6 Haziran 2017 Salı

Kapitalist Saldırılara Karşı Sınıfın 'Gizli' Güçleri: Deneyim ve Bağlar

Baran Gürsel

 Bireysel emeklilik sistemi, kıdem tazminatını fona aktarma planı, kamu emekçilerini işsiz bırakan kararnameler, kamu emekçilerinin iş güvencesini sağlayan kanun maddesini değiştirme hedefi… Bunların, sermaye birikimi koşullarını 'onarmak' için hayata geçirilmeye çalışıldığından ve işçi sınıfının maddi gücünde, kazanılmış haklarında ve bizzat gündelik hayatlarında ve toplumsal ilişkilerinde yıkıcı etkileri olacağından kuşku yok. Ben burada sınıfın bu yakıcı gündemlerine nasıl yöntemlerle doğrudan müdahale edilebileceğini tartışmayacağım ama kullandığımız yöntemleri doğrudan etkileyen yaklaşımlarımıza dair, üç başlık altında toparladığım bazı fikirler sunacağım. Aslında temel arzum yer yer sınıf siyasetine de sirayet eden ‘sınıftan kaçışımızı’, tersine çevirme mücadelesine kendi açımdan katkıda bulunmak. Bu mücadeleyi aynı zamanda kapitalist saldırıları ve kapitalizmi aşmanın yollarını sınıfın kendisinde arama şevkini canlandırmaya dair bir arayış olarak görüyorum.

1. Sınıf bazen bakmadığımız yerde, duymadığımız sözdedir. Sınıf merakımızı kuşanıp ‘gizli’ olanın peşine düşmeliyiz.

 Bu dönemde işçi ve sınıf kavramının zihnimizde yarattığı çağrışımların epey zayıfladığını söyleyebiliriz. Hatta bu gündemleri düşünürken heyecanlanmıyor, coşku hissetmiyor oluşumuzu da bu zayıflamanın bir göstergesi olarak ele alabiliriz. Sınıf meselesini düşünürken fikirlerimiz iyice kategorilere ve sabit imgelere sıkışabiliyor ve bu düşüncelerin içinde zihinsel çağrışımların ve gerçek hayatın akışını/zenginliğini bulmak kolay olmayabiliyor. Hepimizin bir ölçüde içinde olduğu bu zayıflama süreci; sınıf dediğimizde, sadece yoksulluk ve onur kırıcı çalışma koşullarını içeren tabloların gözümüzde canlanmasından, yaşam tarzlarının ‘sosyolojik’ sınıflandırılması ile sınıfı eşleştirmeye; aklımıza ilk olarak belli bir kategoride olan işçilerin (örn. mavi yakalı) gelmesinden, toplu çalışma ortamları dışında sınıfı bulamamaya kadar birçok durumda yansımasını buluyor. Ve genellikle işçi olmaktan bahsederken ‘kendimizden başka’ bir kişiden söz ediyor oluyoruz. Aynı zamanda sınıf mücadelesi dediğimizde de sadece apaçık görünür olan bir grev/direniş olabiliyor.

 Bu metnin yazarı olarak ben ve bu yazdıklarımı okuyan kişiler, zaten sınıf ilişkileri ve sınıf mücadelesini böyle yerlerde bulsak da böyle biçimlere indirgemediğimizi ileri sürebiliriz. Belki bu doğru da olabilir ama bu bizi bazı düşünme biçimlerinden muaf olduğumuzu düşünmeye, düşünme tembelliğine itmemeli. Unutmamamız gereken şu ki, mesele sadece işin aslını ‘bilmek’ değil. Bildiğimizi düşündüğümüzün ötesinde, söz ve eylemimizde ortaya dökülen bazı şeyler var ve bunlar, bildiğimizi aslında o kadar da bilmediğimizi gösterebiliyor. Sınıf siyaseti açısından baktığımızda, sınıf siyasetindeki söz ve eylemlerimiz -biz bazı bilgileri taşıyor olsak da- belli imgelere/kimliklere (belli bir tür işçi, sosyoekonomik statü, vb.) ve belli imgesel sahnelere (toplu çalışma, grev/direniş, vb.) hapsolmaya meyilli olan ve doğrudan ‘görmeye odaklı’ (ve görmediğine inanmayan) bir düşünme biçiminden kolay kolay uzaklaşamadığımızı gösterebiliyor. Bu perspektifin canlılık içermediğini ve dokunduğu birini canlandırma ihtimalinin oldukça düşük olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumda sınıf siyaseti içerisinde ürettiğimiz söz, eylem ve kurumlarımızın canlılığı ve canlandırıcılığı da sorgulanır hale geliyor, ve odağımızı, coşku veremediğimiz insanları harekete geçmemekle suçlamaktan başka bir yere çevirmemiz gerektiği ortaya çıkıyor.

 Perspektifimizi böyle bir noktada tuttuğumuzda ilişkilerin ve insanların sürekli çelişki ve değişim içerdiğini, hayatın ‘aktığını’ gözden kaçırmış oluyoruz. Ve tabii sınıf dediğimiz şeyin de bu şekilde akan, insanların ilişkilerinde ve iç dünyalarında somut şeyler ifade eden bir süreç olduğunu unutuyoruz, bastırıyoruz. Burada önemli olan, sınıfın belli bir ana ait bir imge (put anlamıyla birlikte düşünelim) gibi ölü değil, capcanlı bir süreç olduğunu anımsamaktır. İnsanların ilişki, düşünce ve eylemlerinde yaşanan/yaşatılan, içinde çelişkiler taşıyan, değişim içeren, farklı ilişkilerdeki etkileri kapsayan bir süreç. Sınıf bu bağlamda, üretim ilişkilerinin etkilerinin ve bu etkilerin yorumlarının insanlar arası ilişkilerde yaşanması ve yaşatılması anlamına gelir. Bu süreç hem sınıfsal öznelerin iç dünyasındaki bazı ilişkileri, hem sınıfın içindeki ilişikleri, hem de sınıflar arasındaki ilişkileri kurar. ‘Bilinçli’ ve ‘bilinçsiz’ sınıf oluşumlarını/hareketlerini içerebildiği gibi, sınıf olmaya karşı ‘bilinçli’ ve ‘bilinçsiz’ hareketleri de içerir. Sınıf mücadelesi de bu üç alanda kendini kurar: bireysel özne içi, sınıf içi, sınıflar arası.

 Burada sınıf meselesini çektiğimiz somut insan ilişkileri düzlemi, sınıfın sadece göze doğrudan görünende, ampirik ve ‘bilinçli’ olanda aranmasına neden olmamalı. Sınıf bir süreçse eğer, söz ve eylemde bize görünenin, bazen görünüp bazen yok olanın, tutarsız ve süreksiz olabilenin ötesindeki bir sürekliliği ifade ediyor olmalı. Bastırılanları da içeren ‘gizli’ bir sürekliliği. Belki de ‘gizli’ olanı aramanın verdiği tedirginlik hissine karşı ‘gizli’ye duyduğumuz merakın sesini yeniden yükseltirsek sınıfı da ‘yeniden’ bulabiliriz. Bunun için sınıf merakımızı diriltmeli ve sınıfı bu cazibenin nesnesi olarak hak ettiği yere tekrar koymalıyız.

 Meselenin soyut bir giz meselesi olmadığını şu şekilde de ifade edebiliriz. Eğer üretim ilişkileri içinde belli bir konumu işgal eden, yaşamak için çalışması gereken bizler bu ilişkilerden izler taşıyorsak, ilişkilerimize de bu izleri yansıtabiliriz. Bu izler birbirimizle ortaklıklarımız olduğuna dair düşüncelere dönüşebilir; o zaman biz bu düşüncelere (yani kökünde de üretim ilişkilerinin deneyimde bıraktığı izlere) yaslanarak eyleme geçer, talepler oluşturur, ilişkilerimizi daha düzenli hale getirir, belli amaçlar çerçevesinde kurumlarımızı kurarız. Yani ortaya ‘bilinçli’ sınıf oluşumları çıkarmış oluruz. Ama bunu yapmadığımız zaman –ya da göze pek hoş gözükmeyen şeyler yaptığımız zaman- da sınıfsal ilişkilerimiz, sınıfsal paylaşımımız, sınıfsal öfkemiz, birbirimize hasetimiz, birbirimizle dayanışmamız, vb. yoktur diyemeyiz. İlişkilerimiz ve deneyimlerimiz bazen göze doğrudan görünmeyen, ‘bilinçsiz’ şekillerde sınıf olmayı içinde taşır. Yani ilk bakışta öyle gözükmez belki ama bazı ilişki ve deneyimler üretim ilişkilerinin deneyimde bıraktığı izler/çelişkiler üzerine kuruludur. Biz sınıfı sadece görmek istediğimiz yerde (yukarıda saydıklarım gibiler) duymak istediğimiz sözde (‘ben işçiyim ve diğer işçi kardeşimi çok seviyorum’) ararsak –ve kendimizde aramazsak- örgütlü sınıf ilişkilerini yaratmaya doğru akabilecek bu gerçek potansiyellerden ve gerçek çelişkilerden vazgeçmiş oluruz. Bastırılanı bastırmakta bastıranla işbirliği yapmış oluruz. O zaman –tabii dışsal süreçler siyasetin hatalarını telafi edecek güçte olmadıkça- sınıf siyasetinin sözü ve eylemi bir tercüme ve dönüştürme çalışması değil; farkında olmadan yine deneyime yaslanan ama bir monolog ve tekrara/tekrarlatmaya dayalı bir süreç olarak kalır, donuklaşır.

 Gerçek çelişki tam da deneyimin içinde yuvalanır ve örgütlü bir sınıf mücadelesine tercüme edilmek üzere ‘bekler’. İşçi sınıfının ‘devrimci potansiyeli’ burada yatar ve kapitalizmin bertaraf edilmesinde onu zorunlu aktör kılar.

 2. Korku ve aciliyet hissi örgütsüz olanı parçalar, güçlü gözükene bağımlı hale getirir. Sınıfsal kurumlarımızı korku ve aciliyetin karşısında örgütlemeliyiz.

 Belki de imgelere fazla ‘takılmamızla’ bağlantılı olarak, hızlı ve gözle görülebilir sonuçları oldukça fazla önemsiyoruz ve kapitalist saldırıları her seferinde bir ölüm-kalım meselesi olarak sunuyoruz. Bana göre korku ve aciliyet hissini arttırarak hareket ettiğimiz durumlarda, yani duruma müdahale edemezsek yok olacağımız korkusunu yaydığımızda tam da değişim olanağının karşısında duran bir eğilimi harekete geçiriyoruz. Aciliyet hissinin varlığında bir kazanım elde ettiğimiz durumlarda dahi, kazanım bu aciliyet hissinden değil, aksine ona karşı işleyen eğilimlerin aktif olması sayesinde mümkün olabiliyor. Sorun bu hissin hedefe ulaştırmama özelliğini ve müdahalemizin iddia ettiğimiz kadar kurtarıcı bir etkisi olmayacağını ‘bile bile’ bu aciliyet hissine ve büyük değişiklikleri hemen acilen yaratabileceğimiz, yoksa da yok olup gideceğimiz hissine yaslanmakta ısrar etmemiz. Böyle bir durumda sadece büyük şeyleri önemsiyor, büyük umutlarla mücadele ediyor gözüküyor olabiliriz ama kavganın da imgesel (‘hayali’ anlamıyla birlikte düşünelim) bir düzleme kayması potansiyelini arttırdığımızı gözden kaçırmamalıyız. Bu nedenle konu çok kritik olduğu için ve/veya insanlara ‘acı verici gerçeği söylemek yerine, onları motive etmek için’ yüklendiğimiz propaganda görevinde hayali bir savaşımın içinde kalmaktan ve benzer trajedileri tekrarlamaktan kaçınamayabiliyoruz. Bu durumda bir ideal olarak karşımızdakine sunduğumuzu düşündüğümüz şey ise aslında, gerçek bir ideal gibi birleştirici, ortaklaştırıcı ve motive edici bir etki değil, aksine karşısında sessiz, düşüncesiz, minik kalınan bir ‘dev ideal’ olarak işlev görüyor. 

 Bunun üzerine düşünmeyi, işçi sınıfının kurumsal ve ruhsal örgütlenmesinin zayıf olduğu şu zamanlarda özellikle önemli buluyorum. Sınıfın amaçlı ve örgütlü bağlar kurma konusunda zayıf olduğu bir dönemdeyiz. Bağlılıklarını, gerginlikleri üretime çevirmek için kullanma konusunda da. Bu kurumsal zayıflığımıza işaret ediyor. Aynı zamanda ruhsal olarak da zayıflıyor olabiliriz. Baskı ve şiddet, korku ve acı yaratırken, bunları işlemleme kapasitelerini de zedeliyor. Sınıfın yaşadığı iç parçalanmalar, eşit ötekilere yapılan yatırımların geri çekilmesi ve büyük ötekilerle özdeşleşmelerin güçlenmesi, böyle bir toplumsal süreçle ciddi anlamda besleniyor. Sınıf bağları çözülüyor.
 Bana göre birbirimize ‘şu da olursa yok olacağız, o yüzden acilen bir şeyler yapmalıyız!’ demeye ve/veya bunu hissettirmeye devam ettikçe düşünsel kapasitemizi, gerçek ve geçerli alternatifler üretecek yaratıcılığımızı baskı altında tutuyoruz. Böyle süreçlerde bu bizi -gerçek alternatiflerimiz olduğu halde- ruhsal ve kurumsal olarak daha çok parçalanmaya, çözülmeye, kopmaya götürebilir. Diğer yandan da kendimizi devlete, devleti yönetenlere, sınıf kurumlarımızı yönetenlere, kapitalist sınıfa daha bağımlı hissedebiliriz. Ve bu süreç içerisinde birbirimizle (sınıf kardeşlerimizle) değil, onlarla ve onların arzularıyla özdeşleşmemiz ise pek muhtemel.

 Bu nedenle kendi içimizdeki aciliyet hissine direnerek, sıkılmaya ve etkisiz olduğumuz hissine tahammül etmeli ve 'küçük’ işlerle uğraşmayı ertelememeliyiz. Bizim yapacağımız, birbirimize dayanarak (katlanma anlamıyla da birlikte düşünelim) sınıf hukukumuzu yeniden kurmak olabilir. Bu, sınıf deneyiminin içinde bastıranla ve sesi daha gür çıkanla değil, bastırılanla, ifadesiz, sessiz kalanla özdeşleşmemizi kuvvetlendirmemiz gerektiği anlamına da geliyor. Buna olanak sağlamak için de korku ve aciliyetin karşısında örgütlenmiş, yenilenmiş sınıfsal kurumlara ihtiyacımız var. Yani belli şekillerde koruyucu olan kurumsal ilişkilere. İşlevsel bir kurum sadece talep ifade eden bir yapı değil, aynı zamanda korku ve aciliyetin boğuculuğu karşısında soluklanmaya imkan veren bir ara alan, bir kaçak noktasıdır.

Düşünebilme, fikir ve eylem üretebilme, boğulurken değil ancak bu kaçaktan aldığımız soluklarla yapabileceğimiz şeyler.  Bu kaçak noktalarını birbirimize taşıdığımız korku ve aciliyet hisleriyle kendi ellerimizle yamamamalıyız.

3. Sınıfın ‘gizli’ gücü potansiyel bağlarındadır. Sınıf siyasetini, potansiyel bağları gerçekleştirme siyaseti olarak düşünmeliyiz.

  Sınıf üzerine düşünürken düşünsel çağrışımlarımızın tıkanmasının bir göstergesinin, işçinin düşünce dünyamızda bir imge/kimlik haline gelmesi, sabitleşmesi olduğunu düşündüğümü ifade etmeye çalıştım. Bunun aynı zamanda bir yalıtma içerdiğini de eklemeliyim. Bir yandan ‘işçi’yi zihnimizde böyle ilişkisiz ve değişimsiz hale getirirken, aslında sınıf siyasetini de böyle bir yalıtma anlayışı üzerine kuruyor olabiliriz. İşçiliğin bir süreç, bir yaşam, bir ilişki olmaktan uzaklaşması, sınıf siyasetinin de bir ilişki (ilişki dönüştürme/düzenleme) siyaseti değil, bir ‘birey olarak işçi’ siyaseti ve birey talebi/hakkı siyaseti olarak kurulması ile paralel ilerleyebiliyor. Sınıfın dinamik, ilişkisel ve orada olan dinamik ve ilişkisel bir süreç olduğu gerçeğinin geri kazanılmasının sınıf siyasetine yaklaşımımız açısından da bir anlamı olabilir. Sınıf siyasetinin ne olduğunu burada yeniden düşünelim.

 Sınıf siyaseti, işçilerin deneyimlerine bir şekilde temas eden, deneyimdeki bazı dinamiklerden yola çıkarak araçlar (söz, eylem, kurum, vb.) geliştiren ve bu araçlarla işçilerin deneyimlerini etkileyen bir siyaset tarzıdır. Böyle deyince belki sadece bireysel bir düzlemde kaldığımız düşünülebilir ama olan şey sadece bireysel değildir: bu etki insanlar arasındaki ilişkilerde yansımasını bulur, kolektif etkiye dönüşür, toplumsallaşır. Bu noktada sınıf siyaseti işlevi tanımlanır: sınıf siyaseti, deneyimden yola çıkıp onu dönüştürürken, sınıf içi ilişkileri, sınıflar arası ilişkileri ve toplumsal ilişkileri düzenler, dönüştürür. (Şu an için fiziksel dünyanın bu sürece nasıl katıldığına girmeyelim.) Yine benim baktığım yerden bu süreç, sosyalist ideallerle ilişki içerisinde ve ilişkilerin sosyalist düzenlemesine yönelik çerçevesel düzenlemelerle ile yürür.

 Böylece sınıf siyasetinin işçilerin sınıf oluş süreçlerine yönelik ara müdahaleler olduğunu söylemiş oluyorum. Peki, bu ara müdahaleler –ister söz, ister eylem, ister iletişim tarzı, ister bir sendika üretelim- ne yapmış oluyor? Bu soruya farklı açılardan yaklaşmak mümkün belki ama bana göre bu müdahalenin en önemli işlevlerinden biri bağ kurma işlevi. (Burada sınıf siyaseti aracılığıyla ruhsal dünyada kurulan ve yenilenen –diğeri kadar önemli- bağlardan söz etmeyi es geçip, toplumsal bağları vurgulayacağım.) Sınıf siyaseti önemli bir etkisini, işçiler arasındaki bağlara yapar. İşçilerin deneyiminde yer alan ‘üretim ilişkileri izleri’ bu bağların temelini oluşturur. Bu izler birimizden ötekine her zaman aynı güce, aynı öneme ve aynı anlama sahip olmayabilir ama burada bizi ilgilendiren bu ‘bağ potansiyelinin’ orada var olması. Önemli olan bu bağ potansiyelini orada yapan toplumsal ilişkiler orada oldukça da orada olmaya devam edecek olması ve kapitalist toplumsal ilişkileri değiştirmenin kaynağının tam da buraya ekilmesi.

 Bu potansiyel, başka bir adıyla baskı ve sömürünün ortak deneyimi, başka bir adıyla eşdeğer öteki ile kurulan özdeşleşme, işçilerin ilişkilerine ve sınıfın oluşumuna etki eder. İlk maddede bahsettiğim gibi bu izler canlı bir şekilde hayatın içinde etkisini gösterir. Sınıf siyaseti ise bunların doğrudan görünür olmadığı durumlarda da bunları görmenin, bunların bilinçsiz ya da bilinçli gerçekleşen tezahürlerini izlemeyi hedefler. İzlemek sadece takip etmek değil, aynı zamanda onların yolunu izlemek, bastırılan ‘bağ potansiyelleri’ni görünür olmadıkları durumlarda da görmek, onları sözel ve eylemsel temsillere dönüştürmek anlamına geliyor. Bu nedenle başkalarının (egemen ötekilerin) bakışını kendine bakış yapıp sadece görünene ve imgeye takılı kalmış bir çağrışım zayıflığı halinde (onların görmek istediklerine) duraklamak yerine sınıfın ‘gizli’ gücüne yönelebiliriz. Böylece potansiyel bağlara gerçek bağlara, soyut emek altında bastırılan somut emeği gerçek yaratıcılığa çevirebiliriz. Kendi sınıf deneyimimizi de ancak öteki ile ilişki içinde anlayabileceğimizi ve ötekine yönelmenin kendi sınıf deneyimimize yönelmek anlamına geldiğini de tekrar anımsayarak. Özellikle böyle sözel ve eylemsel tercüme/dönüştürme işlemleri için ara alanlar olarak işlev görebilecek, birbirimizle paylaşımımızı sağladığı kadar birbirimize olan mesafemizi de koruyacak, bağ kurucu sınıfsal kurumlara ihtiyacımız var.

Bana öyle geliyor ki, yazının başında adını andığım kapitalist saldırıları gündemimize alırken, ancak onlara müdahale etme ve mücadele mantığımızı da tartışırsak önemli dönüşümlerin önünü açmış olacağız. Ben burada bu mantığı oluşturan bazı temel gündemler üzerine (sınıf kavrayışı, kurumsallığın işlevi ve sınıfın potansiyel gücü) bir tartışma yürütmüş oldum.



18 Mayıs 2017 Perşembe

Duyuru: Tartışma Toplantıları Dizisi Mayıs Oturumu



Tartışma dizisi kapsamında her ay bir ya da birkaç sunumcu/tartışmacı, belli bir konuya dair önemli bulduğu ve ötekilerle paylaşmayı arzuladığı düşüncelerini katılımcılarla paylaşıyor ve konu üzerine yürütülecek bir tartışma için açıcı rol üstleniyor. Herkesin katılımına açık olan bu oturumlar, insanları (fikirleri, heyecanları, deneyimleri, disiplinleri…) sosyalist bir çerçevede, konuşma ve düşünme eylemlerinde karşılaştırmayı hedefliyor.

Aşağıda 27 Mayıs Cumartesi saat 16.00’da gerçekleşecek olan 5.  oturumun ayrıntılarını ve öteki oturumlara dair bilgileri bulabilirsiniz. 

***

MAYIS TOPLANTISI

Sunumcu/Tartışmacı:  Baran Gürsel (Klinik Psikolog, Sosyal Politika Doktora Öğrencisi)  
Başlık:  ‘Sınıfın Bilinçdışı’ Üzerine Bir Tartışma: 
                    Öznellik-Nesnellik Diyalektiğinde Nereye Oturur, 
                                             Sınıf Siyasetine Bakışımızı Nasıl Etkiler
Zaman:  27 Mayıs Cumartesi, 16.00-18.30
Yer:  Dünyada Mekan,
     Adres: Hazzopulo (Danışman) Pasajı No: 1, Kat: 1, Galatasaray/Beyoğlu

***


OCAK  - Can Evren (Duke Üniversitesi Kültürel Antropoloji Doktor Adayı) “Tabandan Yukarı mı, 
Soldan Sağa mı? Taraflılık ve Kemalizm Karşıtı Hegemonya Üzerine” başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi.*   

ŞUBAT  - Enes Aksu (YTÜ İktisat Yükseklisans Öğrencisi) “AKP Döneminde Türkiye Ekonomisi: 
Hangi Adımlar Atıldı, Etkileri Ne Oldu?” başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi.

MART  - Begüm Özden Fırat (Öğretim Üyesi, MSGSÜ Sosyoloji Bölümü) “Müşterekler Siyaseti”, 
                 Zafer Ülger “Başkanlık Referandumu, İlkel Birikim, Müşterekler” başlıklarıyla birer sunum gerçekleştirdiler.**

NİSAN  - Eser Sandıkçı (Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği üyesi) “Emeğin Ruhsallığı”, 
                   Eylem Akçay (Plaza Eylem Platformu üyesi) “Ruhsal Hayat Sınıf Mücadelesinin Bir Alanı mıdır?” başlıklarıyla birer sunum gerçekleştirdiler.***

HAZİRAN - Sol harekette normallik ve heteronormativite üzerine Umut Şah (Öğretim Görevlisi,  
İstanbul Arel Üniversitesi Psikoloji Bölümü)

TEMMUZ  - Erk, beden ve şiddet üzerine Bilgesu Şişman (Depaul Üniversitesi Felsefe 
Doktor Adayı)
Kesişen aidiyetler; toplumsal cinsiyet, etnik kimlik ve sınıf kimliklerinin deneyime etkileri 
üzerine Mukadder Okuyan (Clark Üniversitesi Sosyal Psikoloji Doktora Öğrencisi)

EKİM - Sınıf ve etnisite deneyimleri eşliğinde işçileşme süreçleri üzerine Uygar Yıldırım

KASIM - Freud metninin “bilinçöncesi” devrimci potansiyeli üzerine İlker Özyıldırım
Öteki ve ötekisizlik meselesi üzerine İshak Sayğılı





4 Mayıs 2017 Perşembe

Sunum Metni: Ruhsal Hayat Sınıf Mücadelesinin Bir Alanı mıdır?

Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışma Toplantıları Dizisi'nin 29 Nisan'da düzenlenen 4. oturumunda Eylem Akçay'ın yaptığı sunumun metnini aşağıda bulabilirsiniz.


Ruhsal Hayat Sınıf Mücadelesinin Bir Alanı mıdır?

Eylem Akçay 

PEP deneyimlerine dayanarak teorik olarak yetkin olmadığım bir alanda konuşacağım. Aslında ele aldığım konu daha yetkin bir çalışma gerektiriyor. Alanın kavramlarına da hakim değilim, mesela ruhsal hayat, duygular, duygulanım, öznellik, kişilik ve davranışı birbirinin yerine kullanıyorum çoğunlukla. Yine de PEP toplantılarında yaptığımız tartışmaları paylaşmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Bireylerin ruhsal hayatının, sınıfın tıpkı ekonomik ve politik mücadele alanları gibi bir mücadele alanı olmaya aday olduğunu iddia edeceğim. Bireyin öznelliği kollektif bir üründür, dolayısıyla kollektif bir sorumluluk yaratması beklenebilir. Sınıf mücadelesi, tıpkı sendikalar ve partiler gibi bu alanın da özgün kurumlarına ihtiyaç duyuyor.  

Politika ve mücadele söz konusu olduğunda ruhsal hayat ve duygular hep işin içindeydi elbette. Öfke, umut, hırs gibi güçlü duygusal ifadeler olmadan direnişten bahsedemiyoruz. Ancak bunlar konuşulurken duyguların hareketlere etkisinden, nasıl kullanılacağından veya yönlendirileceğinden bahsediliyor genellikle. Burada bu ikisi arasındaki ilişkiden değil, ruhsal hayatın mücadelenin konusu edilmesinden bahsetmeye çalışacağım.

İş hayatı ruhsal hayat evreninde de işler 

Ruhsal hayatın mücadelenin veya politikanın konusu edilmesi yeni bir konu sayılmaz. Feminist mücadele, özellikle çoğunlukla tam hakkı verilemeyen “özel olan politiktir” ifadesiyle ruhsal hayatı doğrudan konu edindi. Cinsiyete dayalı adaletsizlik elbette duygular evreninde çalışan bir eşitsizlik türü ve ister istemez duygularla yakından alakalı. Ancak bugün, iş hayatı da duygular, ruhsal hayat evreninde çalışıyor -veya bugün bunun böyle olduğunu daha net görebiliyoruz.

Buna ilişkin birkaç ipucu var. İlki, öncelikle emek sömürüsünün fizikselliğinin yanı sıra zihinsel bir süreç olarak görülmeye başlanması. Başta kafa emeği, kol emeğinden ayırdedilebiliyordu, hatta bu ayrım işçi aristokrasisi diye adlandırılan durumun kaynaklarından biriydi. Bugün teknolojinin ve denetim sistemlerinin gelişmesiyle, kayzen gibi Fordizmden daha gelişkin yönetim metodlarıyla kol işçisinin zihinsel faaliyetlerinden üretimde yararlanıldığı halde işçinin üretim sürecinin bütününe hakim olmaktan dışlanması mümkün oluyor.

İkinci ipucu, 70lerde başlasa da son yıllarda kendini tümüyle dayatan iş hayatıyla iş dışı hayatın birbirine girmesi, bir anlamda iş hayatının dinlenme ve sosyal hayat gibi yeniden üretim alanlarını dolaysızca belirlemeye talip olması olabilir. Üretim ve yeniden üretim arasındaki ilişki, aile ve devlet gibi iş dışı sosyalliklerce dolayımlanır. Ancak şirket kültürü ve kişisel gelişim söylemleri, “kendini yönet” öğüdüyle özetlenebilecek bir ahlaki ilkeyle bu alanın üretimle ilişkisinin dolaysızlaştığını işaret ediyor.

Üçüncü ipucu, hizmet sektörünün büyümesi ve özelleşmesiyle belirginleşen çalışanların duygularını yönetmesini, duygu üretmesini gerektiren duygulanımsal emek başlığı altında incelenen çalışma tarzı olabilir.  

Bu üç ipucu emek sömürüsünün gelişkinliğini ifade ediyor. Kişiliğin çalışma ilişkilerine dahil edilmesinin çalışanın iş üzerindeki hakimiyetini artırması beklenirdi. Oysa işçiler yönetilebilir olmaya, patron için çalışmaya devam ediyorlar. İşçinin iş üzerindeki hakimiyeti, ancak dev firmaya mal yetiştirmeye çalışan kobinin ürettiği ayakkabı üzerindeki hakimiyeti kadar olabiliyor. Taşeron işletmenin kendi işçilerini dev firmanın işi için ezdiği gibi, işçi de kendi kendisini sömürüyor.

Ruhsal hayattaki sınıf mücadelesinin belirtileri

İşçi bireyin bedeni ve ruhu üzerinde yaşanan bir sınıf çatışması söz konusu. Çalışma ilişkilerinde geliştirilen yönetim teknikleri ve söylemler devletten aileye tüm toplumsal örgütlenmere yayıldığı için, bu ikiye yarılma sadece işçilikle ve işçilerle sınırlı kalmıyor.

Yeni gündeme gelen emek temelli sorunların çoğu bu sınıf çatışmasının yaşandığı cepheler gibi. Bu cephelerde işçilerin güçlü oldukları ve zayıf oldukları yerler var. Ama sonuçta güçlü alanlar kontrol altında tutularak hep kazanan bir kumar masası gibi sermaye hep galip geliyor. Mücadelenin bu cepheleri yeni değil belki, ama bu noktalar ancak sınıf mücadelesi tarafından işçilerin sınandığı anlarda, mücadele onları önümüze çıkarttığı zaman tanınabiliyor. meseleyi nasıl ele aldığımı anlaşılır kılmak için işçilerin zayıflatıldığı bazı noktaları, güçlü yanlarla ve birbirleriyle tümüyle iç içe oldukları ve ayrılmaları mümkün olmadığı halde, bir kaç başlık altında toplayacağım.

İlk olarak, iş tahribatı diyebileceğimiz, işçinin bedensel ve ruhsal bütünlüğünün bozulmasını ele alalım. Bu alanda Türkiye’de ve dünyada 1970lerde başlayan mücadele hattı ancak son yıllarda yol katetmeye başladı. Bugün Fransız işçi sınıfının mücadelesiyle çalışma hayatının yol açtığı ölümler ceza yasasının, cinayetle ilgili hükümlerin konusu oluyor. Türkiye’de ilk defa 1970lerde kullanılan iş cinayeti kavramı, İSİG meclisinin çalışmalarıyla artık toplum tarafından bilinir oldu. Ruhsal rahatsızlıkların meslek hastalığı sayılması da ancak yeni bir talep olarak ortaya çıkıyor. Bu konuda, yine 1970lerde Amerika’da ortaya konduğu halde kadınların yaşadığı daha özel sorunlara çok seyrek sıra geliyor. Bunun yanı sıra, iş yeri intiharları, daha doğrusu iş kaynaklı intiharlar gündeme geliyor. Japonya’da yaygın olan iş kaynaklı intiharlar,  altına itildikleri kültürel açıklama örtüsünü deliyor.

Bu intiharları iş kaynaklı ruhsal bir tahribat veya iş cinayeti gibi ele almak yeterli olmuyor. Sosyolojiyi bir bilim olarak kuran temel jest, intiharın sosyal bir olgu olarak açıklanmasıydı. Bu intiharlar da sosyal olgulardır. Ben bu intiharları sınıf savaşının kamikaze saldırıları gibi düşünüyorum. Mısır’da intiharıyla Arap Baharı’nı başlatan Muhammet Buazizi’nin yanı sıra Türkiye’de Soner Semih Sipahi, Hilmi Matlisa, Mehmet Pişkin ve isimsiz başka kahramanlar birlikte düşünülmeli, aynı cephede görülmeliler. Bu intiharların genelinin ortak bir özelliği, geri çekilme değil topluma seslenen, sonuç almaya yönelik, son bir saldırı edimleri olmaları.

Duygu durumu düzenleyici ilaçların kullanımının artışını da ruhsal tahribatın artışı olarak yorumlamak yeterli değil. Antidepresan, bir rahatsızlığı ortadan kaldırmak için, hekim kontrolünde ve düzenli şekilde kullanılmıyor.  Antidepresanla birlikte vitamin haplarının kullanımı da artıyor. İşçilerin bu ilaçlardan temel beklentisi tedavi etmesi değil, duyguları kontrol etmeyi kolaylaştırması, kontrol edilemeyen duyguların çalışmaya engel olmaması. Bütün bir kişisel gelişim yazınının işlevlerinden birini paylaşıyor bu mucizevi ilaçlar.

Mücadelenin kazanananı, kaybedeni  

Kısaca söylemek gerekirse, ruhsal tahribatı sadece çalışma düzeninin birey üzerindeki olumsuz etkisi olarak görmemek gerekiyor. Ruhsal tahribat, birey üzerinde geçen ve gelişen sınıf mücadelesinin bir görüngüsüdür.

Son yıllarda kullanımı özellikle yaygınlaşan mobbing kavramı da ruhsal alandaki sınıf mücadelesinin bir görüngüsü olarak ele alınmalı. Mobbing hem sermaye cephesi hem de emek cephesi tarafından tarif edilmeye çalışılıyor, öyle ki sadece kavramın anlamı üzerinde bile açıkça görülebilir bir sınıf mücadelesi yaşanıyor. Mobbing taciz gibi yapısal olarak güçlü olanın zayıf olana uyguladığı bir eziyet değil. Alttan üste ve yatayda uygulanabildiği gibi üstten alta da mobbing uygulanabilir. Mobbing bugün sermaye açısından kontrollü bir savaş stratejisi, bir yönetim stratejisidir, aynı zamanda mavi ve beyaz yakalı işçilerin elinde bir silaha dönüşmüştür. İşçiler iş yerinde ortaya çıkan her türlü sorunu mobbing olarak adlandırıyorlar. Hem kavramın içeriği üzerindeki mücadeleye doğrudan katılıyor, hem de yaşadıkları sorunu toplumsal bir soruna tercüme ediyorlar. Örneğin, işe geç kaldığı için soruşturma gören bir işçi kadın savunmasını, rahatsızlığı dolayısıyla geç kaldığını, yöneticinin soruşturma açmasının mobbing olduğunu söyleyerek yapıyor.

Gerçekten de performans sistemi, “hadi hadi” sistemi, işten çıkarmanın kolaylaştırılması mobbingi bir yönetim stratejisi haline getiriyor. Çalışma hayatının bu görüngüleri ruhsal alandaki mücadelede işçileri tümüyle silahsız bırakmasa da sermayenin önde olmasını sağlıyor. Türkiye’deki mevcut kıdem tazminatı tartışması ve mobing’in “zorba bireyin sağlıksız tavrı” olarak tarif edilmeye çalışılması sermayenin en çok kullandığı stratejilerden biri olarak savaşın ve sonuçlarının sınıfsal niteliğini kültürel ve bireysel açıklamalarla örtmek oluyor. Kıdem tazminatının, BES’in, kiralık işçiliğin, performansın ve işten çıkarmanın kolaylaşmasının ruhsal mücadele açısından ele alınması çok öğretici olabilir. Sonunda hep masanın kazanmasını sağlayan adaletsizliğe rağmen, ruhsal süreçler tümüyle mekanik süreçler değildir. Sermayenin her hamlesi işçi sınıfının yeni silahlar edinmesini de kolaylaştırıyor.

Bir diğer görüngü, çalışma düzenini işçileri suç ortağı kılarak sürdürmek. Bankacılar, çağrı merkezi çalışanları, kriminal işler yapan sektörlerde, işletmelerde veya kriminal çalışma koşulları altında çalışanlar düşünüldüğünde çalışma düzeninde suç ortaklığının yerinin daha bir belirginleştiği söylenebilir. Bankacı, bankanın vergi vermemek ve türlü başka kurnazlıklar için ana firma bünyesi dışında illegal olarak kurduğu bir kurumda, bir çağrı merkezi çalışanı gibi telefonla, geri ödemesi mümkün olmadığı ve yüzde yüz işletmesinin batmasıyla sonuçlanacağı halde bir kobiye zorla kredi satar; üstüne üstlük yasaya aykırı şekilde fazla mesaiye kalabilmek için fazla mesai süresinin sonunda turnikeden çıkarak turnikeden geçmeden çalışma alanına döner. İşçiler yasaya aykırı olarak işverenin yatıracağı sigorta masrafı düşsün diye maaşlarının bir kısmını elden alır; ya da bankaya yüksekten yatan maaşlarının bir kısmını elden işverene geri öderler. Mühendis, üretilen arabanın egzos ölçümlerini yanlış bildirir; maden kazasında patronun yerine hapis yatar. Suç ortaklığı, sermayenin işçinin bedenindeki ve ruhundaki bir zaferidir bir anlamda. Yine vurgulamak gerekir: Bu durumun işçiyi tümüyle silahsız bırakması gerekmez.

Sermayenin ruhsal alandaki bir başka başarısı örgütsüzleştirmedir. Sendikalar ve grevler yasaklanmakla kalmaz, işçi yalnızlaştırılır. BES ve performans sistemi gibi uygulamalar, işçi-işveren sözleşmesinin tümüyle bireyselleştirilmesini, iki birey arasında kalmasını sağlarken kıdem tazminatı fonu ve kiralık işçilik gibi düzenlemeler de işçiyle işverenin başbaşa kalmasının önüne geçer. Sermaye ilkinde işçinin güçsüz olduğu konumlanmayı kalıcılaştırır ve işçi-işveren ilişkisini işçinin kollektif davranışının önüne geçecek şekilde dolayımsızlaştırır. İkincisinde ise sınıf mücadelesinin yüzyıllara dayanan kazanımını arkasına alan işçiyle yüz yüze gelmekten kaçınır ve işçi-işveren ilişkisini çatışmasız kılacak şekilde dolayımlar. Bu yine ruhsal alanda bir mücadeledir; işçi için somut karşılığı yalnızlık hissidir. Sermayenin son hamlesi işçilerin kendi aralarındaki, yataydaki sosyal ilişkilerini yönetmek, işletmeden dolayımlanmayan hiçbir sosyal ilişkiye yer bırakmamaktır. Şirketler çalışanların sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri imkanlar oluşturmaz, bu ihtiyaçları bizzat karşılamaya talip olurlar. Paintball turnuvalarını ve piknikleri zorunlu tutar, kaçış oyunlarındaki performansı iş performansını ölçmek için kullanırlar. İşletme, işçiye en yakın iş arkadaşından daha yakındır, işçinin en derin sırlarını bilir ve bunları iş arkadaşlarının bilmesini kesin olarak engeller. Sonuçta işçi ya yalnız kalır, ya da işletme karşısında tek başınadır.

Bütün bunları, bugünkü iş düzeninin bireylerin arzularının, benlik duygularının, kişiliklerinin ve ruhsal hayatlarının sömürülmesine dayandığını örneklemek için anlattım. İşçilerin ruhları ve bedenleri sınıfsal olarak bölünür, bedensel ve ruhsal hayat bir sınıf mücadelesi alanı olarak belirir. Buradan çıkartılması gereken temel sonuç, işçilerin halihazırda ruhsal alanda bir sınıf mücadelesi verdikleri olmalıdır.

Kollektif ruhsal mücadele

Bir sonraki adım, bu ruhsal mücadelenin kollektif bir mücadele haline gelmesidir. Birey devrim yapamaz belki, devrim bireyde başlamaz ama iki insan arasındaki ilişkide başlar. Bugünün devrimci hareketi ortak bir düşünce ve duygu etrafında toplanıp ortak bir kimlik oluşturmak değil, arkadaşlığı yalnızlığı ortadan kaldıracak kurumsal bir niteliğe büründürmektir. İşletmeden dolayımlanmayan ve kültürel zorunluluğa veya dışsal bir ortaklığa dayanmayan ama ruhsal çıkarları ortaklaştıran, ortak ruhsal talepler geliştiren arkadaşlık bağları, devrimci örgütlerdir. İşçi örgütlenmelerinin “kişisel olan politiktir” diyen ve kadın çemberlerinde toplanan kadın hareketinden öğrenmesi gereken çok şey vardır.

Bu tür kurumları örnekleyerek bitirmek istiyorum.

Plaza Eylem Platformu, kuruluşu ve etkinlikleriyle değineceğim ilk örnek olacak. PEP’in ilk toplantılarında toplumsal muhalefetin ve sınıf hareketinin gündemlerinden gündem devşirilir ve sırayla tartışılırdı. İş çıkışı düzenli haftalık toplantılar yapılmaya başlandığında, çalışma düzeninin belirsiz fazla mesai sorunundan dolayı toplantılarda gecikmeler oldu. İşçiler toplantıya başlamak için birbirlerini beklerken sohbet etmeye başladılar. Bu sohbetler zamanla PEP’in niteliğini tümüyle belirlemeye başladı. Böylece bir emek örgütü olarak PEP’in kendi gündemi, kendi çatışmaları ortaya çıktı. Toplantıların temel işlevi, işletmeden dolayımlanmayan, yatayda gelişen, iş yerindeki hiyerarşinin aksine eşitlik vaat eden bir toplumsal ilişki kurmaya dönüştü.

Kısa süre içinde bunun bir kamusal hizmet olduğunun farkına varıldı, “deneyim paylaşımı atölyeleri” ile bu ilişki vaadi kurumsallaştırıldı. Bu atölyeler, bir yandan katılan işçilerin zorunlu iş ilişkilerinin aksine birbirlerinin yanında zayıf yanlarını gösterebilmelerini sağladı; diğer yandan da ruhsal süreçlerinden yola çıkarak kollektif mücadele araçları, kavramlar ve yeni duygulanımlar üretmelerine vesile oldu.

Deneyim paylaşımı atölyelerinde elde edilen örgütsel beceri, Soma katliamı sonrası Levent’te Soma holding önünde yapılan oturma eylemi ve forumlarda işlevli oldu.

PEP’in bir diğer çalışması, işten atıldım sitesiyle verilen duygusal kamu hizmetidir. Sitenin sloganı “işten atıldım ama yalnız değilim” şeklinde. Hukuki dayanışma ve bilgilendirme yapılıyor, ama gönüllülerin de katılacağını düşündüğüm düşünceme göre sitenin gördüğü en temel işlev ruhsal alanda oluyor.

PEP’te yaptığımız tartışmalarda PEP faaliyetlerini bu işlevleri de kapsayan kamusal hizmet olarak tarif ediyoruz. Benzer faaliyetlerin başka yerlerde de oluştuğunu, işçiler arasında bu işlevleri gerçekleştirecek arkadaşlıklar ve düzenlemelerin yaşandığını düşünmek mümkün. İşçi sınıfının ekonomik örgütleri, sendikalar ve sandıkların başlangıçtaki işlevi, kadınların gün toplantılarına benzer şekilde ortak kasalar oluşturmalarıydı. Bugün benzer şekilde duygusal, psikososyal ortak kasalara ihtiyacımız var. Ruhsal sandıklara, ruhsal güvencelere ve sendikalara ihtiyacımız var. Bu örgütler, mevcut talepleri ruhsal, psikososyal bir yaklaşımla ele almanın yanı sıra yeni ruhsal, psikososyal haklar ve talepler geliştirmek durumundadır.

 

24 Nisan 2017 Pazartesi

Duyuru: Tartışma Toplantıları Dizisi Nisan Oturumu


Tartışma dizisi kapsamında her ay bir ya da birkaç sunumcu/tartışmacı, belli bir konuya dair önemli bulduğu ve ötekilerle paylaşmayı arzuladığı düşüncelerini katılımcılarla paylaşıyor ve konu üzerine yürütülecek bir tartışma için açıcı rol üstleniyor. Herkesin katılımına açık olan bu oturumlar, insanları (fikirleri, heyecanları, deneyimleri, disiplinleri…) sosyalist bir çerçevede, konuşma ve düşünme eylemlerinde karşılaştırmayı hedefliyor.

Aşağıda 29 Nisan Cumartesi saat 14.30’da gerçekleşecek olan 4.  oturumun ayrıntılarını ve öteki oturumlara dair bilgileri bulabilirsiniz. 

*****

NİSAN TOPLANTISI

1 Mayıs yaklaşırken…

Sunumcu/Tartışmacı:  Eser Sandıkçı (Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği üyesi) 
               Başlık:  Emeğin Ruhsallığı
Sunumcu/Tartışmacı: Eylem Akçay (Plaza Eylem Platformu üyesi)
                Başlık: Ruhsal Hayat Sınıf Mücadelesinin Bir Alanı mıdır?
Zaman:  29 Nisan Cumartesi, 14.30-18.00
Yer:  Carmela Cafe
 Adres: Caferağa Mahallesi, Tellalzade Sokak, No: 17, Kadiköy, İstanbul. 

*****

OCAK  - Can Evren (Duke Üniversitesi Kültürel Antropoloji Doktor Adayı) “Tabandan Yukarı mı, Soldan Sağa mı? Taraflılık ve Kemalizm Karşıtı Hegemonya Üzerine” başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi.*   

ŞUBAT  - Enes Aksu (YTÜ İktisat Yükseklisans Öğrencisi) “AKP Döneminde Türkiye Ekonomisi: Hangi Adımlar Atıldı, Etkileri Ne Oldu?” başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi.

MART  - Begüm Özden Fırat (Öğretim Üyesi, MSGSÜ Sosyoloji Bölümü) “Müşterekler Siyaseti”, Zafer Ülger “Başkanlık Referandumu, İlkel Birikim, Müşterekler” başlıklarıyla birer sunum gerçekleştirdiler.**

MAYIS  - Sınıf deneyimi, öznellik-nesnellik diyalektiği ve sınıfın bilinçdışı üzerine Baran Gürsel (Klinik Psikolog, Sosyal Politika Doktora Öğrencisi)

HAZİRAN - Sol harekette normallik ve heteronormativite üzerine Umut Şah (Öğretim Görevlisi,  İstanbul Arel Üniversitesi Psikoloji Bölümü)

TEMMUZ  - Erk, beden ve şiddet üzerine Bilgesu Şişman (Depaul Üniversitesi Felsefe 
Doktor Adayı), Kesişen aidiyetler; toplumsal cinsiyet, etnik kimlik ve sınıf kimliklerinin deneyime etkileri üzerine Mukadder Okuyan (Clark Üniversitesi Sosyal Psikoloji Doktora Öğrencisi)

EKİM - Sınıf ve etnisite deneyimleri eşliğinde işçileşme süreçleri üzerine Uygar Yıldırım

KASIM - Freud metninin “bilinçöncesi” devrimci potansiyeli üzerine İlker Özyıldırım, Öteki ve ötekisizlik meselesi üzerine İshak Sayğılı

* Sunum metnini blogda bulabilirsiniz.

Etkinlik Sorumlusu: Baran Gürsel
Facebook:  facebook.com/elestirelsosyalistdusunce           
İletişim: elestirelsosyalistdusunce@gmail.com


18 Nisan 2017 Salı

Referandum Sonrasında Mücadele: Yeniden 'Başlamak', Yeniden 'Gezi İşlevi'

Baran Gürsel

Referandum sonuçları hem yarattığı güvensizlik hem de iki kanattaki oy oranlarının her koşulda uç uca oluşu ile birçok gerilim, yeniden düzenlenme ve mücadeleye gebe. Bu sürecin neler getireceğini hep beraber hem yaşıyor hem de hararetle tartışıyor olacağız. Ben burada, referandum öncesinde de 'eşit ve özgürleştirici bir birliktelik için referandumun ötesine bakma’ iddiası ile benim de katıldığım[1], referandum sonrasında mücadelenin nasıl sürebileceğine dair tartışmaya bir katkı sunmak istiyorum. Artık bu konuları daha ciddi, daha samimi ve daha beraberce konuşmalıyız. Bu metinde kendi fikirlerimi referandum öncesi yazılan bir metnin[2] eleştirisinden yola çıkarak bizleri, önümüzdeki dönemdeki uzun erimli ve geniş perspektif sahibi kurumsallıklarda ‘Gezi’nin izlerini’ni takip etmeye ve ‘Gezi işlevi’ni canlandırmanın yollarını aramaya davet edeceğim. 

Birlikte mücadele ve tartışma arzularını paylaştığım Fırat Seymen’in yazdığı “Bu nasıl başlangıç! Hani nerede devamı?” başlıklı metin bir ruh çağırma anekdotu ile başlıyor ve ‘Gezi’nin ruhu’lakırdısının gereksiz tekrarlanışını batıl olarak tanımladığı bir ruh çağırma eylemine benzetiyor. Yazar daha sonra Gezi’yi bir demokratik devrim girişimi olarak değerlendirip, onun artçısı olan hareketleri sıralıyor. Bunun üzerine de bu artçıların eleştirisini yapıp veya neden işlerliklerini korumadıklarını söyleyip, bizim demokratik devrim perspektifine sahip birlikteliklerde bir araya gelmeyi tartışmamızın esas ihtiyaç olduğunu vurgulayarak tamamlanıyor. Yazıya dair, benim kendi çıkarımlarım için de temel teşkil edecek iki eleştirim var: Yazının, biçimlere aşırı bağlı kalan analiz yöntemi ve kendi aradığını bulmaya odaklı döngüsel mantığı. 

Burada yapacağım eleştirilerde amacım, ele alacağım metni ve teorik arka planını basit bir mantığa indirgeyerek anlamlı önerileri/düşünceleri yok saymak değil. Sadece, bu alttan alta aktığını düşündüğüm mantığın güncel mücadelede önümüzde tıkanıklıklar yaratabileceğini düşündüğüm için aksine, bu görüşleri ciddi bir biçimde ve yoldaşça dikkate alıyorum

'Gezi’nin Ruhu’ Meselesi

Yazının biçimselci analiz yönteminin belirgin bir örneğini, bir metafor olarak kullanılan ruh çağırma eylemini ele alışında bulabiliriz. Ruh çağırmanın 'ilk bakışta’ batıl bir eylem olduğunu reddetmek zorunda değiliz ama analizi bu noktada bırakırsak kendi bakışımız da bir tür batıllıkla malul olur. Bu şekilde, kullandığımız metaforun kendisinin de başka bir şeyin metaforu, dolaylaması, türevi olduğu gerçeğini es geçmiş olur ve metafor oyununu daha baştan bozmuş oluruz. Demek istediğim şu: Ruh çağırma eyleminin kendisi de toplumsal ilişkilerin bir biçimi yani toplumsal ilişkilerdeki sürekliliğin metaforlarından biridir[3]. 

Yazarın da amacına paralel olarak 'materyalist’ bir perspektiften bakarsak ruh çağırmak, insanlar arasında, bilinçli faaliyetin/temsillerin askıya alınmaya çalışıldığı (“Başka bir güç bizi kontrol ediyor.”), öznelerin 'sezgisel’, doğru adıyla bilinçdışı[4] süreçlerinin birbirleriyle çatıştığı/uzlaştığı dinamik bir eylemdir. Bu eylemin sonucunda toptancı ‘Evet-Hayır’ gibi toptancı cevaplara ulaşılıyor olabilir ama ulaşılan bu sonuç, kendisini yaratan dinamizmin sadece ‘anlık’ bir örtüsüdür. Bir adım daha öteye gidersek öznelere ait bilinçdışıların, insanın –yaşamın başından sonuna kadar- ‘kültürelleşme/toplumsallaşma’ süreçlerinin izleri olduğunu hatırlarız. Yani, özneler arasındaki arasında cereyan eden mevcut ruh çağırma eylemi bir açıdan da, bilinçdışılar aracılığıyla bu toplumsallıkların somutlaşması ve çarpışmasıdır. Ki bu çarpışmada toplumsallık öznelerce yeniden yaratılır ve yaratılan şey sadece batıllığa indirgenemeyecek bir ilişkiler düzenidir. 

Yazar, ‘Gezi ruhu’nu çağırmak ile ruh çağırma eylemini birbirine benzetirken, eylemin biz seküler bireylerle ‘görünüşü’ üzerinden tek yönlü biçimsel bir benzetme yapıyor.  Bu benzetmenin açabileceği düşünsel oyun alanında gezinmektense, onu önceden varsaydığı şeye (Gezi ruhunu anmanın gereksizliğine) temel olarak kullanıyor. Yazarın bu bakış açısının, Gezi’ye bakışını da belirlediğini görebiliriz. Ve belki daha ileri giderek metnin 'ruh’ kelimesinin sadece ölüme ilişkin çağrışımlarında kalıp, yaşamsallığa ve ilişkin çağrışımlarına doğru geçmemesinden de bu yaklaşımı sorumlu tutabiliriz. 

Bana göre metinde Gezi, öncesi, kendisi ve devamı belli bir süreklilik içinde –ki bu süreklilik başkalaşımlar da içerebilir- ve süreçlerle ifade edilebilecek bir toplumsal olgu olarak ele alınmıyor. Gezi de birey ya da grup olarak öznelerin bilinçdışı veya bilinçli temas ve çarpışmalarıyla oluşan bir toplumsal ilişkiler düzeni olarak ve bu düzenin metaforu olarak değil, tam sınırları ve özü tespit edilebilecek, başladı dediysek başlayacak, bitti dediysek bitecek bir olay olarak tasarlanıyor. Dolayısıyla ancak bu metafor oyununu ve toplumsal ilişkilerin sürekliliğini donduran bakış açısı, Gezi'nin çöktüğünü verili kabul edip, onu anmayı total olarak bir ölüyü anmayla eş tutuyor. Hâlbuki insanlar birey ya da grup olarak, fark ettikleri ve etmedikleri şekillerde, bu güçlü toplumsal eylemin ve kopuş gibi hissettiren bu toplumsal ilişki biçiminin izlerini taşıyorlar. Bizler bu izleri taşıyoruz. Bu izler de kuşkusuz, başka ilişki ve eylemler tarafından önceden yaratılmış bireysel ve toplumsal izlerin devamcısı, alternatifi, keseni, vb. olarak var oluyor.

Bana göre Seymen’in yazısındaki sorun, Gezi’nin adını anma biçimlerini eleştirmesi değil -ki bunlardan katıldıklarım da olacaktır- yeni bir örgütlenme ve mücadele tartışmasına yönelik ihtiyaca vurgu yaptığı yerde tarihsellikten uzaklaşması ve kendi önerisini de donuklaştırma riski taşıyan bir şekilde, Gezi’yi donuklaştırmış olması. Tam da yazarın yakındığı batıllaştırma durumu ile birlikte düşünürsek, böyle bir bakış açısının, Gezi Direnişi’nin 'yası’nın tutulmasını ve onunla (ve varsayılan özleriyle) gerçek bir özdeşleşmeyi engelleyeceğini söyleyebiliriz.

Gezi’nin Özü?

Metnin kendi aradığını bulmaya odaklı mantığı aslında yukarıda söz ettiğim yaklaşımıyla paralel. Buna dair örneği ise yine Gezi’nin 'özünün’ tespit edilişinde bulabileceğimizi düşünüyorum. Yazar, Gezi'nin dinamik süreçsel işleyişini bir öze indirgiyor: “Gezi bir demokratik devrim girişimiydi”.  Bu tespiti bende, bu indirgeme işlemini de kendi demokratik devrimci yöneliminden dolayı bu yönde yaptığı izlenimini yaratıyor. Dahası böyle bir tespit yaptığı için de, döngüsel olarak, Gezi’nin ‘çöktüğüne’ yönelik kendi varsayımına temel oluşturmuş oluyor. Yani bu mantıkla, Gezi başarısız olmuş bir demokratik devrim girişiminden ibaret; yani gerçekleşmesi yarım kalmış bir özün hikayesinden. Böyle olunca da Gezi’nin devam ettiğini, hatta bir öncesi olduğunu varsaymak için gerekli mantıksal araçlar elimizden alınmış oluyor.

Gezi’yi tarihsel bir perspektiften tanımlamak, onu doğuran ve orada doğan fikirleri, duyguları, amaçları, eylemleri, yani tarihsel süreçleri adlandırma girişimlerinden vazgeçmek anlamına gelemez; kastettiğim bu değil. Esas olarak eleştirilebilir bulduğum şey, Gezi'nin öncesindeki ve içindeki (sınıfsal/kültürel) süreçlerin beslediği, öznelerdeki yaratıcı potansiyelin ürünü olan çeşitli arzu ve çatışmaların zenginliğini, Gezi’ye öz atfetme pahasına yok saymaktır. Bana kalırsa, Gezi’nin ‘demokratik devrim girişimi’ olduğunu söylemek için veri bulmanın kendisi bile epey zor bir iş. Orada üretilen slogan, söylem, talep, ilişki ve eylem biçimlerinin demokratik özlemler içerdiği, orada ve daha geniş alanlarda (şehir, ülke, vb.) demokratik ilişkiler yaratmak için çaba sarf edildiği söylenebilir- ki bunu derken bile bunu böyle çatışmasız bir noktada bırakamayız. Fakat bu demokratik özlemleri ve çabaları (bilinçli veya bilinçsiz olsunlar), bir devrim girişiminin çağrıştırdığı amaçlı ve görece bütünlüklü bir etkinlikle bir tutmak bana zor gözüküyor. Eğer böyle bütünlük anları yakalanabileceği iddia ediliyorsa da, bunun başka tür bir devrim girişiminden ve özellikle de amaçlı girişim içermeyen birçok hareket biçiminden nasıl ayrıştırıldığı özellikle anlatılmalı. Bunlar, yazarın açabileceği –belki de açtığı ve benim bilmediğim- üzerine tartışılabilecek konular. Bununla birlikte bu yazıdaki yöntem eleştirisi açısından önemli olan, bu tip bir indirgeyici kavramsallaştırmanın, Gezi’yi kuşatıcı bir tanımlama olarak ortaya konmuş olması ve bunun Gezi’ye dair düşünmemizi de bir noktada tutması.

Yazarın Gezi’nin ‘çökmüş’ olduğunu ve projesiz olduğu için başarısız olduğunu söylemesini ve bizim de şu an demokratik devrimci bir özne yaratmamızı önermesini birlikte düşününce şöyle bir şey anlıyorum:  ‘Çöken’ girişim, ‘sağlam temellere’ oturmuyordu; bu sefer ‘sağlam temellere’ oturan bir tanesini yapmalı ve bunun için tartışmalar yürütmeliyiz. Ben bu tartışma ve birliktelik arzusunu kesinlikle sahipleniyor ve biraz da bu nedenle böyle bir açıklıkta yazıyorum. Bununla birlikte yazarın önerisi, yazının başındaki tekrar ritüelinin eleştirisine karşın, bir tekrar önerisinin ötesine geçiyor gibi durmuyor. Gezi’den aldığımız demokratik devrim mesajını, bu sefer ‘doğru’ bir yola doğru götürmek ve bu yolda bizi yürütecek doğru aygıtı kurmak olmalı bizim amacımız, yazara göre. Tabii, bu hem döngüsel bir tekrar önerisi (O zaman Gezi sadece demokratik devrimci olmanın ne kadar doğru olduğunun kanıtı mı oldu?); hem de başka şeyler değil, adı ‘demokratik devrim’ olan bir öneri. Yani başka tür ‘devrimleri’ hem yola çıktığı yerde (Gezi’de) hem de vardığı yerde (aygıt projesi) bulmayan, kendini aşmayı vaat etmeyen bir öneri. Peki bu çıkarımların yapılabilmesi için gerçekten Gezi’ye gerek var mıydı? Bu tahlil ve önerilerin içinde takip edebileceğimiz Gezi izleri nerede?

Ele aldığım yazıda kısıtlı olarak görebildiğimiz Gezi izleri meselesine, güncel ‘aygıt’ ve ‘program’ sorunları çerçevesinde Gezi'ye dönerek kendi adıma katkı yapmaya çalışmak isterim. 

Gezi’nin Sürekliliği ve ‘Gezi İşlevi’

Gezi, katılaştırıldıkça ölümü andırıyor olabilir ama onun hem toplumsal pratiğimizdeki hem de zihnimizdeki canlandırıcı etkisini hatırlamak, onu hafızamıza çağırmak, bir ruh çağırma eyleminin batıllığına karşı bir ‘ruh kazanma’, yani canlılık çağrısı olarak da düşünülebilir. Gezi sürecinin ayırıcı bir özelliği, canlı ve yaratıcı eğilimlerin taşındığı ve çoğaltıldığı bir kolektif ilişkiler düzenini temsil edebilmiş olmasıdır. Bu eğilimler sürekli olarak -bazen toplumsal düzenin egemen eğilimlerinin de devamı olan- 'ölü/yıkıcı' eğilimlerle çatışma içinde var olmuş; Gezi bu çatışmaları da kapsayarak, kendi içinde yaratıcılığı çoğaltabilen ve onu baskın hale getirebilen bir çerçeve olarak var olmuştur. Bu bağlamda Gezi'nin kolektif ilişkiler düzeni donmaya, biçimselleşmeye, şeyleşmeye karşı dinamik karşı çıkışların alanı olmuştur. Bu karşı çıkışlar, bir ağacı savunmaktan paylaşıma, sloganlardan alternatif karar alma biçimlerine kadar çeşitli kılıklara girmiştir. Gezi’nin kolektif ilişkilerinde ortaya çıkabilen bu tür eğilimler bir yandan, kapitalizmin, güncel neoliberal politikaların ve toplumsal tahakküm ilişkilerinin bastırma gayreti gösterdiği yaratıcı eğilimlerden oluşur (ve onları aşar), diğer yandan da bunların aldığı çeşitli tarihsel biçimlerle (semboller, kurumlar, örgütler, görünüşler, tavırlar, eylemler,.vb) ortak alana taşınır. Ve burada oluşan ‘Gezi ruhu’, hiç de ‘antimateryalist’ bir yolla değil, insanların (bilinçli ve bilinçdışı süreçleri içeren) etkileşimleri sayesinde, toplumsallaşarak yeni sınırlara, yerlere, ‘ruhlara’ doğru yayılır. Kuşkusuz pürüzsüz yayılma yoktur; aynı ilişkiler, başka tür eğilimlerin de taşıyıcısıdır.

Devlet şiddeti, egemen toplumsal ilişkilerin kuvveti, öznelerin eylemleri gibi birçok etmen Gezi’nin kolektif ilişkilerinin çözülmesine yol açmış olabilir, bu tartışılır, tartışılıyor. Bununla birlikte bu çözülme bana göre salt bir program ve hedef eksikliği ile açıklanamaz. Sorun, bir devrim projesinin eksik olması değildir. Bana göre,  Gezi’nin dağılmasının önüne geçilememesi, ortak mekânın şiddetle dağıtılması sonrasında bir araya geldiğimiz alanlarda, kolektif ilişkileri, Gezi’nin yaratıcılığını onaracak bir düzende yeniden örgütleyememiş olmamızdandır. Yani gerek Gezi’deki fiziksel ortamın, gerekse orada kurulan hayatın kurucu özelliklerini ve bunların harekete geçirici işlevini, insanların yaratıcı eğilimlerinin yeşermesine izin verecek şekillerde yeniden kuramadık. ‘Gezi’nin çerçevesinin’ yarattığı ‘işlevi’ yeniden yaratamadık. Bu bir program ve hedef sorunu olarak tanımlanacaksa da ancak ‘devrimci’ programların gelişeceği bir ortamın yaratılamamasını içeren bir program sorunu olarak tanımlanabilir. Ve tam bu noktada Gezi’nin çerçevesinin ne olduğunu ve neden o kesitte geçerli olduğunu; yeni mekânlar ve ilişkilere geçildiğinde, ‘Gezi işlevinin’ kazanılması için o çerçevenin nasıl yenilenmesi gerektiğini yeterince yeniden ‘programlaştırmış’ olamadığımızı söyleyebiliriz.

Bunun önemli bir sebebinin şu olduğunu düşünüyorum. Gezi, insanların etkileşim ve paylaşımının önünü açacak, görünür mekanizmalara ek olarak aslında ‘görünmez olan’ mekanizmalara da sahipti ve iletişim ve paylaşımın kendisi böyle ilişkisel mekanizmalar üzerinden akıyordu. Deneyimler bu şekilde ifade bulduğu gibi, bu şekilde yeniden de düzenleniyordu. İnsanlar daha rahat konuşabiliyor, hareket edebiliyor, daha rahat düşünebiliyor ve tahakküm ilişkilerinin dışına çıkmanın olanaklarını bulabiliyordu. Baskıcı eğilimler ortaya çıktığında buna karşı söz söyleme, örgütlenme ve bunları kısıtlama hakları ‘verili’ kabul ediliyor, genellikle bunlar parçalanma ve dağılma ile sonuçlanmıyordu. Bununla birlikte bunları çoğunlukla sağlayan, üzerinde bilinçli bir şekilde uzlaşılmış hukuk, kural ve çerçeveler değil, oradaki çerçevede gelişen –kesinlikle tarihsel ama nadiren bilinçli- ilişkiler düzeniydi. 

 Özellikle şu an içinde bulunduğumuz, şiddetin türlü biçimleriyle dolup taşan bir toplumsal ortamda, kendini rahatça ifade etmenin, yaratıcı ve özgürleştirici ilişkilerin, kendi alanlarımızda bilinçli düzenlemeler yapmadan gelişmesini bekleyemeyiz. Bu düzenlemeler aynı zamanda, çatışmaları da bir arada tutabilecek ve yeniden örgütleyebilecek şekilde, dağılmalara değil, bir arada kalabilmeye imkân yaratacak şekilde işlev görmeli. Bana göre Gezi böyle bir işlev görmüştür.  Hayatlarımızda ve alanlarımızda bu işlevi canlandırmak, uzun erimli program ve hedefler oluşturabilme yolunda, birbirimize yaslanarak ayakta kalabilmek için önümüzdeki en önemli görevlerdendir. Devam etmek üzere yeniden ‘başlayacağımız’ önemli bir yer burasıdır.

--------------------------------------------------------------------------------


[1]  http://elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com.tr/2017/03/kolektif-yaz-hayr-zamanlarndan-oteye.html
Bu konuda başka bir yazı: http://baslangicdergi.org/kazanimlar-ve-olasiliklar/

[2] http://zorgecilennehirler.blogspot.com.tr/2017/04/bu-nasl-baslangc-hani-nerede-devam.html

[3] Hem 'nesnel' varoluşu hem de 'öznel' temsili açısından.

[4] Tabii ki bilinçli-önbilinçli temsilleri olmadan değil.

15 Nisan 2017 Cumartesi

Şu Başkanlık Meselesini Neresinden Tutacağız?

Baran Gürsel

(Not: Bu metin referandum kampanyaları henüz yeni ortaya çıkarken yazılmış, 12.01.2017 tarihinde Başlangıç'ın sitesinde yayımlanmıştır: http://baslangicdergi.org/su-baskanlik-meselesini-neresinden-tutacagiz-baran-gursel/

Bu blogda yine, referanduma bir günden az vakit kalmış olmasına rağmen paylaşılmasının ardındaki düşünce şudur: Referandum sonucu ne olursa olsun, bizi dayanışma ve mücadele içinde tutacak zihinsel canlılığımızı ve dönüşüm arzumuzu ancak kendi fikir ve eylemlerimizi de tarihselleştirerek koruyabileceğiz. Bu anlamda bu süreçte ürettiğimiz pratik, değerlendirme ve öngörülerin 'gerçekliğe' nerelerde temas ettiğini/etmediğini, hangi yönlerde değiştiğini izlemek; bir yandan bunların yaratıcı yönlerini korurken, bir yandan da onları eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutabilmek önemli. Bu metin de başkalarıyla birlikte hem bu sürecin bir parçası ve eleştirel değerlendirmenin nesnesi, hem de bu değerlendirmeye katkıda bulunabilecek bazı varsayımların taşıyıcısı olarak düşünülebilir.)

Başkanlık sistemine geçişin engellenmesi için nasıl bir mücadele verilebileceğine dair çeşitli fikirler dile getiriliyor. Ben de bunlar üzerinden aklımda şekillenen bir düşünce hattını paylaşmak isterim.  

Bana kalırsa, rejim değişikliğine karşı verilecek mücadelenin önemli bir özelliği (başarısının sırrı demiyorum) onun, mücadelenin sonrasıyla, dahası kendi yenilme ihtimali ile şimdiden kurduğu ilişki olacak. Siyasal iktidarın baskısı ve hegemonyası (muhalifi üzerinde sahip olduğu tersten belirleyici kuvvetini de buna katıyorum) ile sınıf hareketinin ve toplumsal muhalefetin dağılmışlığı düşünüldüğünde; verilecek mücadelenin kendi olası yenilgisine dair ne tasarladığı, bu konuyu düşünsel/kurumsal organizasyonunda nereye koyduğu en az, kazanma ihtimalini nasıl ele aldığı kadar önemli.

Bu mücadelenin, referandum sonrasını ve kendi olası yenilgisini tasarla(ma)ma biçimi; sadece “acil ve esas” konuya odaklanmak, ötesini düşünmemek, enerjiyi düşürmemek gibi vurgularla, yenilme ihtimalini aklından geçirmiyor gibi yapmak olursa eğer, bana göre bu, eleştiriyi hak eden bir yöntem olur. Seçilebilecek daha iyi bir yol, kolektif düşünme alanlarımızı mücadelenin “ötesine” ve özellikle “yenilgi” fikrine açmaktır. En azından bu aşamada bunu politik metinlerin bu olasılığı ne kadar içereceği ya da kampanyaların vurgularının neler olacağından -en azından bu aşamada- ayrı olarak tartışıyorum. Benim burada söz edeceğim, kolektif düşünme/konuşma alanlarımızın başkanlığa karşı mücadelenin ötesine dair düşüncelere açılması ihtiyacı ve böyle bir açılmayla bağlantılı olabilecek birkaç pratik öneri.

Aciliyet Hissi ile “Hareket Etmek”

Yenilgiyi düşünmüyor gibi yapan (ve bazen de tamamlayıcı olarak belirsiz bir zamandaki mutlak zaferin kaçınılmazlığına işaret eden) yöntemin, belli bir aciliyet hissine yaslandığını varsayabiliriz. Ortada acilen müdahale edilmesi gereken, değişmediği durumda bizi yok olmanın sınırına getirecek bir durum vardır. Bu tespit birçok açıdan doğru olabilir, duruma acilen müdahale edilmesi gerektiği de savunulabilir -bunları burada tartışmayacağım- ama toplumsal bir acil durumun, aciliyet hissine odaklanmış, aceleci bir zihinsel ve kurumsal organizasyonla çözülebileceği iddiası tutarlı bir iddia değildir. Mevcuttakinden oldukça farklı düzeyde bir organize olma kapasitesine sahip olsaydık da tutarlı olmazdı, ama o zaman bu (gizli) iddiayı koruduğumuzda bile tarihsel birikimimiz ve kolektif örgütlenme halimiz, biz farkında olmadan onu “düzeltiyor” olurdu. Ve belki de o durumda  “acil müdahale lazım” sözünü, zararını çok da düşünmeden odakta tutabilirdik. Bununla birlikte; öyle yaratıcı, kapsayıcı ve daha önemlisi düzeltici bir örgütlülükten uzak olduğumuz şu durumda, bu aceleciliğimize mesafe almak için daha çok çaba sarf etmeliyiz.

Burada özellikle hızlı hareket etme ile hızlı düşünme arasındaki sınırları korumak ve bunları birbirinden ayırmak önemli geliyor bana. Acelecilik düşünme alanında işler. Düşünmeyi hızlı yaptığımız ve bunun için bazı konuşmaları gereksiz, alakasız ve pratik dışı bulduğumuz durumlar aslında, düşüncemizin hızlandığı değil, donduğu, ketlendiği ve kısa devreler yaptığı durumlardır. Ketlenmiş düşüncenin de yaratıcı, dönüştürücü ve ihtiyacımız olan hızda hareketler üretmesini bekleyemeyiz. Daha çok, tekrara düşmeyi bekleyebiliriz. Tekrara düşmek aynı eylemleri ya da aynı kurumsal yapıları tekrarlamak biçiminde ortaya çıkabilir. Bu bağlamda, en acil ve esas düşünülecek şeyin başkanlığa geçiş olduğunu söyleyip, devamına ve olası yenilgi ve kayıplara dönük düşünmemek esasında, bizzat acil ve esas konuyu hakkını vererek ele almamak ve ona müdahale imkanlarını baştan sınırlamak olur.

Bunun yanı sıra, “acilen bir şey yapmazsak yok olacağız” hissini aktardığımız politik çalışmaların hedefle uyumlu sonuçlar yaratacağı fikri de bana tartışmalı geliyor. Korku ve güvensizliğe yaslanmanın yaratıcı kolektif bir eylemle sonuçlanması ve bu duyguların dönüşmesi için gerekli olan fikirsel/kurumsal örgütlülük var olsaydı bunun bir anlamı olabilirdi. Bununla birlikte fikirsel/kurumsal dağılmanın bağlamımızı oluşturduğu durumda, bu hislerin insanı (bizleri) kolayca işgal ederek düşünmenin ve güçlenmenin tersi yönüne çektiğini düşünebilir ve görebiliriz. Ve tabii ki bu zemin üzerinde iktidarın -kırılgan da olsa- ikna ediciliğinin bizlerden çok daha fazla olduğunu da. Hatta belki, bu yolla fikrini “hayır”a çevireceğimiz kişilerden daha azını mı yoksa fazlasını mı “evet”e iteceğiz, bu bile sorulabilir. 

Bu nedenle böyle bir durumda politik çalışma; doğrudan ajite ederek ve ajitasyonla ortada bırakarak değil, deneyimi duyup onu güçlendirici bir bakış açısıyla çerçeveleyerek/örgütleyerek; uyarıcı bir eylem (hayır’a çağıranın eylemi) ile eyleme geçme (hayır’a çağrılanın eylemi) arasında kendiliğinden geçişlerin yaşanmasını beklemek yerine ara aşamaları örmeye emek harcayarak yapılabilir.

Aynı zamanda, sadece acil ve esas olanı düşünmek, gerçek kaybın yaşandığı durumda yaşanacak yenilgi hissi ve çökkünlüğü yoğunlaştırabilir, daha fazla suçluluk/suçlama durumuna hapsolunmasına yol açabilir. Hem mücadele eden öznenin, hem de çağrı yaptığı kesimlerin bu süreçten, çaresizlik ve suçlamalarla boğuşarak çıkması ihtimalini güçlendirmek yerine, yenilgi üzerine düşünebilecek ve yeni yollar tasarlayabilecek şekilde çıkması ihtimalini güçlendirmek, kolektif düşünmeyi mümkün olduğunca açık tutmakla mümkün olabilir.

Pratik Yansımalar

Mücadelenin ötesini ve olası yenilgisini kolektif düşüncemize katmanın politik pratiğimizde de yansımaları olacağını düşünebiliriz.

-Birincisi, “ötesi” düşüncesi şu anı, gerçekle daha fazla temas içinde ele alabilmemizin de koşuludur. Başkanlık sisteminin varsayılan bir ileri zamanda bizim de içinde bulunduğumuz toplumun farklı kesimlerinin bizzat yaşamında nasıl bir etkisi olacağını düşündüğümüzde, karşımızdaki ile konuşma biçimimizi ideal soyutlamalardan daha fazla sıyırabiliriz. Böylece gerçekliğe dokunan, gerçek etki yapacak bir iletişimin, etkileşimin olanağı açılmış olur. Bana göre bir kampanyanın odağını tek bir soyutlamada/sloganda tutmaktansa, işçi sınıfının farklı kesimleri, kadınlar, lgbtiler, vb. kesimlerin doğrudan deneyimine odaklanan, bu deneyimler üzerinden o grupla tartışan özelleşmiş metin biçimleri oluşturulabilir. Bu metinler, iletişim kurulan grubun mevcut baskı ve/veya sömürü deneyiminin ne olduğunu ifade etmeye çalışırken diğer yandan da bizzat bu çatışmalı deneyimin bir sistem değişikliğinden ne yönde etkileneceği, nasıl daha yakıcı ve söz geçirilemez hale gelebileceği dillendirilebilir. Bunların sadece metinler aracılığıyla yapılması gerekmez tabii; bu mantıkla kurulmuş tartışma ve iletişim alanları da yaratabiliriz.

-İkincisi, bu sayede bu mücadele sürecinin kendisini de bir fikirsel/kurumsal örgütlenme süreci olarak tasarlayabiliriz. Uzun, belki de kısa bir vadede -süresini bilemeyebiliriz- dayanışma ve savunmaya yarayacak ilişkilerin  üzerine kurulduğu hukuklar ve çerçeveler yaratabiliriz. Halihazırda birçok yerde yeşeren ağlardan öğrenen, belki de onları birleştiren dayanışmacı bir ilişki çerçevesini kurabilmek için aciliyet hissinin, acil sonuç bekleyip kendimizi ve ötekileri susturma ve suçlamalara düşmenin, konuşmaktan kaçınma eğiliminin, örgüt olgusunu tek bir şekilde algılıyor olmamızın, örgüt-kampanya ikiliğinin, arzu uyandırmaktan uzak sloganların ötesine geçebilmeli, ötesini tasarlayabilmeliyiz. Bu bağlamda başkanlık sistemine geçme ve buna direnme sürecini kendimiz açısından bir kuruluş süreci olarak yaşayabiliriz. Kurulacak kampanya ağlarını, ilişki ağları olarak düşünmek ve bu çerçevede; maddi kaynak kullanımından, konuşma, karar alma ve yataylığı koruma biçimlerine; aidiyet hissini yaratma ve taşıma yöntemlerinden, sorunları ve çözümsüzlüğü kapsama ve düşünselleştirme biçimine; bu ilişki ağını zihnimizin neresinde taşıyacağımızdan, bunların bizi nasıl dönüştürdüğüne kadar birçok gündemi, tam da bu acil ve esas gündem dolayısıyla (daha çok kişiyle) konuşabiliriz. Bunu da başkanlık sistemine geçişi engellemeye çalışmaktan bağımsız olarak düşünmemiz gerekmez.

-Üçüncüsü ve en heyecanlısını ise mantıksal olarak somut halini önceden bilmemiz mümkün olmayacağı için soyut ve cansız gözükecek bir şekilde söyleyebilirim: bu yolla pratiği yeni yöntem ve stratejilere, yeni bakışlara/görüşlere açmış olur, tekrarlamaların kırılması ve “buluşların” ortaya çıkma olanağını yaratabiliriz.

İnsanların birbirine duyduğu ihtiyacın günden güne arttığı bir dönemde, bu tip bir düşünme biçimiyle, hemen bir “başarı” elde eder miyiz bilmiyorum, ama daha çok umut büyütebileceğimize inanıyorum.