Baran Gürsel
Otoriter iktidarlar insanların diğer insanlarla kurduğu bağlara saldırır ve aynı zamanda bu bağları otoriter öznelerin, merkezine yerleşeceği şekilde yeniden biçimlenmeye doğru iterler. Dolayısıyla otoriter ilişkilerin tahsis edilmesi; hem insanların birbirleriyle kurduğu ve içsel olarak taşıdığı bağların şiddetle bastırılması, hem de yeniden örgütlenmesini içeren bir süreçtir.
Bunu sadece otoriter siyasal öznelerin bir etkisi olarak değil, aynı zamanda kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal ilişkiler üzerinde yarattığı bir etki olarak da düşünebiliriz. Piyasanın otoriter iktidarı, yaşamak için çalışmak zorunda olanlara ve bu zorunluluğun kıyısında gezenlere bu tür etkilerde bulunur. Proleterlerin/proleterleşenlerin birbirleriyle (eşit ötekilerle) kurduğu ilişkilerin hem bastırılma ve parçalanma tehlikesi, hem de otoriter olanı (piyasa, sermaye, işveren gibi) merkeze alarak yeniden kurulma baskısı altında olduğunu düşünebiliriz.
Bazı zaman-mekânlarda bu baskıya karşı işleyen güçlü eğilimler bulunur, taşınır, yaratılır - insanların bu durum öncesinde birbirleriyle ve çeşitli düşünce gelenekleri, hayaller ve ideallerle kurdukları bağların niteliği burada önemli rol oynar. O zaman bu parçalanma baskısına karşısında durma ve onu aşmaya dair fikir ve eylemler gelişecek zemin bulabilir ve bu bağlar aynı zamanda "cesaret bulaşması" için kanal işlevi görürler. Biz de kuşkusuz bu işleve katılmaya ve onu güçlendirmeye çabalarız. Bu eğilimlerin zayıf olduğu veya zayıfladığı zaman-mekânlarda, sınıf içi rekabet, kavga, bölünme ve parçalanmanın arttığını söyleyebiliriz. Böyle dönemlerde fikir ve eylemlerin yayılma kanalları tıkalı gibidir; hayal ve idealler kimliklere dönüşerek iletişimsel işlevlerinden uzaklaşabilirler; birbirimize cesaret verme yöntemlerimiz aslında kaygıyı bulaştırma yöntemleri olarak iş görebilir.
Bu bölünme ve kavgayı bir yandan içsel bir bölünme ve kavga olarak da düşünmeliyiz. Ruhsal dünyada, otoriter öznenin tahta çıkmaya çalıştığı ve koşulsuz/kuralsız tanınma talep ettiği ve kardeşlerin şiddetle bastırılmaya çalışıldığı içsel bir kavga başlar orada. Ve insanın dışarıyla kurduğu ilişkilerde ve toplumsal dünyada da bu kavga bazen sert bir rekabet, bazen suçlama ve aşağılama, bazen ayrımcılık ve dışlama, hatta toplumsal şiddet olarak kendini gösterebilir. Kapitalist üretim ilişkilerine düşüşün çeşitli güvence ve sosyal olanaklarla biraz da olsa yumuşatılamadığı günümüzde, kapitalizmin baskısının dönüştüğü içsel ve dışsal şiddet, otoriter yönetimlerin ve savaşçı politikaların da yönlendirmeleriyle daha çiğ ve yıkıcı biçimlere dönüşebiliyor.
Ruhsal Otoriter Rejim ve Sosyalizmi Düşleyebilmek
Peki, kapitalizmin otoriter diktatörlüğünün ruhsal ve toplumsal dünyalardaki ilişkilere saldırmasına ve bu alanların sürekli yeniden organize edilmesini talep etmesine karşı sosyalist öznelerin yöntemi ne olabilir? Eğer burada içsel bir mücadeleden ve bastırma sürecinden de söz ediyorsak, bu bastırılanın toplumsal ilişkilerin eşitlikçi biçimde yeniden örgütlenmesi yönünde nasıl geri "davet edilebileceği" sorusu karşımıza çıkar. Bu hiç de kolay cevaplanabilecek bir soru değildir çünkü bir yandan da biliriz ki bastırılanın her “geri dönüş” biçiminin eşitlikçi ve özgürleştirici ilişkileri destekleyeceğine dair bir kural yoktur. “Geri dönüşün” politik çerçevelerini ve temsillerini (ilişkiler, kurumlar, teoriler, ilkeler...) kurmaya-bozmaya bu yüzden bu kadar enerji harcıyoruz.
Bu yöntem sorusuna farklı açılardan yaklaşılabilir ama benim güncel dönemde eksikliğini/yetersizliğini yaşadığımızı düşündüğüm temel bir yöntem ve kapasite, düşlemedir. Yukarıda, otoriter piyasa düzeninin baskısı arttıkça insanlar arası ilişkilerle birlikte içsel ilişkilerin de yeniden şekillenme baskısı altına girdiğini iddia etmiştim. Toplumsal bağlar, ruhsal bağların çözülmesi ile el ele gider. Ruhsal bağların çözülmesi sadece bilinçli/önbilinçli düşünce biçimleri arasında gerçekleşen çatışmalar, kopmalar ve dönüşümleri değil aynı zamanda tüm ruhsal öğeler arasında yeniden düzenlenmelere işaret eder. Duyumlar, dürtüler, nesneler, arzular, kaygılar, imgeler, duygular, düşünceler, anlamlar... bunların kendi içlerindeki ve aralarındaki bağlar ve geçişler zayıflar, bazen neredeyse kopar. Bazı öğeler bastırılır, karanlığa gömülmeye zorlanırken, geriye kalan akışkanlığını ve yaratıcılığını yitirmiş gibi gözüken, korku ve şiddetli öğelerin ön plana çıktığı bir ruhsal dünya olabilir. Bu akışkanlığın azalmasıyla hayaller çökebilir veya tekrarlayıcı/sabit sahnelere dönüşebilir. Özelikle otoriter ruhsal rejimde eşit ötekilerle özdeşlik kurmak, onlarla/onları hissetmek, onlarla/onları tasarlamak çeşitli ölçülerde yasaktır -tabii bu durumda içsel denetmenin huzurunda cereyan duygulanım ve tasarımların gerçekten de var olmadıkları, aslında yok olduklarını iddia edersek içselleşmiş iktidarın arzusuna ortak olmaktan başka bir şey yapmış olmayız.
O zaman kapitalist üretim ilişkilerinin baskısı ruhsal dünyada (öte yandan tam da sınıf mücadelesinin potansiyelini kuracak şekilde) bir egemenlik alanı açma gayretine girmiştir. Maddi yaşamın ve yaşamın diğer yönlerinin yeniden üretimi için çalışmak zorunda olmanın, yani bu “nesnel” ilişkiler düzeninin “öznel” dünyaya kazımaya çalıştığı tablo bu bastırılmışlık ve parçalanmışlık tablosudur. Bu tablo donuk gibidir çünkü “görülmek istenen” odur; kapitalizmin otoriter özneleri işçi sınıfın dünyasında, tam da kendi yaratmak istedikleri tablonun var olduğu tasarlarlar, çoğunlukla da bunu sesli bir şekilde iddia ederler ve herkesi sınıfın dünyasına buradan bakmaya davet ederler. Gelin görün ki kapitalizmin otoriter öznelerinin bakışının ötesindedir gerçeğin potansiyeli. Ancak kolektif yeniden tasarımlama süreçleri ile “geri gelebilecek” ve aynı anda aslında aktif bir şekilde inşa edilebilecek bir gizdir buradaki.
Bu kolektif yeniden tasarımlama/inşa süreçlerinin olmazsa olmazı kolektif düşleyebilmedir. Ve ruhsal unsurlar arasındaki geçişliliğin yerine bastırılmışlık ve parçalanmışlığın donuk tablosunun, yani ruhsal otoriter rejimin geçirilmek istenmesi; içsel geçişliliğin, bağlantılar kurmanın ve yaratıcılığın adı, aracı ve gereği olan, düşleme kapasitesine de saldırı anlamına gelir.
Biz de bu ruhsal ve toplumsal dünyaları böyle donuklaştırma çabasına karşı, oyunu yeniden yaratma çabasının bir adı, aracı ve gereği olarak düşünülebiliriz komünizmi. Marx hayaletlerden boşuna bahsetmez belki. Kapitalizmin perili köşkünde hayaletler gezer, hayal/düş dünyasının asli özneleri olarak. Hayaletler ilgi çekmenin yollarını bulurlar, korkuyla karışık bir merak uyandırır, bizi hayal dünyasına bakmaya davet ederler. Ve belli ki bizi çağırdıkları dünyanın göbeğinde "yanlış gömülmüş" ve "şekilsizleştirilmiş" bir şeyler yatmaktadır. Her hayalet hikâyesinin gelip geleceği yer burası değil midir? Hem ölü hem canlı, ne ölü ne canlıdır onlar: kapitalizmin otoriter rejimince sınıfın ruhsallığının dibine gömülenler, orada “bekleyenlerdir”.
Marx'ın Oyunu
Marx toplumsal ilişkilerin ve toplumsal oluşumların düşünürü değil miydi? O zaman belki Marx bizi oyuna getirmiştir. Toplumsal ilişkiler ile özne arasındaki oyuna. Yine! (Başka düşlerin filtresinden geçmiş bir haliyle düşünürsek) toplumsal ve ruhsal arasındaki bir oyuna getirmiştir bizi; sınıfın taşıdığı ruhsal izlerin nesnelliğini tanımaya, toplumsal dünyanın öznel bir biçimde yeniden kuruluşunu tanımaya çağırmıştır. O zaman büyük oyunu kurmak, dünya sosyalizminin örgütlü güçlerini kurmak için hayaletler eşliğinde oynanacak bir düşleme oyununa davet edildiğimizi düşünebiliriz. Çünkü ruhsal unsurlar arasında oluşan otoriter, baskıcı, kopartıcı düzeni onarmanın başka yolu yoktur. Dolayısıyla toplumsal düzeni onarmanın da. Hayallerin katı ve tekrarlayıcı sahnelere dönüşmesine karşı esnekleşmiş bir hayal gücüne, hayaller yaratmak için de ruhsal unsurlar arasında mümkün olduğunca rahat gezilebilecek aralıklarla ihtiyaç var. Sınıfsal özdeşleşmeler ve -ancak bu temelde- insanlık, canlılık ve dünyalılığa (ve belki ötesine) dair daha geniş özdeşleşmeler böyle yaratılabilir.
Marx'ın açtığı aralıktan içeri bakacaksak kapitalizmin bağlara saldıran düzenine karşı, toplumsal aktör olma yolunda yeniden sosyalist düşler kurma; korku ve şiddet sahnelerinin ötesini düşünebilme; eşit sınıfsal ötekilerle olan özdeşleşmeleri ve bağları onarma; dışlama ve ayırmanın yerine ortaklığı getirmeye yönelik davete ortak olmamız lazım.
Ve sosyalizmin bir düş olduğunu hatırlamamız.
Sosyalizm, tarihsel fikir, deneyim ve çelişkilerden yola çıkarak soyutlanmış, zengin ve dinamik bir düşse, bu onu "pratik dışı" yapmaz. Böyle söylemek olsa olsa bizim düşlerin uyarıcı unsurlarına karşı verdiğimiz savunmacı bir tepki olabilir. Sosyalizm bir düşse, düşlenebildiği ölçüde bize pratiğe ilişkin eylem olanakları sunacak ve bazı yönleriyle hayata geçirilebilecektir.
Bunun için kolektif sosyalist düşler kurma kapasitelerimizi onarmamız, konuşmalarımızın ve buluşmalarımızın önündeki engelleri askıya alabilmemiz ve gerçekten hayal olan üzerine düşünmeye yeniden alışmamız gerekiyor. Marx'ın oyununa gelmek bugünlerde epey büyük bir enerji istiyor sahiden, bunu görmezden gelemeyiz. Ama bunu yapmamızın bizi bu karanlık günlerin ötesine taşıyabilecek ruhsal ve ilişkisel kapasitelerle donatacağını, birbirimize yaydığımız aciliyet hissinin azalmasıyla bu günlere yönelik çözüm arayışımızı da daha verimli hale getireceğini unutmayalım.
Bugün ya da başka gün kendimizi toplumda arzu uyandırabilen ve korkunun önüne set çekebilen sosyalist aktörler olarak (yeniden) kuracaksak oyuna katılalım, sınıfın gerçeği ve sosyalizmin düşüne biraz daha kendimizi kaptıralım derim.
19 Eylül 2017 Salı
Marx bizi oyuna mı getirdi? / Sosyalizm bir düş mü?
6 Ağustos 2017 Pazar
Toplumsal meseleler kadınlara bırakılmalı mı?
Eylem Akçay
İlker Belek, soL haber sitesinde 29 Temmuz’da Kadıköy’de
yapılan kıyafet eylemiyle ilgili bir yazı yazdı.* Kadın eyleminin “şortuma da
başörtüme de karışma” şeklindeki sloganını eleştirerek kadınların AKP
ideolojisinin etkisinde olduklarını söyledi. Yazının can alıcı ana fikri “kadın
sorunu kadınlara bırakılmayacak kadar toplumsaldır” retorik ifadesiyle dile
getirilmişti.
Öyle midir gerçekten? Soruyu böyle sorunca bir tuzağa düşme
tehlikemiz var; kadın kim, kadın sorunu ne, toplumsal sorun ne, herkesin
üzerinde anlaşması zor. Bu ifadenin doğruluğu veya yanlışlığını göstermek
yerine, Türkiye’de solcuların solculukla yüzleşmesine vesile etmek daha doğru
olacak. “Solcular”, evet, çünkü bir süredir Türkiye’de solculuk bir kimlik ve
kimlik savunusu haline geldi. (Size başka bir soru sorayım: İlk solcular kadın
mıydı erkek mi?)
Belek’in kullandığı retorik ifade kaynağını, Hannah
Arendt’in “Atom bombası (nükleer güç) siyasetçilere ve bilim insanlarına
bırakılamayacak kadar kamusal bir meseledir” sözünden alıyor. Arendt bunu
derken, kamusal bir meselenin profesyonel bir yaklaşımla ele alınamayacağını,
konuya “daha hâkim” olması beklenen belli sayıda insanın politik bir meselede
karar vermede yalnız bırakılamayacağını, politikanın ancak kamusal araçlarla ve
kamusal olarak yapılabileceğini vurgulamaya çalışıyordu. Belek ise, tam tersini
vurgulamak istiyor: Bilgili ve öngörülü bir siyaset lazım, o da meseleden
çıkarı olan “kadınların” yapabileceği bir şey değil. Belek “Olacaksa kadın
hareketi sosyalist mücadelenin içinde, kadının kurtuluşunu toplumsal kurtuluşa
bağlayarak olur,” diyerek bitiriyor. Belek’e göre kadın hareketi olsa da olur, ama
ikincil ve bağımlı; toplumsal kurtuluşun bir eki olarak.
Belek’in söyledikleri elbette cinsiyetçi; kadınların
cinsiyetçiliğe karşı çıkması mümkün ve meşru görülebilir. Ancak acaba mesele
bununla sınırlı mı? Mesela, kadın hareketlerinin belirlediği sloganlar üzerine
“erkekler” bir şey söylememeli mi? Kadın sorunu da dâhil toplumsal meseleler,
kadınlara bırakılabilir mi?
Belek kadın sorununun nasıl toplumsal sorun olduğunu “Kadını
kontrol etmek demek erkeği ve toplumu kontrol etmek, gerici siyaseti
toplumsallaştırmak demektir,” sözleriyle özetliyor. Bunu yapan dinci
gericiliktir. Aynadaki görüntümüz kadar doğru** olan bu yaklaşımı biraz daha
düzeltmek gerek: Kadını kontrol etmek erkeği kontrol etmek değildir. İktidar
erkekleri (yani toplumu?) kontrol etmek için kadını kontrol etmiyor, erkeklerle
işbirliği yaparak onlara kadının kontrolünde yardımcı olma sözü veriyor. Yani,
özel olan elbette politik, toplumsal oluyor. Bir düzeltme daha: Bu kontrol
ekonomisi “dinci gericilikten” kaynaklanmıyor, aksine dinci gericiliği besleyip
kuvvetlendiren şey bu. Dolayısıyla, kendine “sosyalist” diyen bir iktidarın da
(mesela bağımsız politika geliştirmeye çalışarak toplumsal alanda kafa
karışıklığı yaratan) kadınları kontrol etmekte erkeklerle işbirliğine gittiği
hayal edilebilir. Kadını kontrol ederek yönetmek dincilerin ayrıcalığı değil,
her türlü iktidarın özüne ilişkin bir pratik. Ayrımcılığın ideolojik olarak
doğallaştırılmasına yancı oluyor iktidar (ırkın, etnisitenin ve tembel=yoksulun
doğallaştırılmasından yararlandığı gibi).
İşin ilginci, eğer sorun sadece dinci gericilik olsaydı,
karşısında sosyalistlerin değil Belek’in AKP’nin ideolojik olarak kandırdığını
ima ettiği liberallerin olması gerekmez miydi? Yani teorik olarak sosyalist
alternatifin bu politikada “hakiki karşıt” olarak yer alması daha zor değil mi?
Peki sosyalizmi “dinci gericiliğin” karşısına koymak, yaşam tarzı mücadelesinin
esas yüklenicisi olarak kurmak nasıl mümkün oluyor Türkiye’de? Kültür
politikası, yaşam tarzı politikası, hadi şöyle diyelim: “kimlik politikası”
nasıl oluyor da “sınıf politikasını” bu derece dolayımlayıp sosyalist, komünist
bir politikanın merkezine yerleşebiliyor? Ben bundan yakınmıyorum, yanlış da
bulmuyorum: Bence doğrudur. Ama soru baki. Dinci gerici iktidarın aynı zamanda
sermayenin uşağı olduğu kaçamak cevabıyla kurtulamayız bu sorudan.
Benim cevabım şöyle: Belirli sayıda düşünce sahibi, bilgili,
okumuş insanın, geleneksel toplumun baskısı altında dışlanmaları ve kendilerini
korumaya çalışmaları; solculuğu bir kimlik olarak görüp korumaya, savunmaya,
kollamaya çalışmaları bu yer değiştirmeyi kolaylaştırıyor. Yani “solcular”
AKP’nin gösterdiği gibi elit kesim değil, hiç olmadı bu ülkede. Her zaman
dışlandılar. Entelektüel her türlü hareketten iğrendi bu toplum, “meriç” dedi,
“ibnece” buldu. (Bu yüzden “delikanlılığını” fazlaca vurgulamak zorunda
kalanlarımız oldu aramızda.) Devlet iktidarları da bu erkeklerle işbirliğine
giderek kadınlarla birlikte solcuları da ezdi: Mahalle esnafına dövdürttü, ev ve
iş vermedi. Solculuk Türkiye’de bir ezilen ulus, ezilen azınlık oldu.
Karşısındaki ezen ulus da -aynı zamanda sermayenin uşağı olan- dinci gerici
iktidarla temsil ediliyor artık.
Erdoğan’a kadar devlet iktidarları bu politikayı zorunluluk
hallerinde işe yarayacak ve yaklaşan sınıf tepkisi tehlikesine karşı faydalı
bir önlem olarak sürdürdü. Erdoğan ise, “ailenin” normal işleyişinde ne kadar
işlevsel olabileceğini çözdü, bambaşka bir şey denedi. Eski iktidarlar
(istihbaratın gerektirdiği haricinde), solcuları tanımaz, ayırt edemezdi,
toptan muğlak bir öznellik olarak saldırırdı solculara sadece. Erdoğan her
örgütü ayrı ayrı tanıyıp dikkate aldığı ittifaklar kurdu, teker teker ezdi,
teröristleri sayarken adlarını ayrı ayrı dile getirdi. Erdoğan’ın karşısında
solcular bir kimliktir: O marjinal olun derse marjinal olurlar, çapulcu derse
çapulcu olurlar, elitist derse bunu üstlenip ya utanırlar ya da sahip çıkıp
karşılarındaki dinci gericileri aşağılarlar. Erdoğan, bizim babamızdır.
Bu noktadan, yukarıdaki soruları bir daha ele alırsak, kadın
sorununun neden toplumsal bir sorun olduğunu daha iyi ortaya koyabiliriz. Bugün
kadınların çıkarı, toplumun çıkarıdır. Erdoğan’ın iktidarı toplumun sürekli
“adam gibi adamlar” ve “karı kılıklı, şeytani, aciz, iğrenilesi teröristler”
olarak bölünmesine dayanıyor. Sosyalistlerin ve komünistlerin bu tablodaki yeri
bellidir. Sosyalistlerin ve komünistlerin kurtuluşu, kadının kurtuluşuna sıkı
sıkıya bağlıdır.
Kadının kurtuluşu da bugünün Türkiye’sinde Erdoğan’ın
kutuplaştırıcı politikasının aşılmasına bağlıdır. Kadınlar bu yüzden toplumun
her kesiminden kadınlara (ve erkeklere) sesleniyorlar eylemlerinde. Belek “tek
başına kadın hareketi olmaz. Olursa böyle AKP ideolojisini içermek zorunda
kalır,” diyor. Ancak “başörtüme de karışma”
talebi, Erdoğan’ın kafa karışıklığını netleştirip toplumu kutuplaştırma (ve
kadınları sonsuza kadar alt etme) politikasına direnmeyi ifade ediyor. Bu
sloganın pasif kaldığı, devlete bir dilekçe vermeye benzediği söylenebilir;
belki başörtüsü/şort ikiliğini tekrar etmek zorunda olmayan bir slogan da
bulunabilirdi. Ama şimdilik “biz kadınlar senin ayrıştırıcı gücüne direniyoruz,
birlikteyiz” mesajı verdiği de düşünülebilir pekâlâ.
Türkiye’de kadın hareketi ve kadın politikası, Erdoğan’ın
politikasını ve iktidarını alaşağı etmeyi, kamplaşmayı ortadan kaldırmayı,
eşitliğe dayalı bir toplum kurmayı zorunlu olarak üstlenmiştir. Bu yüzden, her
kadın eyleminin sınırlı bir “kimlik eylemi” olmayıp toplumsal bir eylem olduğu
görülmelidir. Yeni yeni ama hızla güçlenen LGBTİ hareketi de zorunlu
müttefiktir: Onlar olmaksızın cinsiyete dayalı adaletsizlik, aşılmak bir yana,
tarif bile edilemez. Sosyalist ve komünistler, yani solcular, kadın hareketinin
bu onurlu yükselişi için elinden geleni yapmak ve kadınları yalnız bırakmamakla
mükelleftir.
* AKP ideolojisinin etkisinde
kıyafetime karışma eylemi, http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ilker-belek/akp-ideolojisinin-etkisinde-kiyafetime-karisma-eylemi-204623
** Marx
ideolojiyi tarif etmek için fotoğraf makinesinin içini (camera obscura) örnek
verir: Gerçeklik bir şekilde görünür, ama tepetaklak. Demek ister ki,
ideolojiler dünyayı ters göstererek toplumu bu görüntüye kandırmaz, aksine
dünyada terstir (çarpıktır, eşitsizlik vardır), ama ideolojinin vasıtasıyla düz
görünür. Bu düz görüntü kandırmaca değil, bir şeyler yapabilmek, yaşayabilmek
için kullanmayı tercih ettiğimiz bir kolaylık gibi düşünülebilir: Din işe
yarar, kalpsiz toplumların kalbidir. Başörtülü kadın eşitsizliğe maruz
kaldığına bakmaz (kalpsiz toplum), ahlaka bakar (kalp). Kısaca işimize gelir
bu, kırmızı hapı içmek gerekmiyor. Peki ya fotoğraf makinesi değil de aynaysa?
Fotoğraf makinesinin içinden çıkabilirsiniz mesela, dünyayı “aslında olduğu
gibi” görebilirsiniz. Ama kendinizi aynasız göremezsiniz. Ayna görüntüsü yalan
değil doğrudur, güvenilir bilgidir, çok işe yarar. Ama dikkat etmek gerekir:
Taranacaksak işimizi kolaylaştırır ama tıraş olacaksak çok dikkat etmek, gerçek
gerçekliği hesaba katmak zorundayızdır. Bunu erkekler gayet iyi bilir.
21 Temmuz 2017 Cuma
Duyuru: ESD Tartışma Toplantıları Dizisi - Temmuz Oturumu
Tartışma dizisi kapsamında her ay bir ya da birkaç sunumcu/tartışmacı,
belli bir konuya dair önemli bulduğu ve paylaşmayı arzuladığı düşüncelerini
katılımcılarla paylaşıyor ve konu üzerine yürütülecek bir tartışma için açıcı
rol üstleniyor. Herkesin katılımına açık olan bu oturumlar, insanları
(fikirleri, heyecanları, deneyimleri, disiplinleri…) sosyalist bir çerçevede
konuşma ve düşünme eylemlerinde karşılaştırmayı hedefliyor.
Aşağıda 29 Temmuz Cumartesi saat 16.00’da gerçekleşecek olan 6. oturumun ayrıntılarını ve öteki oturumlara
dair bilgileri bulabilirsiniz.
***
TEMMUZ TOPLANTISI
Sunumcu/Tartışmacı: Bilgesu Şişman (Depaul Üniversitesi Felsefe Doktora
Öğrencisi)
Başlık: Bir Toplumsal İlişki ve
Öznellik Formu Olarak Düşmanlık
Sunumcu/Tartışmacı: Mukadder Okuyan (Clark Üniversitesi Sosyal
Psikoloji Doktora Öğrencisi)
Başlık: Baskının Kesişimselliği:
Cinsiyetçilik, Sınıfsal ve Etnik
Ayrımcılığın Eş Zamanlı Etkilerini
Düşünmek
Zaman: 29 Temmuz Cumartesi,
16.00-19.00
Yer: Dünyada Mekan,
Adres: Hazzopulo (Danışman)
Pasajı No: 1, Kat: 1, Galatasaray/Beyoğlu
***
OCAK - Can Evren (Duke
Üniversitesi Kültürel Antropoloji Doktor Adayı) “Tabandan Yukarı mı, Soldan Sağa mı? Taraflılık ve Kemalizm Karşıtı Hegemonya Üzerine”
başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi.*
ŞUBAT - Enes Aksu (YTÜ İktisat
Yükseklisans Öğrencisi) “AKP Döneminde Türkiye Ekonomisi: Hangi Adımlar Atıldı, Etkileri Ne Oldu?” başlığıyla bir sunum
gerçekleştirdi.
MART - Begüm Özden Fırat (Öğretim
Üyesi, MSGSÜ Sosyoloji Bölümü) “Müşterekler Siyaseti”, Zafer Ülger
“Başkanlık Referandumu, İlkel Birikim, Müşterekler” başlıklarıyla birer sunum gerçekleştirdiler.**
NİSAN - Eser Sandıkçı (Toplumsal
Dayanışma için Psikologlar Derneği üyesi) “Emeğin Ruhsallığı”, Eylem Akçay
(Plaza Eylem Platformu üyesi) “Ruhsal Hayat Sınıf Mücadelesinin Bir Alanı mıdır?” başlıklarıyla birer sunum
gerçekleştirdiler.***
MAYIS – Baran Gürsel (Klinik
Psikolog, Sosyal Politika Doktora Öğrencisi) “‘Sınıfın Bilinçdışı’ Üzerine Bir Tartışma: Öznellik-Nesnellik Diyalektiğinde Nereye Oturur,
Sınıf Siyasetine Bakışımızı Nasıl Etkiler” başlığıyla bir sunum
gerçekleştirdi.****
EKİM - Sınıf ve etnisite deneyimleri eşliğinde işçileşme süreçleri
üzerine Uygar Yıldırım
KASIM - Freud metninin “bilinçöncesi” devrimci potansiyeli üzerine İlker
Özyıldırım, Öteki ve ötekisizlik meselesi üzerine İshak Sayğılı
6 Haziran 2017 Salı
Kapitalist Saldırılara Karşı Sınıfın 'Gizli' Güçleri: Deneyim ve Bağlar
Baran Gürsel
Bireysel emeklilik sistemi, kıdem tazminatını fona aktarma planı, kamu emekçilerini işsiz bırakan kararnameler, kamu emekçilerinin iş güvencesini sağlayan kanun maddesini değiştirme hedefi… Bunların, sermaye birikimi koşullarını 'onarmak' için hayata geçirilmeye çalışıldığından ve işçi sınıfının maddi gücünde, kazanılmış haklarında ve bizzat gündelik hayatlarında ve toplumsal ilişkilerinde yıkıcı etkileri olacağından kuşku yok. Ben burada sınıfın bu yakıcı gündemlerine nasıl yöntemlerle doğrudan müdahale edilebileceğini tartışmayacağım ama kullandığımız yöntemleri doğrudan etkileyen yaklaşımlarımıza dair, üç başlık altında toparladığım bazı fikirler sunacağım. Aslında temel arzum yer yer sınıf siyasetine de sirayet eden ‘sınıftan kaçışımızı’, tersine çevirme mücadelesine kendi açımdan katkıda bulunmak. Bu mücadeleyi aynı zamanda kapitalist saldırıları ve kapitalizmi aşmanın yollarını sınıfın kendisinde arama şevkini canlandırmaya dair bir arayış olarak görüyorum.
1. Sınıf bazen bakmadığımız yerde, duymadığımız sözdedir. Sınıf merakımızı kuşanıp ‘gizli’ olanın peşine düşmeliyiz.
Bu dönemde işçi ve sınıf kavramının zihnimizde yarattığı çağrışımların epey zayıfladığını söyleyebiliriz. Hatta bu gündemleri düşünürken heyecanlanmıyor, coşku hissetmiyor oluşumuzu da bu zayıflamanın bir göstergesi olarak ele alabiliriz. Sınıf meselesini düşünürken fikirlerimiz iyice kategorilere ve sabit imgelere sıkışabiliyor ve bu düşüncelerin içinde zihinsel çağrışımların ve gerçek hayatın akışını/zenginliğini bulmak kolay olmayabiliyor. Hepimizin bir ölçüde içinde olduğu bu zayıflama süreci; sınıf dediğimizde, sadece yoksulluk ve onur kırıcı çalışma koşullarını içeren tabloların gözümüzde canlanmasından, yaşam tarzlarının ‘sosyolojik’ sınıflandırılması ile sınıfı eşleştirmeye; aklımıza ilk olarak belli bir kategoride olan işçilerin (örn. mavi yakalı) gelmesinden, toplu çalışma ortamları dışında sınıfı bulamamaya kadar birçok durumda yansımasını buluyor. Ve genellikle işçi olmaktan bahsederken ‘kendimizden başka’ bir kişiden söz ediyor oluyoruz. Aynı zamanda sınıf mücadelesi dediğimizde de sadece apaçık görünür olan bir grev/direniş olabiliyor.
Bu metnin yazarı olarak ben ve bu yazdıklarımı okuyan kişiler, zaten sınıf ilişkileri ve sınıf mücadelesini böyle yerlerde bulsak da böyle biçimlere indirgemediğimizi ileri sürebiliriz. Belki bu doğru da olabilir ama bu bizi bazı düşünme biçimlerinden muaf olduğumuzu düşünmeye, düşünme tembelliğine itmemeli. Unutmamamız gereken şu ki, mesele sadece işin aslını ‘bilmek’ değil. Bildiğimizi düşündüğümüzün ötesinde, söz ve eylemimizde ortaya dökülen bazı şeyler var ve bunlar, bildiğimizi aslında o kadar da bilmediğimizi gösterebiliyor. Sınıf siyaseti açısından baktığımızda, sınıf siyasetindeki söz ve eylemlerimiz -biz bazı bilgileri taşıyor olsak da- belli imgelere/kimliklere (belli bir tür işçi, sosyoekonomik statü, vb.) ve belli imgesel sahnelere (toplu çalışma, grev/direniş, vb.) hapsolmaya meyilli olan ve doğrudan ‘görmeye odaklı’ (ve görmediğine inanmayan) bir düşünme biçiminden kolay kolay uzaklaşamadığımızı gösterebiliyor. Bu perspektifin canlılık içermediğini ve dokunduğu birini canlandırma ihtimalinin oldukça düşük olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumda sınıf siyaseti içerisinde ürettiğimiz söz, eylem ve kurumlarımızın canlılığı ve canlandırıcılığı da sorgulanır hale geliyor, ve odağımızı, coşku veremediğimiz insanları harekete geçmemekle suçlamaktan başka bir yere çevirmemiz gerektiği ortaya çıkıyor.
Perspektifimizi böyle bir noktada tuttuğumuzda ilişkilerin ve insanların sürekli çelişki ve değişim içerdiğini, hayatın ‘aktığını’ gözden kaçırmış oluyoruz. Ve tabii sınıf dediğimiz şeyin de bu şekilde akan, insanların ilişkilerinde ve iç dünyalarında somut şeyler ifade eden bir süreç olduğunu unutuyoruz, bastırıyoruz. Burada önemli olan, sınıfın belli bir ana ait bir imge (put anlamıyla birlikte düşünelim) gibi ölü değil, capcanlı bir süreç olduğunu anımsamaktır. İnsanların ilişki, düşünce ve eylemlerinde yaşanan/yaşatılan, içinde çelişkiler taşıyan, değişim içeren, farklı ilişkilerdeki etkileri kapsayan bir süreç. Sınıf bu bağlamda, üretim ilişkilerinin etkilerinin ve bu etkilerin yorumlarının insanlar arası ilişkilerde yaşanması ve yaşatılması anlamına gelir. Bu süreç hem sınıfsal öznelerin iç dünyasındaki bazı ilişkileri, hem sınıfın içindeki ilişikleri, hem de sınıflar arasındaki ilişkileri kurar. ‘Bilinçli’ ve ‘bilinçsiz’ sınıf oluşumlarını/hareketlerini içerebildiği gibi, sınıf olmaya karşı ‘bilinçli’ ve ‘bilinçsiz’ hareketleri de içerir. Sınıf mücadelesi de bu üç alanda kendini kurar: bireysel özne içi, sınıf içi, sınıflar arası.
Burada sınıf meselesini çektiğimiz somut insan ilişkileri düzlemi, sınıfın sadece göze doğrudan görünende, ampirik ve ‘bilinçli’ olanda aranmasına neden olmamalı. Sınıf bir süreçse eğer, söz ve eylemde bize görünenin, bazen görünüp bazen yok olanın, tutarsız ve süreksiz olabilenin ötesindeki bir sürekliliği ifade ediyor olmalı. Bastırılanları da içeren ‘gizli’ bir sürekliliği. Belki de ‘gizli’ olanı aramanın verdiği tedirginlik hissine karşı ‘gizli’ye duyduğumuz merakın sesini yeniden yükseltirsek sınıfı da ‘yeniden’ bulabiliriz. Bunun için sınıf merakımızı diriltmeli ve sınıfı bu cazibenin nesnesi olarak hak ettiği yere tekrar koymalıyız.
Meselenin soyut bir giz meselesi olmadığını şu şekilde de ifade edebiliriz. Eğer üretim ilişkileri içinde belli bir konumu işgal eden, yaşamak için çalışması gereken bizler bu ilişkilerden izler taşıyorsak, ilişkilerimize de bu izleri yansıtabiliriz. Bu izler birbirimizle ortaklıklarımız olduğuna dair düşüncelere dönüşebilir; o zaman biz bu düşüncelere (yani kökünde de üretim ilişkilerinin deneyimde bıraktığı izlere) yaslanarak eyleme geçer, talepler oluşturur, ilişkilerimizi daha düzenli hale getirir, belli amaçlar çerçevesinde kurumlarımızı kurarız. Yani ortaya ‘bilinçli’ sınıf oluşumları çıkarmış oluruz. Ama bunu yapmadığımız zaman –ya da göze pek hoş gözükmeyen şeyler yaptığımız zaman- da sınıfsal ilişkilerimiz, sınıfsal paylaşımımız, sınıfsal öfkemiz, birbirimize hasetimiz, birbirimizle dayanışmamız, vb. yoktur diyemeyiz. İlişkilerimiz ve deneyimlerimiz bazen göze doğrudan görünmeyen, ‘bilinçsiz’ şekillerde sınıf olmayı içinde taşır. Yani ilk bakışta öyle gözükmez belki ama bazı ilişki ve deneyimler üretim ilişkilerinin deneyimde bıraktığı izler/çelişkiler üzerine kuruludur. Biz sınıfı sadece görmek istediğimiz yerde (yukarıda saydıklarım gibiler) duymak istediğimiz sözde (‘ben işçiyim ve diğer işçi kardeşimi çok seviyorum’) ararsak –ve kendimizde aramazsak- örgütlü sınıf ilişkilerini yaratmaya doğru akabilecek bu gerçek potansiyellerden ve gerçek çelişkilerden vazgeçmiş oluruz. Bastırılanı bastırmakta bastıranla işbirliği yapmış oluruz. O zaman –tabii dışsal süreçler siyasetin hatalarını telafi edecek güçte olmadıkça- sınıf siyasetinin sözü ve eylemi bir tercüme ve dönüştürme çalışması değil; farkında olmadan yine deneyime yaslanan ama bir monolog ve tekrara/tekrarlatmaya dayalı bir süreç olarak kalır, donuklaşır.
Gerçek çelişki tam da deneyimin içinde yuvalanır ve örgütlü bir sınıf mücadelesine tercüme edilmek üzere ‘bekler’. İşçi sınıfının ‘devrimci potansiyeli’ burada yatar ve kapitalizmin bertaraf edilmesinde onu zorunlu aktör kılar.
2. Korku ve aciliyet hissi örgütsüz olanı parçalar, güçlü gözükene bağımlı hale getirir. Sınıfsal kurumlarımızı korku ve aciliyetin karşısında örgütlemeliyiz.
Belki de imgelere fazla ‘takılmamızla’ bağlantılı olarak, hızlı ve gözle görülebilir sonuçları oldukça fazla önemsiyoruz ve kapitalist saldırıları her seferinde bir ölüm-kalım meselesi olarak sunuyoruz. Bana göre korku ve aciliyet hissini arttırarak hareket ettiğimiz durumlarda, yani duruma müdahale edemezsek yok olacağımız korkusunu yaydığımızda tam da değişim olanağının karşısında duran bir eğilimi harekete geçiriyoruz. Aciliyet hissinin varlığında bir kazanım elde ettiğimiz durumlarda dahi, kazanım bu aciliyet hissinden değil, aksine ona karşı işleyen eğilimlerin aktif olması sayesinde mümkün olabiliyor. Sorun bu hissin hedefe ulaştırmama özelliğini ve müdahalemizin iddia ettiğimiz kadar kurtarıcı bir etkisi olmayacağını ‘bile bile’ bu aciliyet hissine ve büyük değişiklikleri hemen acilen yaratabileceğimiz, yoksa da yok olup gideceğimiz hissine yaslanmakta ısrar etmemiz. Böyle bir durumda sadece büyük şeyleri önemsiyor, büyük umutlarla mücadele ediyor gözüküyor olabiliriz ama kavganın da imgesel (‘hayali’ anlamıyla birlikte düşünelim) bir düzleme kayması potansiyelini arttırdığımızı gözden kaçırmamalıyız. Bu nedenle konu çok kritik olduğu için ve/veya insanlara ‘acı verici gerçeği söylemek yerine, onları motive etmek için’ yüklendiğimiz propaganda görevinde hayali bir savaşımın içinde kalmaktan ve benzer trajedileri tekrarlamaktan kaçınamayabiliyoruz. Bu durumda bir ideal olarak karşımızdakine sunduğumuzu düşündüğümüz şey ise aslında, gerçek bir ideal gibi birleştirici, ortaklaştırıcı ve motive edici bir etki değil, aksine karşısında sessiz, düşüncesiz, minik kalınan bir ‘dev ideal’ olarak işlev görüyor.
Bunun üzerine düşünmeyi, işçi sınıfının kurumsal ve ruhsal örgütlenmesinin zayıf olduğu şu zamanlarda özellikle önemli buluyorum. Sınıfın amaçlı ve örgütlü bağlar kurma konusunda zayıf olduğu bir dönemdeyiz. Bağlılıklarını, gerginlikleri üretime çevirmek için kullanma konusunda da. Bu kurumsal zayıflığımıza işaret ediyor. Aynı zamanda ruhsal olarak da zayıflıyor olabiliriz. Baskı ve şiddet, korku ve acı yaratırken, bunları işlemleme kapasitelerini de zedeliyor. Sınıfın yaşadığı iç parçalanmalar, eşit ötekilere yapılan yatırımların geri çekilmesi ve büyük ötekilerle özdeşleşmelerin güçlenmesi, böyle bir toplumsal süreçle ciddi anlamda besleniyor. Sınıf bağları çözülüyor.
Bana göre birbirimize ‘şu da olursa yok olacağız, o yüzden acilen bir şeyler yapmalıyız!’ demeye ve/veya bunu hissettirmeye devam ettikçe düşünsel kapasitemizi, gerçek ve geçerli alternatifler üretecek yaratıcılığımızı baskı altında tutuyoruz. Böyle süreçlerde bu bizi -gerçek alternatiflerimiz olduğu halde- ruhsal ve kurumsal olarak daha çok parçalanmaya, çözülmeye, kopmaya götürebilir. Diğer yandan da kendimizi devlete, devleti yönetenlere, sınıf kurumlarımızı yönetenlere, kapitalist sınıfa daha bağımlı hissedebiliriz. Ve bu süreç içerisinde birbirimizle (sınıf kardeşlerimizle) değil, onlarla ve onların arzularıyla özdeşleşmemiz ise pek muhtemel.
Bu nedenle kendi içimizdeki aciliyet hissine direnerek, sıkılmaya ve etkisiz olduğumuz hissine tahammül etmeli ve 'küçük’ işlerle uğraşmayı ertelememeliyiz. Bizim yapacağımız, birbirimize dayanarak (katlanma anlamıyla da birlikte düşünelim) sınıf hukukumuzu yeniden kurmak olabilir. Bu, sınıf deneyiminin içinde bastıranla ve sesi daha gür çıkanla değil, bastırılanla, ifadesiz, sessiz kalanla özdeşleşmemizi kuvvetlendirmemiz gerektiği anlamına da geliyor. Buna olanak sağlamak için de korku ve aciliyetin karşısında örgütlenmiş, yenilenmiş sınıfsal kurumlara ihtiyacımız var. Yani belli şekillerde koruyucu olan kurumsal ilişkilere. İşlevsel bir kurum sadece talep ifade eden bir yapı değil, aynı zamanda korku ve aciliyetin boğuculuğu karşısında soluklanmaya imkan veren bir ara alan, bir kaçak noktasıdır.
Düşünebilme, fikir ve eylem üretebilme, boğulurken değil ancak bu kaçaktan aldığımız soluklarla yapabileceğimiz şeyler. Bu kaçak noktalarını birbirimize taşıdığımız korku ve aciliyet hisleriyle kendi ellerimizle yamamamalıyız.
3. Sınıfın ‘gizli’ gücü potansiyel bağlarındadır. Sınıf siyasetini, potansiyel bağları gerçekleştirme siyaseti olarak düşünmeliyiz.
Sınıf üzerine düşünürken düşünsel çağrışımlarımızın tıkanmasının bir göstergesinin, işçinin düşünce dünyamızda bir imge/kimlik haline gelmesi, sabitleşmesi olduğunu düşündüğümü ifade etmeye çalıştım. Bunun aynı zamanda bir yalıtma içerdiğini de eklemeliyim. Bir yandan ‘işçi’yi zihnimizde böyle ilişkisiz ve değişimsiz hale getirirken, aslında sınıf siyasetini de böyle bir yalıtma anlayışı üzerine kuruyor olabiliriz. İşçiliğin bir süreç, bir yaşam, bir ilişki olmaktan uzaklaşması, sınıf siyasetinin de bir ilişki (ilişki dönüştürme/düzenleme) siyaseti değil, bir ‘birey olarak işçi’ siyaseti ve birey talebi/hakkı siyaseti olarak kurulması ile paralel ilerleyebiliyor. Sınıfın dinamik, ilişkisel ve orada olan dinamik ve ilişkisel bir süreç olduğu gerçeğinin geri kazanılmasının sınıf siyasetine yaklaşımımız açısından da bir anlamı olabilir. Sınıf siyasetinin ne olduğunu burada yeniden düşünelim.
Sınıf siyaseti, işçilerin deneyimlerine bir şekilde temas eden, deneyimdeki bazı dinamiklerden yola çıkarak araçlar (söz, eylem, kurum, vb.) geliştiren ve bu araçlarla işçilerin deneyimlerini etkileyen bir siyaset tarzıdır. Böyle deyince belki sadece bireysel bir düzlemde kaldığımız düşünülebilir ama olan şey sadece bireysel değildir: bu etki insanlar arasındaki ilişkilerde yansımasını bulur, kolektif etkiye dönüşür, toplumsallaşır. Bu noktada sınıf siyaseti işlevi tanımlanır: sınıf siyaseti, deneyimden yola çıkıp onu dönüştürürken, sınıf içi ilişkileri, sınıflar arası ilişkileri ve toplumsal ilişkileri düzenler, dönüştürür. (Şu an için fiziksel dünyanın bu sürece nasıl katıldığına girmeyelim.) Yine benim baktığım yerden bu süreç, sosyalist ideallerle ilişki içerisinde ve ilişkilerin sosyalist düzenlemesine yönelik çerçevesel düzenlemelerle ile yürür.
Böylece sınıf siyasetinin işçilerin sınıf oluş süreçlerine yönelik ara müdahaleler olduğunu söylemiş oluyorum. Peki, bu ara müdahaleler –ister söz, ister eylem, ister iletişim tarzı, ister bir sendika üretelim- ne yapmış oluyor? Bu soruya farklı açılardan yaklaşmak mümkün belki ama bana göre bu müdahalenin en önemli işlevlerinden biri bağ kurma işlevi. (Burada sınıf siyaseti aracılığıyla ruhsal dünyada kurulan ve yenilenen –diğeri kadar önemli- bağlardan söz etmeyi es geçip, toplumsal bağları vurgulayacağım.) Sınıf siyaseti önemli bir etkisini, işçiler arasındaki bağlara yapar. İşçilerin deneyiminde yer alan ‘üretim ilişkileri izleri’ bu bağların temelini oluşturur. Bu izler birimizden ötekine her zaman aynı güce, aynı öneme ve aynı anlama sahip olmayabilir ama burada bizi ilgilendiren bu ‘bağ potansiyelinin’ orada var olması. Önemli olan bu bağ potansiyelini orada yapan toplumsal ilişkiler orada oldukça da orada olmaya devam edecek olması ve kapitalist toplumsal ilişkileri değiştirmenin kaynağının tam da buraya ekilmesi.
Bu potansiyel, başka bir adıyla baskı ve sömürünün ortak deneyimi, başka bir adıyla eşdeğer öteki ile kurulan özdeşleşme, işçilerin ilişkilerine ve sınıfın oluşumuna etki eder. İlk maddede bahsettiğim gibi bu izler canlı bir şekilde hayatın içinde etkisini gösterir. Sınıf siyaseti ise bunların doğrudan görünür olmadığı durumlarda da bunları görmenin, bunların bilinçsiz ya da bilinçli gerçekleşen tezahürlerini izlemeyi hedefler. İzlemek sadece takip etmek değil, aynı zamanda onların yolunu izlemek, bastırılan ‘bağ potansiyelleri’ni görünür olmadıkları durumlarda da görmek, onları sözel ve eylemsel temsillere dönüştürmek anlamına geliyor. Bu nedenle başkalarının (egemen ötekilerin) bakışını kendine bakış yapıp sadece görünene ve imgeye takılı kalmış bir çağrışım zayıflığı halinde (onların görmek istediklerine) duraklamak yerine sınıfın ‘gizli’ gücüne yönelebiliriz. Böylece potansiyel bağlara gerçek bağlara, soyut emek altında bastırılan somut emeği gerçek yaratıcılığa çevirebiliriz. Kendi sınıf deneyimimizi de ancak öteki ile ilişki içinde anlayabileceğimizi ve ötekine yönelmenin kendi sınıf deneyimimize yönelmek anlamına geldiğini de tekrar anımsayarak. Özellikle böyle sözel ve eylemsel tercüme/dönüştürme işlemleri için ara alanlar olarak işlev görebilecek, birbirimizle paylaşımımızı sağladığı kadar birbirimize olan mesafemizi de koruyacak, bağ kurucu sınıfsal kurumlara ihtiyacımız var.
Bana öyle geliyor ki, yazının başında adını andığım kapitalist saldırıları gündemimize alırken, ancak onlara müdahale etme ve mücadele mantığımızı da tartışırsak önemli dönüşümlerin önünü açmış olacağız. Ben burada bu mantığı oluşturan bazı temel gündemler üzerine (sınıf kavrayışı, kurumsallığın işlevi ve sınıfın potansiyel gücü) bir tartışma yürütmüş oldum.
Bireysel emeklilik sistemi, kıdem tazminatını fona aktarma planı, kamu emekçilerini işsiz bırakan kararnameler, kamu emekçilerinin iş güvencesini sağlayan kanun maddesini değiştirme hedefi… Bunların, sermaye birikimi koşullarını 'onarmak' için hayata geçirilmeye çalışıldığından ve işçi sınıfının maddi gücünde, kazanılmış haklarında ve bizzat gündelik hayatlarında ve toplumsal ilişkilerinde yıkıcı etkileri olacağından kuşku yok. Ben burada sınıfın bu yakıcı gündemlerine nasıl yöntemlerle doğrudan müdahale edilebileceğini tartışmayacağım ama kullandığımız yöntemleri doğrudan etkileyen yaklaşımlarımıza dair, üç başlık altında toparladığım bazı fikirler sunacağım. Aslında temel arzum yer yer sınıf siyasetine de sirayet eden ‘sınıftan kaçışımızı’, tersine çevirme mücadelesine kendi açımdan katkıda bulunmak. Bu mücadeleyi aynı zamanda kapitalist saldırıları ve kapitalizmi aşmanın yollarını sınıfın kendisinde arama şevkini canlandırmaya dair bir arayış olarak görüyorum.
1. Sınıf bazen bakmadığımız yerde, duymadığımız sözdedir. Sınıf merakımızı kuşanıp ‘gizli’ olanın peşine düşmeliyiz.
Bu dönemde işçi ve sınıf kavramının zihnimizde yarattığı çağrışımların epey zayıfladığını söyleyebiliriz. Hatta bu gündemleri düşünürken heyecanlanmıyor, coşku hissetmiyor oluşumuzu da bu zayıflamanın bir göstergesi olarak ele alabiliriz. Sınıf meselesini düşünürken fikirlerimiz iyice kategorilere ve sabit imgelere sıkışabiliyor ve bu düşüncelerin içinde zihinsel çağrışımların ve gerçek hayatın akışını/zenginliğini bulmak kolay olmayabiliyor. Hepimizin bir ölçüde içinde olduğu bu zayıflama süreci; sınıf dediğimizde, sadece yoksulluk ve onur kırıcı çalışma koşullarını içeren tabloların gözümüzde canlanmasından, yaşam tarzlarının ‘sosyolojik’ sınıflandırılması ile sınıfı eşleştirmeye; aklımıza ilk olarak belli bir kategoride olan işçilerin (örn. mavi yakalı) gelmesinden, toplu çalışma ortamları dışında sınıfı bulamamaya kadar birçok durumda yansımasını buluyor. Ve genellikle işçi olmaktan bahsederken ‘kendimizden başka’ bir kişiden söz ediyor oluyoruz. Aynı zamanda sınıf mücadelesi dediğimizde de sadece apaçık görünür olan bir grev/direniş olabiliyor.
Bu metnin yazarı olarak ben ve bu yazdıklarımı okuyan kişiler, zaten sınıf ilişkileri ve sınıf mücadelesini böyle yerlerde bulsak da böyle biçimlere indirgemediğimizi ileri sürebiliriz. Belki bu doğru da olabilir ama bu bizi bazı düşünme biçimlerinden muaf olduğumuzu düşünmeye, düşünme tembelliğine itmemeli. Unutmamamız gereken şu ki, mesele sadece işin aslını ‘bilmek’ değil. Bildiğimizi düşündüğümüzün ötesinde, söz ve eylemimizde ortaya dökülen bazı şeyler var ve bunlar, bildiğimizi aslında o kadar da bilmediğimizi gösterebiliyor. Sınıf siyaseti açısından baktığımızda, sınıf siyasetindeki söz ve eylemlerimiz -biz bazı bilgileri taşıyor olsak da- belli imgelere/kimliklere (belli bir tür işçi, sosyoekonomik statü, vb.) ve belli imgesel sahnelere (toplu çalışma, grev/direniş, vb.) hapsolmaya meyilli olan ve doğrudan ‘görmeye odaklı’ (ve görmediğine inanmayan) bir düşünme biçiminden kolay kolay uzaklaşamadığımızı gösterebiliyor. Bu perspektifin canlılık içermediğini ve dokunduğu birini canlandırma ihtimalinin oldukça düşük olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumda sınıf siyaseti içerisinde ürettiğimiz söz, eylem ve kurumlarımızın canlılığı ve canlandırıcılığı da sorgulanır hale geliyor, ve odağımızı, coşku veremediğimiz insanları harekete geçmemekle suçlamaktan başka bir yere çevirmemiz gerektiği ortaya çıkıyor.
Perspektifimizi böyle bir noktada tuttuğumuzda ilişkilerin ve insanların sürekli çelişki ve değişim içerdiğini, hayatın ‘aktığını’ gözden kaçırmış oluyoruz. Ve tabii sınıf dediğimiz şeyin de bu şekilde akan, insanların ilişkilerinde ve iç dünyalarında somut şeyler ifade eden bir süreç olduğunu unutuyoruz, bastırıyoruz. Burada önemli olan, sınıfın belli bir ana ait bir imge (put anlamıyla birlikte düşünelim) gibi ölü değil, capcanlı bir süreç olduğunu anımsamaktır. İnsanların ilişki, düşünce ve eylemlerinde yaşanan/yaşatılan, içinde çelişkiler taşıyan, değişim içeren, farklı ilişkilerdeki etkileri kapsayan bir süreç. Sınıf bu bağlamda, üretim ilişkilerinin etkilerinin ve bu etkilerin yorumlarının insanlar arası ilişkilerde yaşanması ve yaşatılması anlamına gelir. Bu süreç hem sınıfsal öznelerin iç dünyasındaki bazı ilişkileri, hem sınıfın içindeki ilişikleri, hem de sınıflar arasındaki ilişkileri kurar. ‘Bilinçli’ ve ‘bilinçsiz’ sınıf oluşumlarını/hareketlerini içerebildiği gibi, sınıf olmaya karşı ‘bilinçli’ ve ‘bilinçsiz’ hareketleri de içerir. Sınıf mücadelesi de bu üç alanda kendini kurar: bireysel özne içi, sınıf içi, sınıflar arası.
Burada sınıf meselesini çektiğimiz somut insan ilişkileri düzlemi, sınıfın sadece göze doğrudan görünende, ampirik ve ‘bilinçli’ olanda aranmasına neden olmamalı. Sınıf bir süreçse eğer, söz ve eylemde bize görünenin, bazen görünüp bazen yok olanın, tutarsız ve süreksiz olabilenin ötesindeki bir sürekliliği ifade ediyor olmalı. Bastırılanları da içeren ‘gizli’ bir sürekliliği. Belki de ‘gizli’ olanı aramanın verdiği tedirginlik hissine karşı ‘gizli’ye duyduğumuz merakın sesini yeniden yükseltirsek sınıfı da ‘yeniden’ bulabiliriz. Bunun için sınıf merakımızı diriltmeli ve sınıfı bu cazibenin nesnesi olarak hak ettiği yere tekrar koymalıyız.
Meselenin soyut bir giz meselesi olmadığını şu şekilde de ifade edebiliriz. Eğer üretim ilişkileri içinde belli bir konumu işgal eden, yaşamak için çalışması gereken bizler bu ilişkilerden izler taşıyorsak, ilişkilerimize de bu izleri yansıtabiliriz. Bu izler birbirimizle ortaklıklarımız olduğuna dair düşüncelere dönüşebilir; o zaman biz bu düşüncelere (yani kökünde de üretim ilişkilerinin deneyimde bıraktığı izlere) yaslanarak eyleme geçer, talepler oluşturur, ilişkilerimizi daha düzenli hale getirir, belli amaçlar çerçevesinde kurumlarımızı kurarız. Yani ortaya ‘bilinçli’ sınıf oluşumları çıkarmış oluruz. Ama bunu yapmadığımız zaman –ya da göze pek hoş gözükmeyen şeyler yaptığımız zaman- da sınıfsal ilişkilerimiz, sınıfsal paylaşımımız, sınıfsal öfkemiz, birbirimize hasetimiz, birbirimizle dayanışmamız, vb. yoktur diyemeyiz. İlişkilerimiz ve deneyimlerimiz bazen göze doğrudan görünmeyen, ‘bilinçsiz’ şekillerde sınıf olmayı içinde taşır. Yani ilk bakışta öyle gözükmez belki ama bazı ilişki ve deneyimler üretim ilişkilerinin deneyimde bıraktığı izler/çelişkiler üzerine kuruludur. Biz sınıfı sadece görmek istediğimiz yerde (yukarıda saydıklarım gibiler) duymak istediğimiz sözde (‘ben işçiyim ve diğer işçi kardeşimi çok seviyorum’) ararsak –ve kendimizde aramazsak- örgütlü sınıf ilişkilerini yaratmaya doğru akabilecek bu gerçek potansiyellerden ve gerçek çelişkilerden vazgeçmiş oluruz. Bastırılanı bastırmakta bastıranla işbirliği yapmış oluruz. O zaman –tabii dışsal süreçler siyasetin hatalarını telafi edecek güçte olmadıkça- sınıf siyasetinin sözü ve eylemi bir tercüme ve dönüştürme çalışması değil; farkında olmadan yine deneyime yaslanan ama bir monolog ve tekrara/tekrarlatmaya dayalı bir süreç olarak kalır, donuklaşır.
Gerçek çelişki tam da deneyimin içinde yuvalanır ve örgütlü bir sınıf mücadelesine tercüme edilmek üzere ‘bekler’. İşçi sınıfının ‘devrimci potansiyeli’ burada yatar ve kapitalizmin bertaraf edilmesinde onu zorunlu aktör kılar.
2. Korku ve aciliyet hissi örgütsüz olanı parçalar, güçlü gözükene bağımlı hale getirir. Sınıfsal kurumlarımızı korku ve aciliyetin karşısında örgütlemeliyiz.
Belki de imgelere fazla ‘takılmamızla’ bağlantılı olarak, hızlı ve gözle görülebilir sonuçları oldukça fazla önemsiyoruz ve kapitalist saldırıları her seferinde bir ölüm-kalım meselesi olarak sunuyoruz. Bana göre korku ve aciliyet hissini arttırarak hareket ettiğimiz durumlarda, yani duruma müdahale edemezsek yok olacağımız korkusunu yaydığımızda tam da değişim olanağının karşısında duran bir eğilimi harekete geçiriyoruz. Aciliyet hissinin varlığında bir kazanım elde ettiğimiz durumlarda dahi, kazanım bu aciliyet hissinden değil, aksine ona karşı işleyen eğilimlerin aktif olması sayesinde mümkün olabiliyor. Sorun bu hissin hedefe ulaştırmama özelliğini ve müdahalemizin iddia ettiğimiz kadar kurtarıcı bir etkisi olmayacağını ‘bile bile’ bu aciliyet hissine ve büyük değişiklikleri hemen acilen yaratabileceğimiz, yoksa da yok olup gideceğimiz hissine yaslanmakta ısrar etmemiz. Böyle bir durumda sadece büyük şeyleri önemsiyor, büyük umutlarla mücadele ediyor gözüküyor olabiliriz ama kavganın da imgesel (‘hayali’ anlamıyla birlikte düşünelim) bir düzleme kayması potansiyelini arttırdığımızı gözden kaçırmamalıyız. Bu nedenle konu çok kritik olduğu için ve/veya insanlara ‘acı verici gerçeği söylemek yerine, onları motive etmek için’ yüklendiğimiz propaganda görevinde hayali bir savaşımın içinde kalmaktan ve benzer trajedileri tekrarlamaktan kaçınamayabiliyoruz. Bu durumda bir ideal olarak karşımızdakine sunduğumuzu düşündüğümüz şey ise aslında, gerçek bir ideal gibi birleştirici, ortaklaştırıcı ve motive edici bir etki değil, aksine karşısında sessiz, düşüncesiz, minik kalınan bir ‘dev ideal’ olarak işlev görüyor.
Bunun üzerine düşünmeyi, işçi sınıfının kurumsal ve ruhsal örgütlenmesinin zayıf olduğu şu zamanlarda özellikle önemli buluyorum. Sınıfın amaçlı ve örgütlü bağlar kurma konusunda zayıf olduğu bir dönemdeyiz. Bağlılıklarını, gerginlikleri üretime çevirmek için kullanma konusunda da. Bu kurumsal zayıflığımıza işaret ediyor. Aynı zamanda ruhsal olarak da zayıflıyor olabiliriz. Baskı ve şiddet, korku ve acı yaratırken, bunları işlemleme kapasitelerini de zedeliyor. Sınıfın yaşadığı iç parçalanmalar, eşit ötekilere yapılan yatırımların geri çekilmesi ve büyük ötekilerle özdeşleşmelerin güçlenmesi, böyle bir toplumsal süreçle ciddi anlamda besleniyor. Sınıf bağları çözülüyor.
Bana göre birbirimize ‘şu da olursa yok olacağız, o yüzden acilen bir şeyler yapmalıyız!’ demeye ve/veya bunu hissettirmeye devam ettikçe düşünsel kapasitemizi, gerçek ve geçerli alternatifler üretecek yaratıcılığımızı baskı altında tutuyoruz. Böyle süreçlerde bu bizi -gerçek alternatiflerimiz olduğu halde- ruhsal ve kurumsal olarak daha çok parçalanmaya, çözülmeye, kopmaya götürebilir. Diğer yandan da kendimizi devlete, devleti yönetenlere, sınıf kurumlarımızı yönetenlere, kapitalist sınıfa daha bağımlı hissedebiliriz. Ve bu süreç içerisinde birbirimizle (sınıf kardeşlerimizle) değil, onlarla ve onların arzularıyla özdeşleşmemiz ise pek muhtemel.
Bu nedenle kendi içimizdeki aciliyet hissine direnerek, sıkılmaya ve etkisiz olduğumuz hissine tahammül etmeli ve 'küçük’ işlerle uğraşmayı ertelememeliyiz. Bizim yapacağımız, birbirimize dayanarak (katlanma anlamıyla da birlikte düşünelim) sınıf hukukumuzu yeniden kurmak olabilir. Bu, sınıf deneyiminin içinde bastıranla ve sesi daha gür çıkanla değil, bastırılanla, ifadesiz, sessiz kalanla özdeşleşmemizi kuvvetlendirmemiz gerektiği anlamına da geliyor. Buna olanak sağlamak için de korku ve aciliyetin karşısında örgütlenmiş, yenilenmiş sınıfsal kurumlara ihtiyacımız var. Yani belli şekillerde koruyucu olan kurumsal ilişkilere. İşlevsel bir kurum sadece talep ifade eden bir yapı değil, aynı zamanda korku ve aciliyetin boğuculuğu karşısında soluklanmaya imkan veren bir ara alan, bir kaçak noktasıdır.
Düşünebilme, fikir ve eylem üretebilme, boğulurken değil ancak bu kaçaktan aldığımız soluklarla yapabileceğimiz şeyler. Bu kaçak noktalarını birbirimize taşıdığımız korku ve aciliyet hisleriyle kendi ellerimizle yamamamalıyız.
3. Sınıfın ‘gizli’ gücü potansiyel bağlarındadır. Sınıf siyasetini, potansiyel bağları gerçekleştirme siyaseti olarak düşünmeliyiz.
Sınıf üzerine düşünürken düşünsel çağrışımlarımızın tıkanmasının bir göstergesinin, işçinin düşünce dünyamızda bir imge/kimlik haline gelmesi, sabitleşmesi olduğunu düşündüğümü ifade etmeye çalıştım. Bunun aynı zamanda bir yalıtma içerdiğini de eklemeliyim. Bir yandan ‘işçi’yi zihnimizde böyle ilişkisiz ve değişimsiz hale getirirken, aslında sınıf siyasetini de böyle bir yalıtma anlayışı üzerine kuruyor olabiliriz. İşçiliğin bir süreç, bir yaşam, bir ilişki olmaktan uzaklaşması, sınıf siyasetinin de bir ilişki (ilişki dönüştürme/düzenleme) siyaseti değil, bir ‘birey olarak işçi’ siyaseti ve birey talebi/hakkı siyaseti olarak kurulması ile paralel ilerleyebiliyor. Sınıfın dinamik, ilişkisel ve orada olan dinamik ve ilişkisel bir süreç olduğu gerçeğinin geri kazanılmasının sınıf siyasetine yaklaşımımız açısından da bir anlamı olabilir. Sınıf siyasetinin ne olduğunu burada yeniden düşünelim.
Sınıf siyaseti, işçilerin deneyimlerine bir şekilde temas eden, deneyimdeki bazı dinamiklerden yola çıkarak araçlar (söz, eylem, kurum, vb.) geliştiren ve bu araçlarla işçilerin deneyimlerini etkileyen bir siyaset tarzıdır. Böyle deyince belki sadece bireysel bir düzlemde kaldığımız düşünülebilir ama olan şey sadece bireysel değildir: bu etki insanlar arasındaki ilişkilerde yansımasını bulur, kolektif etkiye dönüşür, toplumsallaşır. Bu noktada sınıf siyaseti işlevi tanımlanır: sınıf siyaseti, deneyimden yola çıkıp onu dönüştürürken, sınıf içi ilişkileri, sınıflar arası ilişkileri ve toplumsal ilişkileri düzenler, dönüştürür. (Şu an için fiziksel dünyanın bu sürece nasıl katıldığına girmeyelim.) Yine benim baktığım yerden bu süreç, sosyalist ideallerle ilişki içerisinde ve ilişkilerin sosyalist düzenlemesine yönelik çerçevesel düzenlemelerle ile yürür.
Böylece sınıf siyasetinin işçilerin sınıf oluş süreçlerine yönelik ara müdahaleler olduğunu söylemiş oluyorum. Peki, bu ara müdahaleler –ister söz, ister eylem, ister iletişim tarzı, ister bir sendika üretelim- ne yapmış oluyor? Bu soruya farklı açılardan yaklaşmak mümkün belki ama bana göre bu müdahalenin en önemli işlevlerinden biri bağ kurma işlevi. (Burada sınıf siyaseti aracılığıyla ruhsal dünyada kurulan ve yenilenen –diğeri kadar önemli- bağlardan söz etmeyi es geçip, toplumsal bağları vurgulayacağım.) Sınıf siyaseti önemli bir etkisini, işçiler arasındaki bağlara yapar. İşçilerin deneyiminde yer alan ‘üretim ilişkileri izleri’ bu bağların temelini oluşturur. Bu izler birimizden ötekine her zaman aynı güce, aynı öneme ve aynı anlama sahip olmayabilir ama burada bizi ilgilendiren bu ‘bağ potansiyelinin’ orada var olması. Önemli olan bu bağ potansiyelini orada yapan toplumsal ilişkiler orada oldukça da orada olmaya devam edecek olması ve kapitalist toplumsal ilişkileri değiştirmenin kaynağının tam da buraya ekilmesi.
Bu potansiyel, başka bir adıyla baskı ve sömürünün ortak deneyimi, başka bir adıyla eşdeğer öteki ile kurulan özdeşleşme, işçilerin ilişkilerine ve sınıfın oluşumuna etki eder. İlk maddede bahsettiğim gibi bu izler canlı bir şekilde hayatın içinde etkisini gösterir. Sınıf siyaseti ise bunların doğrudan görünür olmadığı durumlarda da bunları görmenin, bunların bilinçsiz ya da bilinçli gerçekleşen tezahürlerini izlemeyi hedefler. İzlemek sadece takip etmek değil, aynı zamanda onların yolunu izlemek, bastırılan ‘bağ potansiyelleri’ni görünür olmadıkları durumlarda da görmek, onları sözel ve eylemsel temsillere dönüştürmek anlamına geliyor. Bu nedenle başkalarının (egemen ötekilerin) bakışını kendine bakış yapıp sadece görünene ve imgeye takılı kalmış bir çağrışım zayıflığı halinde (onların görmek istediklerine) duraklamak yerine sınıfın ‘gizli’ gücüne yönelebiliriz. Böylece potansiyel bağlara gerçek bağlara, soyut emek altında bastırılan somut emeği gerçek yaratıcılığa çevirebiliriz. Kendi sınıf deneyimimizi de ancak öteki ile ilişki içinde anlayabileceğimizi ve ötekine yönelmenin kendi sınıf deneyimimize yönelmek anlamına geldiğini de tekrar anımsayarak. Özellikle böyle sözel ve eylemsel tercüme/dönüştürme işlemleri için ara alanlar olarak işlev görebilecek, birbirimizle paylaşımımızı sağladığı kadar birbirimize olan mesafemizi de koruyacak, bağ kurucu sınıfsal kurumlara ihtiyacımız var.
Bana öyle geliyor ki, yazının başında adını andığım kapitalist saldırıları gündemimize alırken, ancak onlara müdahale etme ve mücadele mantığımızı da tartışırsak önemli dönüşümlerin önünü açmış olacağız. Ben burada bu mantığı oluşturan bazı temel gündemler üzerine (sınıf kavrayışı, kurumsallığın işlevi ve sınıfın potansiyel gücü) bir tartışma yürütmüş oldum.
18 Mayıs 2017 Perşembe
Duyuru: Tartışma Toplantıları Dizisi Mayıs Oturumu
Tartışma dizisi kapsamında her ay bir ya da birkaç sunumcu/tartışmacı, belli bir konuya dair önemli bulduğu ve ötekilerle paylaşmayı arzuladığı düşüncelerini katılımcılarla paylaşıyor ve konu üzerine yürütülecek bir tartışma için açıcı rol üstleniyor. Herkesin katılımına açık olan bu oturumlar, insanları (fikirleri, heyecanları, deneyimleri, disiplinleri…) sosyalist bir çerçevede, konuşma ve düşünme eylemlerinde karşılaştırmayı hedefliyor.
Aşağıda 27 Mayıs Cumartesi saat 16.00’da gerçekleşecek olan 5. oturumun ayrıntılarını ve öteki oturumlara dair bilgileri bulabilirsiniz.
***
MAYIS TOPLANTISI
Sunumcu/Tartışmacı: Baran Gürsel (Klinik Psikolog, Sosyal Politika Doktora Öğrencisi)
Başlık: ‘Sınıfın Bilinçdışı’ Üzerine Bir Tartışma:
Öznellik-Nesnellik Diyalektiğinde Nereye Oturur,
Sınıf Siyasetine Bakışımızı Nasıl Etkiler
Zaman: 27 Mayıs Cumartesi, 16.00-18.30
Yer: Dünyada Mekan,
Adres: Hazzopulo (Danışman) Pasajı No: 1, Kat: 1, Galatasaray/Beyoğlu
***
OCAK - Can Evren (Duke Üniversitesi Kültürel Antropoloji Doktor Adayı) “Tabandan Yukarı mı,
Soldan Sağa mı? Taraflılık ve Kemalizm Karşıtı Hegemonya Üzerine” başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi.*
ŞUBAT - Enes Aksu (YTÜ İktisat Yükseklisans Öğrencisi) “AKP Döneminde Türkiye Ekonomisi:
Hangi Adımlar Atıldı, Etkileri Ne Oldu?” başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi.
MART - Begüm Özden Fırat (Öğretim Üyesi, MSGSÜ Sosyoloji Bölümü) “Müşterekler Siyaseti”,
Zafer Ülger “Başkanlık Referandumu, İlkel Birikim, Müşterekler” başlıklarıyla birer sunum gerçekleştirdiler.**
NİSAN - Eser Sandıkçı (Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği üyesi) “Emeğin Ruhsallığı”,
Eylem Akçay (Plaza Eylem Platformu üyesi) “Ruhsal Hayat Sınıf Mücadelesinin Bir Alanı mıdır?” başlıklarıyla birer sunum gerçekleştirdiler.***
HAZİRAN - Sol harekette normallik ve heteronormativite üzerine Umut Şah (Öğretim Görevlisi,
İstanbul Arel Üniversitesi Psikoloji Bölümü)
TEMMUZ - Erk, beden ve şiddet üzerine Bilgesu Şişman (Depaul Üniversitesi Felsefe
Doktor Adayı)
Kesişen aidiyetler; toplumsal cinsiyet, etnik kimlik ve sınıf kimliklerinin deneyime etkileri
üzerine Mukadder Okuyan (Clark Üniversitesi Sosyal Psikoloji Doktora Öğrencisi)
EKİM - Sınıf ve etnisite deneyimleri eşliğinde işçileşme süreçleri üzerine Uygar Yıldırım
KASIM - Freud metninin “bilinçöncesi” devrimci potansiyeli üzerine İlker Özyıldırım
Öteki ve ötekisizlik meselesi üzerine İshak Sayğılı
4 Mayıs 2017 Perşembe
Sunum Metni: Ruhsal Hayat Sınıf Mücadelesinin Bir Alanı mıdır?
Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışma Toplantıları Dizisi'nin 29 Nisan'da düzenlenen 4. oturumunda Eylem Akçay'ın yaptığı sunumun metnini aşağıda bulabilirsiniz.
Ruhsal Hayat Sınıf Mücadelesinin Bir Alanı mıdır?
İş hayatı ruhsal hayat evreninde de işler
Son yıllarda kullanımı özellikle yaygınlaşan mobbing kavramı da ruhsal alandaki sınıf mücadelesinin bir görüngüsü olarak ele alınmalı. Mobbing hem sermaye cephesi hem de emek cephesi tarafından tarif edilmeye çalışılıyor, öyle ki sadece kavramın anlamı üzerinde bile açıkça görülebilir bir sınıf mücadelesi yaşanıyor. Mobbing taciz gibi yapısal olarak güçlü olanın zayıf olana uyguladığı bir eziyet değil. Alttan üste ve yatayda uygulanabildiği gibi üstten alta da mobbing uygulanabilir. Mobbing bugün sermaye açısından kontrollü bir savaş stratejisi, bir yönetim stratejisidir, aynı zamanda mavi ve beyaz yakalı işçilerin elinde bir silaha dönüşmüştür. İşçiler iş yerinde ortaya çıkan her türlü sorunu mobbing olarak adlandırıyorlar. Hem kavramın içeriği üzerindeki mücadeleye doğrudan katılıyor, hem de yaşadıkları sorunu toplumsal bir soruna tercüme ediyorlar. Örneğin, işe geç kaldığı için soruşturma gören bir işçi kadın savunmasını, rahatsızlığı dolayısıyla geç kaldığını, yöneticinin soruşturma açmasının mobbing olduğunu söyleyerek yapıyor.
Ruhsal Hayat Sınıf Mücadelesinin Bir Alanı mıdır?
Eylem Akçay
PEP deneyimlerine dayanarak teorik olarak yetkin olmadığım bir alanda
konuşacağım. Aslında ele aldığım konu daha yetkin bir çalışma gerektiriyor.
Alanın kavramlarına da hakim değilim, mesela ruhsal hayat, duygular,
duygulanım, öznellik, kişilik ve davranışı birbirinin yerine kullanıyorum
çoğunlukla. Yine de PEP toplantılarında yaptığımız tartışmaları paylaşmanın
faydalı olacağını düşünüyorum.
Bireylerin ruhsal hayatının, sınıfın tıpkı ekonomik ve politik mücadele
alanları gibi bir mücadele alanı olmaya aday olduğunu iddia edeceğim. Bireyin
öznelliği kollektif bir üründür, dolayısıyla kollektif bir sorumluluk yaratması
beklenebilir. Sınıf mücadelesi, tıpkı sendikalar ve partiler gibi bu alanın da
özgün kurumlarına ihtiyaç duyuyor.
Politika ve mücadele söz konusu olduğunda ruhsal hayat ve duygular hep işin
içindeydi elbette. Öfke, umut, hırs gibi güçlü duygusal ifadeler olmadan
direnişten bahsedemiyoruz. Ancak bunlar konuşulurken duyguların hareketlere
etkisinden, nasıl kullanılacağından veya yönlendirileceğinden bahsediliyor
genellikle. Burada bu ikisi arasındaki ilişkiden değil, ruhsal hayatın
mücadelenin konusu edilmesinden bahsetmeye çalışacağım.
İş hayatı ruhsal hayat evreninde de işler
Ruhsal hayatın mücadelenin veya politikanın konusu edilmesi yeni bir konu
sayılmaz. Feminist mücadele, özellikle çoğunlukla tam hakkı verilemeyen “özel
olan politiktir” ifadesiyle ruhsal hayatı doğrudan konu edindi. Cinsiyete
dayalı adaletsizlik elbette duygular evreninde çalışan bir eşitsizlik türü ve
ister istemez duygularla yakından alakalı. Ancak bugün, iş hayatı da duygular,
ruhsal hayat evreninde çalışıyor -veya bugün bunun böyle olduğunu daha net
görebiliyoruz.
Buna ilişkin birkaç ipucu var. İlki, öncelikle emek sömürüsünün
fizikselliğinin yanı sıra zihinsel bir süreç olarak görülmeye başlanması. Başta
kafa emeği, kol emeğinden ayırdedilebiliyordu, hatta bu ayrım işçi
aristokrasisi diye adlandırılan durumun kaynaklarından biriydi. Bugün
teknolojinin ve denetim sistemlerinin gelişmesiyle, kayzen gibi Fordizmden daha
gelişkin yönetim metodlarıyla kol işçisinin zihinsel faaliyetlerinden üretimde
yararlanıldığı halde işçinin üretim sürecinin bütününe hakim olmaktan
dışlanması mümkün oluyor.
İkinci ipucu, 70lerde başlasa da son yıllarda kendini tümüyle dayatan iş
hayatıyla iş dışı hayatın birbirine girmesi, bir anlamda iş hayatının dinlenme
ve sosyal hayat gibi yeniden üretim alanlarını dolaysızca belirlemeye talip
olması olabilir. Üretim ve yeniden üretim arasındaki ilişki, aile ve devlet
gibi iş dışı sosyalliklerce dolayımlanır. Ancak şirket kültürü ve kişisel
gelişim söylemleri, “kendini yönet” öğüdüyle özetlenebilecek bir ahlaki ilkeyle
bu alanın üretimle ilişkisinin dolaysızlaştığını işaret ediyor.
Üçüncü ipucu, hizmet sektörünün büyümesi ve özelleşmesiyle belirginleşen
çalışanların duygularını yönetmesini, duygu üretmesini gerektiren duygulanımsal
emek başlığı altında incelenen çalışma tarzı olabilir.
Bu üç ipucu emek sömürüsünün gelişkinliğini ifade ediyor. Kişiliğin çalışma
ilişkilerine dahil edilmesinin çalışanın iş üzerindeki hakimiyetini artırması
beklenirdi. Oysa işçiler yönetilebilir olmaya, patron için çalışmaya devam
ediyorlar. İşçinin iş üzerindeki hakimiyeti, ancak dev firmaya mal yetiştirmeye
çalışan kobinin ürettiği ayakkabı üzerindeki hakimiyeti kadar olabiliyor.
Taşeron işletmenin kendi işçilerini dev firmanın işi için ezdiği gibi, işçi de
kendi kendisini sömürüyor.
Ruhsal hayattaki sınıf mücadelesinin belirtileri
İşçi bireyin bedeni ve ruhu üzerinde yaşanan bir sınıf çatışması söz
konusu. Çalışma ilişkilerinde geliştirilen yönetim teknikleri ve söylemler
devletten aileye tüm toplumsal örgütlenmere yayıldığı için, bu ikiye yarılma
sadece işçilikle ve işçilerle sınırlı kalmıyor.
Yeni gündeme gelen emek temelli sorunların çoğu bu sınıf çatışmasının
yaşandığı cepheler gibi. Bu cephelerde işçilerin güçlü oldukları ve zayıf
oldukları yerler var. Ama sonuçta güçlü alanlar kontrol altında tutularak hep
kazanan bir kumar masası gibi sermaye hep galip geliyor. Mücadelenin bu
cepheleri yeni değil belki, ama bu noktalar ancak sınıf mücadelesi tarafından
işçilerin sınandığı anlarda, mücadele onları önümüze çıkarttığı zaman
tanınabiliyor. meseleyi nasıl ele aldığımı anlaşılır kılmak için işçilerin
zayıflatıldığı bazı noktaları, güçlü yanlarla ve birbirleriyle tümüyle iç içe
oldukları ve ayrılmaları mümkün olmadığı halde, bir kaç başlık altında
toplayacağım.
İlk olarak, iş tahribatı diyebileceğimiz, işçinin bedensel ve ruhsal
bütünlüğünün bozulmasını ele alalım. Bu alanda Türkiye’de ve dünyada 1970lerde
başlayan mücadele hattı ancak son yıllarda yol katetmeye başladı. Bugün Fransız
işçi sınıfının mücadelesiyle çalışma hayatının yol açtığı ölümler ceza
yasasının, cinayetle ilgili hükümlerin konusu oluyor. Türkiye’de ilk defa
1970lerde kullanılan iş cinayeti kavramı, İSİG meclisinin çalışmalarıyla artık
toplum tarafından bilinir oldu. Ruhsal rahatsızlıkların meslek hastalığı
sayılması da ancak yeni bir talep olarak ortaya çıkıyor. Bu konuda, yine 1970lerde
Amerika’da ortaya konduğu halde kadınların yaşadığı daha özel sorunlara çok
seyrek sıra geliyor. Bunun yanı sıra, iş yeri intiharları, daha doğrusu iş
kaynaklı intiharlar gündeme geliyor. Japonya’da yaygın olan iş kaynaklı
intiharlar, altına itildikleri kültürel açıklama örtüsünü deliyor.
Bu intiharları iş kaynaklı ruhsal bir tahribat veya iş cinayeti gibi ele
almak yeterli olmuyor. Sosyolojiyi bir bilim olarak kuran temel jest, intiharın
sosyal bir olgu olarak açıklanmasıydı. Bu intiharlar da sosyal olgulardır. Ben
bu intiharları sınıf savaşının kamikaze saldırıları gibi düşünüyorum. Mısır’da
intiharıyla Arap Baharı’nı başlatan Muhammet Buazizi’nin yanı sıra Türkiye’de
Soner Semih Sipahi, Hilmi Matlisa, Mehmet Pişkin ve isimsiz başka kahramanlar
birlikte düşünülmeli, aynı cephede görülmeliler. Bu intiharların genelinin
ortak bir özelliği, geri çekilme değil topluma seslenen, sonuç almaya yönelik,
son bir saldırı edimleri olmaları.
Duygu durumu düzenleyici ilaçların kullanımının artışını da ruhsal
tahribatın artışı olarak yorumlamak yeterli değil. Antidepresan, bir
rahatsızlığı ortadan kaldırmak için, hekim kontrolünde ve düzenli şekilde
kullanılmıyor. Antidepresanla birlikte vitamin haplarının kullanımı da
artıyor. İşçilerin bu ilaçlardan temel beklentisi tedavi etmesi değil,
duyguları kontrol etmeyi kolaylaştırması, kontrol edilemeyen duyguların
çalışmaya engel olmaması. Bütün bir kişisel gelişim yazınının işlevlerinden
birini paylaşıyor bu mucizevi ilaçlar.
Mücadelenin kazanananı, kaybedeni
Kısaca söylemek gerekirse, ruhsal tahribatı sadece çalışma düzeninin birey
üzerindeki olumsuz etkisi olarak görmemek gerekiyor. Ruhsal tahribat, birey
üzerinde geçen ve gelişen sınıf mücadelesinin bir görüngüsüdür.
Son yıllarda kullanımı özellikle yaygınlaşan mobbing kavramı da ruhsal alandaki sınıf mücadelesinin bir görüngüsü olarak ele alınmalı. Mobbing hem sermaye cephesi hem de emek cephesi tarafından tarif edilmeye çalışılıyor, öyle ki sadece kavramın anlamı üzerinde bile açıkça görülebilir bir sınıf mücadelesi yaşanıyor. Mobbing taciz gibi yapısal olarak güçlü olanın zayıf olana uyguladığı bir eziyet değil. Alttan üste ve yatayda uygulanabildiği gibi üstten alta da mobbing uygulanabilir. Mobbing bugün sermaye açısından kontrollü bir savaş stratejisi, bir yönetim stratejisidir, aynı zamanda mavi ve beyaz yakalı işçilerin elinde bir silaha dönüşmüştür. İşçiler iş yerinde ortaya çıkan her türlü sorunu mobbing olarak adlandırıyorlar. Hem kavramın içeriği üzerindeki mücadeleye doğrudan katılıyor, hem de yaşadıkları sorunu toplumsal bir soruna tercüme ediyorlar. Örneğin, işe geç kaldığı için soruşturma gören bir işçi kadın savunmasını, rahatsızlığı dolayısıyla geç kaldığını, yöneticinin soruşturma açmasının mobbing olduğunu söyleyerek yapıyor.
Gerçekten de performans sistemi, “hadi hadi” sistemi, işten çıkarmanın
kolaylaştırılması mobbingi bir yönetim stratejisi haline getiriyor. Çalışma
hayatının bu görüngüleri ruhsal alandaki mücadelede işçileri tümüyle silahsız
bırakmasa da sermayenin önde olmasını sağlıyor. Türkiye’deki mevcut kıdem
tazminatı tartışması ve mobing’in “zorba bireyin sağlıksız tavrı” olarak tarif
edilmeye çalışılması sermayenin en çok kullandığı stratejilerden biri olarak
savaşın ve sonuçlarının sınıfsal niteliğini kültürel ve bireysel açıklamalarla
örtmek oluyor. Kıdem tazminatının, BES’in, kiralık işçiliğin, performansın ve
işten çıkarmanın kolaylaşmasının ruhsal mücadele açısından ele alınması çok
öğretici olabilir. Sonunda hep masanın kazanmasını sağlayan adaletsizliğe
rağmen, ruhsal süreçler tümüyle mekanik süreçler değildir. Sermayenin her
hamlesi işçi sınıfının yeni silahlar edinmesini de kolaylaştırıyor.
Bir diğer görüngü, çalışma düzenini işçileri suç ortağı kılarak sürdürmek.
Bankacılar, çağrı merkezi çalışanları, kriminal işler yapan sektörlerde,
işletmelerde veya kriminal çalışma koşulları altında çalışanlar düşünüldüğünde
çalışma düzeninde suç ortaklığının yerinin daha bir belirginleştiği
söylenebilir. Bankacı, bankanın vergi vermemek ve türlü başka kurnazlıklar için
ana firma bünyesi dışında illegal olarak kurduğu bir kurumda, bir çağrı merkezi
çalışanı gibi telefonla, geri ödemesi mümkün olmadığı ve yüzde yüz işletmesinin
batmasıyla sonuçlanacağı halde bir kobiye zorla kredi satar; üstüne üstlük
yasaya aykırı şekilde fazla mesaiye kalabilmek için fazla mesai süresinin
sonunda turnikeden çıkarak turnikeden geçmeden çalışma alanına döner. İşçiler
yasaya aykırı olarak işverenin yatıracağı sigorta masrafı düşsün diye
maaşlarının bir kısmını elden alır; ya da bankaya yüksekten yatan maaşlarının
bir kısmını elden işverene geri öderler. Mühendis, üretilen arabanın egzos
ölçümlerini yanlış bildirir; maden kazasında patronun yerine hapis yatar. Suç
ortaklığı, sermayenin işçinin bedenindeki ve ruhundaki bir zaferidir bir
anlamda. Yine vurgulamak gerekir: Bu durumun işçiyi tümüyle silahsız bırakması
gerekmez.
Sermayenin ruhsal alandaki bir başka başarısı örgütsüzleştirmedir.
Sendikalar ve grevler yasaklanmakla kalmaz, işçi yalnızlaştırılır. BES ve
performans sistemi gibi uygulamalar, işçi-işveren sözleşmesinin tümüyle
bireyselleştirilmesini, iki birey arasında kalmasını sağlarken kıdem tazminatı
fonu ve kiralık işçilik gibi düzenlemeler de işçiyle işverenin başbaşa
kalmasının önüne geçer. Sermaye ilkinde işçinin güçsüz olduğu konumlanmayı kalıcılaştırır
ve işçi-işveren ilişkisini işçinin kollektif davranışının önüne geçecek şekilde
dolayımsızlaştırır. İkincisinde ise sınıf mücadelesinin yüzyıllara dayanan
kazanımını arkasına alan işçiyle yüz yüze gelmekten kaçınır ve işçi-işveren
ilişkisini çatışmasız kılacak şekilde dolayımlar. Bu yine ruhsal alanda bir
mücadeledir; işçi için somut karşılığı yalnızlık hissidir. Sermayenin son
hamlesi işçilerin kendi aralarındaki, yataydaki sosyal ilişkilerini yönetmek,
işletmeden dolayımlanmayan hiçbir sosyal ilişkiye yer bırakmamaktır. Şirketler
çalışanların sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri imkanlar oluşturmaz, bu
ihtiyaçları bizzat karşılamaya talip olurlar. Paintball turnuvalarını ve
piknikleri zorunlu tutar, kaçış oyunlarındaki performansı iş performansını
ölçmek için kullanırlar. İşletme, işçiye en yakın iş arkadaşından daha
yakındır, işçinin en derin sırlarını bilir ve bunları iş arkadaşlarının
bilmesini kesin olarak engeller. Sonuçta işçi ya yalnız kalır, ya da işletme
karşısında tek başınadır.
Bütün bunları, bugünkü iş düzeninin bireylerin arzularının, benlik
duygularının, kişiliklerinin ve ruhsal hayatlarının sömürülmesine dayandığını
örneklemek için anlattım. İşçilerin ruhları ve bedenleri sınıfsal olarak
bölünür, bedensel ve ruhsal hayat bir sınıf mücadelesi alanı olarak belirir.
Buradan çıkartılması gereken temel sonuç, işçilerin halihazırda ruhsal alanda
bir sınıf mücadelesi verdikleri olmalıdır.
Kollektif ruhsal mücadele
Bir sonraki adım, bu ruhsal mücadelenin kollektif bir mücadele haline
gelmesidir. Birey devrim yapamaz belki, devrim bireyde başlamaz ama iki insan
arasındaki ilişkide başlar. Bugünün devrimci hareketi ortak bir düşünce ve
duygu etrafında toplanıp ortak bir kimlik oluşturmak değil, arkadaşlığı
yalnızlığı ortadan kaldıracak kurumsal bir niteliğe büründürmektir. İşletmeden
dolayımlanmayan ve kültürel zorunluluğa veya dışsal bir ortaklığa dayanmayan
ama ruhsal çıkarları ortaklaştıran, ortak ruhsal talepler geliştiren arkadaşlık
bağları, devrimci örgütlerdir. İşçi örgütlenmelerinin “kişisel olan politiktir”
diyen ve kadın çemberlerinde toplanan kadın hareketinden öğrenmesi gereken çok
şey vardır.
Bu tür kurumları örnekleyerek bitirmek istiyorum.
Plaza Eylem Platformu, kuruluşu ve etkinlikleriyle değineceğim ilk örnek
olacak. PEP’in ilk toplantılarında toplumsal muhalefetin ve sınıf hareketinin
gündemlerinden gündem devşirilir ve sırayla tartışılırdı. İş çıkışı düzenli
haftalık toplantılar yapılmaya başlandığında, çalışma düzeninin belirsiz fazla
mesai sorunundan dolayı toplantılarda gecikmeler oldu. İşçiler toplantıya
başlamak için birbirlerini beklerken sohbet etmeye başladılar. Bu sohbetler
zamanla PEP’in niteliğini tümüyle belirlemeye başladı. Böylece bir emek örgütü
olarak PEP’in kendi gündemi, kendi çatışmaları ortaya çıktı. Toplantıların
temel işlevi, işletmeden dolayımlanmayan, yatayda gelişen, iş yerindeki
hiyerarşinin aksine eşitlik vaat eden bir toplumsal ilişki kurmaya dönüştü.
Kısa süre içinde bunun bir kamusal hizmet olduğunun farkına varıldı,
“deneyim paylaşımı atölyeleri” ile bu ilişki vaadi kurumsallaştırıldı. Bu
atölyeler, bir yandan katılan işçilerin zorunlu iş ilişkilerinin aksine
birbirlerinin yanında zayıf yanlarını gösterebilmelerini sağladı; diğer yandan
da ruhsal süreçlerinden yola çıkarak kollektif mücadele araçları, kavramlar ve
yeni duygulanımlar üretmelerine vesile oldu.
Deneyim paylaşımı atölyelerinde elde edilen örgütsel beceri, Soma katliamı
sonrası Levent’te Soma holding önünde yapılan oturma eylemi ve forumlarda
işlevli oldu.
PEP’in bir diğer çalışması, işten atıldım sitesiyle verilen duygusal kamu
hizmetidir. Sitenin sloganı “işten atıldım ama yalnız değilim” şeklinde. Hukuki
dayanışma ve bilgilendirme yapılıyor, ama gönüllülerin de katılacağını
düşündüğüm düşünceme göre sitenin gördüğü en temel işlev ruhsal alanda oluyor.
PEP’te yaptığımız tartışmalarda PEP faaliyetlerini bu işlevleri de kapsayan
kamusal hizmet olarak tarif ediyoruz. Benzer faaliyetlerin başka yerlerde de
oluştuğunu, işçiler arasında bu işlevleri gerçekleştirecek arkadaşlıklar ve
düzenlemelerin yaşandığını düşünmek mümkün. İşçi sınıfının ekonomik örgütleri,
sendikalar ve sandıkların başlangıçtaki işlevi, kadınların gün toplantılarına
benzer şekilde ortak kasalar oluşturmalarıydı. Bugün benzer şekilde duygusal,
psikososyal ortak kasalara ihtiyacımız var. Ruhsal sandıklara, ruhsal
güvencelere ve sendikalara ihtiyacımız var. Bu örgütler, mevcut talepleri
ruhsal, psikososyal bir yaklaşımla ele almanın yanı sıra yeni ruhsal,
psikososyal haklar ve talepler geliştirmek durumundadır.
24 Nisan 2017 Pazartesi
Duyuru: Tartışma Toplantıları Dizisi Nisan Oturumu
Tartışma dizisi kapsamında her ay bir ya da birkaç sunumcu/tartışmacı, belli bir konuya dair önemli bulduğu ve ötekilerle paylaşmayı arzuladığı düşüncelerini katılımcılarla paylaşıyor ve konu üzerine yürütülecek bir tartışma için açıcı rol üstleniyor. Herkesin katılımına açık olan bu oturumlar, insanları (fikirleri, heyecanları, deneyimleri, disiplinleri…) sosyalist bir çerçevede, konuşma ve düşünme eylemlerinde karşılaştırmayı hedefliyor.
Aşağıda 29 Nisan Cumartesi saat 14.30’da gerçekleşecek olan 4. oturumun ayrıntılarını ve öteki oturumlara dair bilgileri bulabilirsiniz.
*****
NİSAN TOPLANTISI
1 Mayıs yaklaşırken…
Sunumcu/Tartışmacı: Eser Sandıkçı (Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği üyesi)
Başlık: Emeğin Ruhsallığı
Sunumcu/Tartışmacı: Eylem Akçay (Plaza Eylem Platformu üyesi)
Başlık: Ruhsal Hayat Sınıf Mücadelesinin Bir Alanı mıdır?
Zaman: 29 Nisan Cumartesi, 14.30-18.00
Yer: Carmela Cafe
Adres: Caferağa Mahallesi, Tellalzade Sokak, No: 17, Kadiköy, İstanbul.
*****
OCAK - Can Evren (Duke Üniversitesi Kültürel Antropoloji Doktor Adayı) “Tabandan Yukarı mı, Soldan Sağa mı? Taraflılık ve Kemalizm Karşıtı Hegemonya Üzerine” başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi.*
ŞUBAT - Enes Aksu (YTÜ İktisat Yükseklisans Öğrencisi) “AKP Döneminde Türkiye Ekonomisi: Hangi Adımlar Atıldı, Etkileri Ne Oldu?” başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi.
MART - Begüm Özden Fırat (Öğretim Üyesi, MSGSÜ Sosyoloji Bölümü) “Müşterekler Siyaseti”, Zafer Ülger “Başkanlık Referandumu, İlkel Birikim, Müşterekler” başlıklarıyla birer sunum gerçekleştirdiler.**
MAYIS - Sınıf deneyimi, öznellik-nesnellik diyalektiği ve sınıfın bilinçdışı üzerine Baran Gürsel (Klinik Psikolog, Sosyal Politika Doktora Öğrencisi)
HAZİRAN - Sol harekette normallik ve heteronormativite üzerine Umut Şah (Öğretim Görevlisi, İstanbul Arel Üniversitesi Psikoloji Bölümü)
TEMMUZ - Erk, beden ve şiddet üzerine Bilgesu Şişman (Depaul Üniversitesi Felsefe
Doktor Adayı), Kesişen aidiyetler; toplumsal cinsiyet, etnik kimlik ve sınıf kimliklerinin deneyime etkileri üzerine Mukadder Okuyan (Clark Üniversitesi Sosyal Psikoloji Doktora Öğrencisi)
EKİM - Sınıf ve etnisite deneyimleri eşliğinde işçileşme süreçleri üzerine Uygar Yıldırım
KASIM - Freud metninin “bilinçöncesi” devrimci potansiyeli üzerine İlker Özyıldırım, Öteki ve ötekisizlik meselesi üzerine İshak Sayğılı
* Sunum metnini blogda bulabilirsiniz.
Etkinlik Sorumlusu: Baran Gürsel
Facebook: facebook.com/elestirelsosyalistdusunce
İletişim:
elestirelsosyalistdusunce@gmail.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



