincinin oluşması gibi.

Bugün feminizmden öğrenilecek birkaç şey var bence; bunların başında somut taleplerle ilerleme, sistemin sonuçlarını "ufalayarak" aktarma, bunların üzerine gündem ve mücadele oluşturma geliyor. Her toplumsal hareketin bir büyük anlatıya ihtiyacı var. O anlatı bir çıkış noktası, olup biteni anlamak için çok önemli bir araç. Ama toplumsal dönüşümler için yeterli değil. Sistemin teşhiri, çözümler üretilmesi, bu çözümlerin gerekçi olması, hayatın içinde sağlamasının yapılması da gerekiyor. Yoksa 11. tezin hakkını vermek mümkün değil. Değişim isteyen her hareket kopuşu, kopuş noktalarını görecek ve gösterecek radikallikte ama aynı zamanda ikna edici de olmalı. Feminizm bunu başardı, erkek düşmanlığı gibi kolay yenilir yutulur olmayan bir şeyi üstlenip talepleriyle geniş kitleleri ikna edebildi. Diğer yandan, her hareketin hem ilerlemek hem ikna edici olmak için küçük de olsa zaferlere ihtiyacı var. O zaferler ancak doğru kararlarla, gerçekçi hedeflerle mümkün. Bu konuda feminist hareketin öğretici olduğuna inanıyorum.   

ESD: Sosyalist mücadele verenler, kadın hareketinden ve feminizmden neler öğrenebilir? Acıyla sıkıntıyla, neşeyle coşkuyla ilişkileri açısından, yasla ve onarımla ilişkileri açısından, hayaller ve gerçeklikle ilişkileri açısından, yıkıcılık ve yaratıcılık açısından, geçmişe ve geleceğe bakışları açısından, duygusal/düşünsel, illişkisel, eylemsel, kurumsal, aklınıza gelen herhangi bir açıdan...

AD: Ben sol harekette duyguların feminist hareketten daha belirleyici olduğunu gözlemliyorum. Geçmişe bağlılık, cesaret, öfke, mağduriyetin kutsanması (her gün daha berbat bir adam olsa da İsmet Özel'in "Acı duymak ruhun fiyakasıdır"ını unutmak mümkün değil), intikam vaadi ve bunların üzerinden bir politik anlatı inşa etme çabası bana çok duygusal geliyor. Yas ve sebeplerinin onarılması üzerine Kürt hareketinden ve -daha az olmakla birlikte- Filistin'den daha fazla şey öğrendim. Ama daha somut bir şeyden söz etmek istersek, bölünmüşlükle baş etme konusunda kadın hareketinden öğrenilecek çok şey var bence. Türkiye'de solun bölünmüşlüğü olağan ölçülerin ötesinde ve bunun sonuçlarının ilk bakışta görülenden daha vahim olduğunu düşünüyorum. Burada duygular da epeyce etkili ama erkeklere mahsus sayılan duyguların duygu sayılmadığını, akıl, kararlılık gibi olumlu adlarla tanımlandığını düşünüyorum. 

Ayrıca, politik simgeler yaratma, derdini metinlerle değil, eylemle ve simgelerle anlatma konusunda öğrenecek çok şey var; örneğin Mor İğne, bir simge olarak ilk kez 1989 yılında kullanıldı ve bugün de anlamı hatırlanıyor. Kurumların, örgütlerin işlevi bittiğinde dağıtılabileceği fikri ve bunun dönüştürücü yıkıcılığı da ilham verebilir. Ayrıca davanın, sonuçların, dönüşümün, örgütün ihtiyaçlarına öncelenmesi,  örgütün sadece bir araç olduğunun anlaşılması açısından da feminizm öğretici bence. 

Ama diğer bir nokta, gündelik kadın deneyimininin, insanlığın ortak deneyiminin bir parçası olduğunu fark etmek, teoriyi ve önerileri bunun üzerinden revize etmek olabilir. Örneğin temizlikle, yemek pişirmeyle haşır neşir olan bir felsefecinin, sosyal bilimcinin düşünce biçiminin farklı olacağı açık. Ayrıca çocuk bakımını sistematiğinin parçası kılmayan bir iktisat bugünkü gerçekliğimizi anlayamaz. 

28 Kasım 2020 Cumartesi

"Devlet krizi" üzerine bir not

Baran Gürsel

Burada Foti Benlisoy'un "Devlet krizi: Sahnenin önü ve ardı" başlıklı yazısı(1) üzerine aklıma gelen birkaç düşünceyi paylaşmak istiyorum. Kısa bir not gibi olacak bu yazı. Ama yürütmenin aşırı özerkleşmesi olarak görünen durumun ve "devlet krizi" meselesinin, gerek kötü uygulanan bir kapitalizm (anti demokratik/liberal kapitalizm, ahbap çavuş kapitalizmi, vb.), gerekse sınıflar üstü bir ittifakla çözülebilecek bir sorun olarak yorumlanmasına karşı Marksist bir çerçeveden okunmasını önemsediğim için hem referans metinlerin yayılmasına katkı sunmak hem de bu notu düşmek istedim. Yazacaklarım, Eren Düzgün'ün Türkiye'nin kapitalistleşme süreci üzerine Politik Marksizm bakış açısından geliştirdiği fikirlerden(2) yola çıkıyor. 

*Sermaye kesimleri arasındaki rekabet ve çatışmaların, yürütmenin aşırı özerkleşmesi görünümüne alan açtığına katılıyorum. Belki bu rekabeti, son yirmi yılda, her sermaye kesiminin (büyük ve küçük) yeniden üretiminin, kapitalist piyasa ilişkileri üzerinden gerçekleşmeye mecbur hale gelmiş olması üzerinden de düşünmeliyiz. Bu kapitalistleşme süreci, her sermaye kesimi açısından o kadar da gönüllü bir şekilde karşılanmadı, gerilimlerle, çatışmalarla yaşandı. Süreç, kapitalist "güdülerin", isterse en büyüğünden olsun, sermaye gruplarına içkin ve "üst-belirleyen" motifler değil, kapitalist piyasaya bağımlılıkla oluşan zorunluluklar olduğunu gösterircesine ilerledi. Eski "ayrıcalıklar" dağıldı. Bu bağlamda belki devletle bu dönemde kurulan yeni ayrıcalıklı ilişkilerinin eski ayrıcalık ilişkilerinden farkı üzerine de düşünülmeli. Özellikle kapitalist piyasa ilişkileri ve rekabete karşıt mı yoksa onlarla uyumlu ve onları destekler şekilde mi ilerlediği üzerinden. 

*Öte yandan bu süreçte küçük ürün(/hizmet/bilgi/eser) üreticileri kapitalist piyasaya daha bağımlı hale geldi, bu türden üreticiler (tarım, eğitim, sağlık, sosyal hizmet, sanat, eğlence, vb.) arasında yaygın bir mülksüzleşme ve proleterleşme süreci yaşandı. 

*Kapitalizmin Türkiye'de bu şekilde yerleşme ve bütünleşme süreci -ki bu biraz özgün bir döneme benziyor- "ekonomi" ve "siyasetin" birbirinden özerk görünümünü had safhaya çıkardı. Kapitalizmin "ekonomiyi" ve "siyaseti" kendi kendine işleyen sistemler olarak sunabilmesi, yani onun en temel ideolojik kodu, belki sadece yönetilen bizleri değil, yönetenleri de etkisi altına alıyordur. Ya da tersinden sorarsak: Egemenlerin kendi yaşam koşullarının sürekliliğini sağlamaya çalışırken verdikleri bilinçli veya bilinçsiz ideolojik hegemonya mücadelesinin onların "zihninden" kaynak almaması mümkün müdür? Tabii hem onlar hem de yönetilenler için bu ayrılık görünümüne (ekonomi-siyaset) karşı işleyen toplumsal gerçeklikler ve bunlara denk düşen bireysel/kolektif deneyimler var. Ama bu görünüm, bir fetiş gibi neticede. Hem imkansız hem de aktüel. Hem gerçek dışı hem de var. 

*Güncel durum ve "devlet krizi" tartışması bağlamında, yönetenler, kendilerini bu görünüme ve bunun uç biçimlerine (şef) kendilerini sonuna kadar kaptırıyorlar mı tam bilemiyorum. Bu mümkün. Ama öyleyse de unutmanın/bastırmanın mümkün olmadığı -ve bizim de yoruma her zaman geri çağırmamız gereken- bir gerçeklik var; o da temelde, yandaş ve benzeri sermayenin çıkarını temsil etmek değil -ki daha önceki dönemlerde bu daha mümkündü sanki- tüm sermaye kesimlerinin kapitalist piyasada yeniden üretiminin koşullarını sağlama zorunluluğu. Bu zorunluluğun gerektirdikleri elbette her zaman, kolay, anlaşılır veya mümkün olacak diye bir şey yok. Ama belli ki bu zorunluluk hem "siyasi" hem de "iktisadi" otoritelerin aklını ciddi şekilde meşgul ediyor. 

*Sanırım bu koşulların devamı için herhangi bir demokratik katılıma (sermaye dışı kesimlerin) ne kadar ihtiyaç olduğu da yine bu otoritelerce ciddi şekilde sorgulanmakta. Dolayısıyla sermaye de kendi siyasi temsil yollarının azalmasına bir de "iyi yanından" bakmaya çalışıyor olabilir. 

(1) https://fotibenlisoy.tumblr.com/post/635416044179243008/devlet-krizi-sahnenin-%C3%B6n%C3%BC-ve-ard%C4%B1

(2) https://www.academia.edu/2147677/Class_State_and_Property_Modernity_and_Capitalism_in_Turkey_European_Journal_of_Sociology_ 

10 Kasım 2020 Salı

Torba yasa ve süt banyosu: Sınıfın kaybı, eğlencesi, mücadelesi

Baran Gürsel

Genellikle siyasi ve iktisadi otoritelerin, gayrimeşru olarak adlandırdığımız hamlelerinin karşısına, meşru bulduğumuz, bireysel veya kolektif, hukuki, sosyal, kurumsal, vb. mücadeleleri koyar, bunların hayata geçmesini ister, öyle oldukça da sınıf mücadelesi adına memnuniyet duyarız. Bu tepkilerin birikerek, doğrudan ve dolaylı dönüşümlere yol açacağını, hiç değilse zamanı geldiğinde özdeşim kurulacak örnekler oluşturacağını düşünürüz. Bu “uygar” çaba, yıkıcı bir saldırganlığı etkisizleştireceğine inandığımız panzehir gibidir. Ne var ki bize meşru ve uygar gelen tepkilere/mücadelelere gereğinden fazla bağlanmamız da olasıdır ve bu türden bir fazla ilgi, sınıfın "gayrimeşru" niyetlerinin doğrudan dışarıda bırakılmasıyla sonuçlanabilir. Bu, hem sınıfla temastan kaçınmak, hem de, sınıfın olası en “gayrimeşru” niyetinin kapitalizmin reddi olduğunu düşündüğümüzde, kapitalizmin bertaraf edilmesi ihtimalinden uzak durmak anlamına gelebilir. 

İşçilerin, kıdem tazminatı, iş güvencesi ve emeklilik haklarında ciddi kayıplar yaratacak yasa tasarısına karşı sınıf mücadelesinin meşru yollarıyla direnmenin gerekli ve anlamlı olduğunu inkâr etmek abes olur.* Ama bunun yanı sıra, yasa tasarısının ve ona karşı mücadele çağrılarının sınıfın gündemine ne kadar girebildiğini değerlendirmek ve buradaki eksikliği yorumlamak gibi bir hedefimiz de olmalıdır. Aksi takdirde ufkumuz bir tür kaçınmayla belirlenir, baktığımız yerde görebildiğimiz ise sadece kendi idealimiz olur. Bu türden değerlendirmeleri yapmanın bir yolu, ilk bakışta göze meşru gelmeyen tepkiler üzerine düşünmek olabilir. “Süt banyosu” tam da böyle bir örnektir.**

"Süt banyosu" bir rüya gibidir. Yoksunluğa karşı bolluğun, kaybetmeye karşı temellükün, acıya karşı sefanın, kirlenmeye karşı saflığın, sert gerçekliğe karşı yumuşak dokunuşun rüyası. "Süt banyosu" bir iletişim/ilişki gibidir. Rüyayı gerçekleştiren eylem, sağlık kaygısını yok saymasıyla -hem de pandemi günlerinde- başkalarının kaygılarına dokunarak onları dürtmenin, onları çeşitli duygu-düşüncelere sevk etmenin peşindedir. Bir bireyin ruhsallığına dair çıkarımlarda bulunduğumuz sanısına kapılmadan –ve bunun da altını çizerek- söylersek “süt banyosu”, güncel sınıf ilişkilerinin, tersine çevrilmiş, “meşru” düzen dışına çıkarılmış, çatışmasızlaştırılmış, bireyselleştirilmiş, yoğun duygulara sahne olan, görülme talebi içeren bir görünümüdür. Sınıfın kayıplarının katmerlendiği bir dönemde bu görünüm, bize öncelikle sınıfın “mücadele etmeyen” kesimlerinin de kayıpları deneyimlediğini ve ona karşı bilinçdışı ve bilinçli yanıtlar ürettiğini söylüyor olabilir. Bu türden sınıf deneyimi ifadeleri, hem devlet, işveren, iş, meta, para vb. gibi unsurlarla hem de diğer işçilerle kurulan bilinçdışı ve bilinçli ilişkilere dair ipuçları taşır. “Süt banyosu”, işverenle sefada birliktelik, işçilerle sefada ayrışma, (gizlenen/uyandırılan) hasette/öfkede ortaklıktır.

Bu türden ipuçlarıyla meşgul olmaya dair sınıf örgütlerini ve bizleri sınıftan kopartan meraksızlık bana kalırsa sadece, bu tabloda arzu etmediğimiz bir şeyi görmüyor olmamızla açıklanamaz. Aksine bu sahnede gördüğümüz şey belki bizim de arzu ettiğimiz şeydir: Yani, aynı toplumsal koşullar (örn. sınıfın parçalanmışlığı) belki bizlere de duyulmasından pek hoşnut olmayacağımız rüyalar gördürüyor, kardeşçe ilişkiler hayal etmemizi zorlaştırıyor, çareyi sefa sürme ve kaçıverme hülyalarına dalmakta bulduruyor olabilir. Dolayısıyla bizzat ortak olan noktamız (ortak deneyimlerimiz ve koşullarımız) ortaklıktan kaçınma ve birbirimizi merak etmeme sebebimiz haline geliyor olabilir. Bu türden sınıf deneyimi ifadelerinin, ahlaki uyarılar aracılığıyla görüş alanımızın dışına düşürülmesine izin vermemek, bu türden ortaklıkların bulunmasına imkân sağlayabilir. Neticede mücadele, ortak deneyimlerin üzerine değilse nereye inşa edilecektir?

Bana kalırsa, ortak deneyimlere ilişkin merakımızın iyice köreldiği koşullarda sınıfın uygar formlarına (kampanya, eylem, kurum, vb.) fazla ilgi gösteriyor olmak, mücadeleden önce, güvenli ortam arayışına karşılık gelebiliyor. Özellikle de tabandan mücadelenin bu formları hareketlendirmediği durumlarda.  Güncel koşullarda bu iki arayış/ihtiyaç (mücadele ve güvenli ortam) iç içe girebildiği için, daha doğrusu güvenli ortam arayışı bize bazen, mücadele arayışı olarak göründüğü için, iki ihtiyaç da belli ölçüde yanıtsız kalabiliyor. Güvenli ortam arayışıyla geliştirilen formlar da (kampanya, eylem, kurum, vb.) çoğunlukla, ortaklık ve uzlaşmanın değil, “iyi ahlakın” ve parçalı var oluşun mekânı oluyor. Ama yine de güvende olmanın tek olasılığı sayılıyor. Böylece, bu tarz uygar mücadelelerden ve kurumları aşma veya çeşitlendirme ihtimalleri, ciddi bir korku ve dirençle karşılanabiliyor. Bazı sınıf örgütlerimizin, parçalı, kısmi yanıtlar üreten, ahlaka (ilke adı altında) fazla yaslanan ve geçirgen olmayan yapılar olmasının sebebi de bu dinamiklerde aranabilir. Bu dinamikleri aşmanın ve sınıf mücadelesinin hayalî ve gerçek kapsamını genişletmenin yolunu ararken yine aynı örneğe dönebiliriz. 

“Süt banyosu”, bir açıdan, oyun, eğlence, yaratıcılık ve sembolleştirmenin geri dönüşüne işaret ediyor. Böyleyse önümüze, oyunun, dar bir alana, bireyselliğe ve imge odaklı olmaya nasıl sıkıştığını sorgulamak için de bir fırsat çıkarıyor. Ben, sıkışmaya yol açan bağlama, yer yer kapitalizmle ortaklaşarak bizim de katkı sunduğumuzdan şüphelenmekteyim. Düşüncemizin ve örgütlerimizin, sınıfın acısıyla olduğu kadar –ki onunla ilişkisi de zayıf bulunabilir- onun oyunuyla ve yaratıcılığıyla ilişki kurduğunu düşünmüyorum. Ama bizzat güncel koşullardan ve kapitalizmden kurtulabilmemiz için bu ilişkiye ihtiyacımız olduğundan emin gibiyim. 

* https://www.gazeteduvar.com.tr/sendikalar-karsi-cikti-esnek-calisma-teklifi-geri-cekiliyor-haber-1504116

** https://www.birgun.net/haber/sut-fabrikasinda-sut-banyosu-videosu-ceken-calisanlar-tutuklandi-321912 








25 Eylül 2020 Cuma

Sınıf yarası ve kurum yoksunluğumuz üzerine birkaç not

Baran Gürsel

Genç bir kargo işçisinin intihar mektubunun yaygın şekilde paylaşılmasının düşündürdüğü birkaç şeyi tartışmaya açmak istedim. 

* Güncel toplumsal koşulların, sermaye ve devlet otoriterliğinin sınırsızlığının, ne kadar incitici, bağ zedeleyici ve içe döndürücü olabileceğine, ötekileri/ötesini içeren hayallerin önünü tıkayabileceğine katılmamak mümkün değil. Ama bu potansiyel ve güncel gerçeklikler bana kalırsa, perdeler arkasına saklanan, bastırılan gerçekler olmaktan daha çok, aynı anda hem sahnede olan hem inkâr edilen, aynı anda hem bilinen hem de bilinmeyen gerçeklikler. Bu ikircikli hal ve sıkışıklık korunabildikçe sürdürülen, sürdükçe sıkışan ve sıkıştıran bir bağlam içindeyiz. Bu bize, bir şeylerin tam görülemediğini, bazı bağlantıların kurulamadığını düşündürüyor ama çözümün, kapitalizmin ve otoriter devlet düzeninin sırlarını teşhir etmeye odaklanmaktan ve düzenin yıkıcılığının tüm çıplaklığıyla sunulmasından geçtiğinden şüpheliyim.

 * Böyle bir bağlamda ve bağsızlık ortamında, gerçekliği sunma şeklimiz ne kadar çıplak ve filtrelenmemiş olursa, ortaklık duygusundan ve mücadele arzusundan çok, korku ve içe dönmeye vesile veya en azından ortak olmamız daha muhtemel geliyor bana. Zihinlerde, trajik olanla mücadeleci hayal/eylem arasındaki mesafenin katedilebilmesi için daha başka şeylere ihtiyaç var. Bu mesafeyi almaya yarayacak özdeşleşmeleri (kurumlar ve kurumsal karakterler, trajik olanı aşan söylemler, tekrarı aşan eylemler, vb.) hâlâ bulmuş, yaratmış değiliz veya unutmuşuz gibi düşünüyorum. Dolayısıyla o mesafenin yerinde, içine kolayca düşülebilecek bir boşluk durmakta.

* Bir sınıf yarasını, çalışma acısını, sınıfsal bir eylemi, toplumsal koşulların bir görünümü olarak yorumlamak ve bu yolla toplumsallaştırmakla, bireysel/biyografik olanı "olduğu gibi" alenileştirmek arasına da bir fark koyulmalı belki. Bir yandan toplumsal yorumun/eylemin yorumlayıcı/dönüştürücü niteliğini hatırlamak ve korumak için bu gerekli görünüyor. Öte yandan da, öznellikle toplumsal gerçeklik arasındaki farkı gündemde tutmak, her şeye rağmen öznelliğin toplumsal gerçeklik tarafından yutulması, yok edilmesi dışında bir seçeneğin var olduğunu hatırlamak ve hatırlatmak için bunu yapmak gerekiyor. Bireysel ya da kolektif olsun, dünyaya yönelen bir canlılığın dayanağı ancak bu olabilir gibi geliyor bana.

* Sunuşumuzun; yaranın ve eylemin işaret ettiği, taşıdığı, kişinin çevresine ve topluma yayılması muhtemel tahribata nasıl bir etkisi olacağını düşünmekten de vazgeçmemeliyiz bana kalırsa. Dayanağımız toplumsal sorumluluksa, bunu da bir toplumsal sorumluluk kabul ederek hareket edebiliriz. Gidene ve kalana karşı sorumluluğumuzun ne olduğuna bu kadar hızlı karar vermemeliyiz belki de –evet tam da bu ortamda. Alımlayış ile sunuş arasına bir duraksama zamanı koymamızın önünde çok fazla engel olduğunu hissediyor olabiliriz ama bu biraz da kurumsuzluktan kaynaklanıyor sanırım.   

* Bireysel deneyim ile toplumsal yorum/eylem, duymak ile duyurmak ve -en başa dönersek- yara ile arzu arasındaki mesafeyi koruyacak, ikincilerin birinciler üzerine çökmesine engel olacak ve birincilerin ikincilere bağlanmasına zemin sunacak sınıf kurumlarına ihtiyacımız var. Sınıf kurumlarını onarmak ve yeniden kurmak için önemli bir neden de bu bence.


6 Ağustos 2020 Perşembe

Sınıf mücadelesi için güncel bir tarz önerisi: "Yeni bir emek konfederasyonu gibi" tartışmak ve çalışmak



(Bu yazı ilk olarak Yeni Emek Çalışmaları Ofisi'nin web sitesinde yayımlanmıştır: http://yeniemek.org/sinif-mucadelesi-icin-guncel-bir-tarz-onerisi-yeni-bir-emek-konfederasyonu-gibi-tartismak-ve-calismak/)

Baran Gürsel

Bir yandan yeni yasal düzenlemelerle sınıfsal haklarımızın çalındığı, bir yandan yaşama ve sağlık haklarımızın yok sayıldığı, bir yandan “ekonomik” krizin bizzat hayatlarımızın içine sızdığı, bir yandan devletin ve işverenlerin otoriter yönetimlerine maruz bırakıldığımız, bir yandan da toplumsal hayatın eril şiddet ve ayrımcılığa daha fazla teslim edildiği bir ortamda hem hayatta kalmak hem de bu düzeni değiştirmek için yapabileceğimiz bir şeyler var mı? Bu soruya farklı perspektiflerden farklı cevaplar üretilebilir, üretiliyor da ama ben bu soruya sınıfsal bir perspektiften verilebileceğini düşündüğüm bir cevabı paylaşmak istiyorum. Fakat ister sınıfsal ister başka bir perspektiften olsun, herhangi bir cevabın en temelde; acilen bir şey yapılmazsa yok olacağımız mesajı veya ideal durum anlatılarıyla kaygıyı bulaştırmak ve çaresizliği derinleştirmek yerine, tüm etkisizliğimize rağmen çıkış kapıları olabileceği hissini çoğaltmaya ve ancak bu hissin toplumsallaşmasıyla devrimci ve yaratıcı çözümlerin ortaya çıkabileceğine odaklanması gerektiğini düşünüyorum.

Bu çerçevede benim aklıma gelen öneri, olabildiğince geniş sınıf kesimleri ve örgütleriyle yeni bir emek konfederasyonu gibi tartışma ve çalışmalar yürütmektir. “Doğrudan ve acilen ortak taleplerde birleşmeliyiz” veya “yeni bir sendikal örgüt/konfederasyon kurmalıyız” demediğimi önden belirtmek istiyorum. Çünkü bana kalırsa, herhangi bir ortak talep ve örgütlenme formu üretimine zemin teşkil etmesi gereken –işçiler ve işçi grupları arasındaki- bağlar ve ilişkiler zayıf, bastırılmış veya inkar edilmiş vaziyette. Dolayısıyla böyle somut gözüken öneriler oldukça soyut tartışmalar doğurabiliyor. Aynı zamanda, olası bağ kurma, tartışma ve çalışma süreçlerinin nasıl talep ve formlar yaratacağının önden tümüyle bilinebilir olduğundan da emin değilim. Ben buradaki önerimde, sınıf mücadelesiyle ilgilenen işçi ve işçi grupları olarak girişilebilecek tartışma ve çalışmaların rotasını tayin edecek bir perspektife, tarza işaret etmek istiyorum. Bu perspektif çerçevesinde yürütülecek tartışma ve çalışmaların zorunlu olarak bir birlikteliğe/konfederatif yapıya ne evrileceğini ne de evrilmeyeceğini söyleyebiliriz; bu tartışma ve çalışma tarzını bir ara form gibi düşünebiliriz. Güdüleyicisinin, “alternatif” ve “kendi kendine yeten” bir grup/cemaat değil; sınıf ve toplum için gerçekçi yanıtlar üreterek, “iyi düşünce/ahlak” birliği olmaktan feragat edebilir olarak sınıfı ortaklaştıran ve toplumu yeni düzenlerde bütünleştiren bir grup/kurum olma fikri olduğu bir ara form.

Böyle bir tartışma ve çalışma sürecinin başlaması için ne gerektiğini tam bilemiyorum ama aklıma gelen bir yöntem, DİSK’in çağrıcısı ve moderatörü olduğu bir çalıştay yapılmasıdır. Bu sürecin başında DİSK’in sorumluluk almasının, ne, DİSK’in sınıfı bozuşuma uğratan eğilimlerini görmezden gelmek, ne de, onu sınıfın tek umut kaynağı olarak görmek anlamına geleceğini düşünüyorum. Yanı sıra, ona böyle bir sorumluluk atfetmekle, DİSK’i içeriden dönüştürmek veya ona alternatif kurum oluşturmak stratejilerinden birini seçmiş olacağız diye de düşünmüyorum. Böylesi yeni bir tartışma ve çalışma tarzını ararken DİSK’e bir sorumluluk atfedilmesinin sebebi, DİSK’in geleneğinin, içindeki mücadeleci eğilimlerin ve iddiasının onu böyle bir sorumlu pozisyona koyduğu düşüncesi olabilir. Kendisi bunun gereğini ne kadar yerine getirir bilemeyiz ama ben bu düşünceyi paylaşıyorum. Yeni bir tarza kapı aralamanın, tarihsel sorumluluğun yeniden bölüşülmesinin –hem DİSK hem de bizim tarafımızdan- göze alınması demek olduğunu da unutmamak lazım. DİSK’in ve “bizlerin” sınıf mücadelesini daha geniş bir ölçekte yenileme sorumluluğuna yanaşmamamız elbette mümkün ve böyle olursa da buradaki öneri doğrudan boşa düşmez; neticede perspektif korunarak öneri yenilenebilir. Ama yine de bu, üzerine düşünülmesi ve çalışılması gereken bir kayıptır bence.

Böyle bir çalıştaya (çağrıcılığı ve moderasyonu DİSK üstleniyor gibi düşünelim şimdilik), sınıfın hangi kesimiyle örgütlenirse örgütlensin (maden işçisi, plaza çalışanı, freelance çalışan, kamu emekçisi, ev işçisi, inşaat işçisi, psikolog, kadın işçi, trans işçi, göçmen işçi, işsiz vb.), yürüttüğü çalışmanın niteliği ne olursa olsun (hak arama, dayanışma, akademik çalışma, politik faaliyet, vb.), kapasitesi ve ölçeği ne olursa olsun, DİSK’e bakışı ne olursa olsun (rakip olmak, içinde olmak, dışında olmak, eleştirmek, beğenmek, vb.), emek alanında çalışma yürüten gruplar, kurumlar ve kişiler davet edilebilir. Ve bu toplantının temel çalışma konusu, salgın ve krize karşı işçilerin, yaşam, örgütlenme ve mücadele kapasitelerini geliştirmek için neler yapılabileceği ve nasıl mekanizmalar kurulacağı olabilir. Orada, salgın ve krize karşı sınıf dayanışma ve mücadelesinin hem “gündelik” hem de “uzun erimli” stratejileri tartışılabilir ve önerileri mümkün olduğunca somutlaştırmak bir hedef olarak belirlenebilir. Böyle bir tartışma ve çalışma ortamında; işsiz olan, ücretsiz izne çıkartılan ve yoksul işçilerin kendi aralarında kuracağı ve onlarla kurulacak ekonomik, sosyal ve ruhsal dayanışma mekanizmaları; bazı işçi gruplarının kooperatifler şeklinde örgütlenmesi; sınıf örgütleriyle üretim ve tüketim kooperatifleri arasında kurulabilecek karşılıklı ilişkiler; kriz bağlamında beyaz yakalı örgütleriyle sendikaların deneyim paylaşımları; sınıf örgütlerinin şiddet ve ayrımcılık karşıtı ortamlar olarak düzenlenmesinin yolları, vb. gibi konular konuşulabilir. Üretilecek proje ve ilişkilerin ne yolla takip edileceği ve toplantıya çağrı yapan ve çağrılanların bu takipteki rolü de çalıştayın bir gündemi olabilir.

Burada bence önemli olan, devletin ve sermayenin yarattığı güncel şiddet ve baskı ortamına karşı etkisizliğimizi inkâr edip de salt soyut ve güvenli söylemler üretme noktasında kalmadan, gerçek etkiler doğurabilecek projeleri konuşabilmek, ilişkileri geliştirebilmek, tasarlayabilmek ve uygulayabilmek. Sistemden yalıtık, kaçış alanları yaratabileceğimiz hayaliyle değil de, sınıfın kapasitesini -düzeni değiştirmek üzere- gerçekten besleme arzusuyla gerçekleştirilen, irili ufaklı fikirler ve mekanizmalar, burada sözünü ettiğim.

Yeni bir emek konfederasyonu gibi tartışma ve çalışmanın birçok yolu vardır herhalde ve ölçeği daha küçük olsa da bu tarzın halihazırda işlediği yerler olabilir. Ben kendi baktığım yerden aklıma gelen bir yöntemi, yola böyle bir çalıştayla devam etme ve bu çalıştayın ortaya çıkardığı proje ve ilişkileri –yani mücadeleleri- takip etme önerisini tartışmaya açmak istedim.