31 Ocak 2017 Salı

Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışma Toplantıları Dizisi - Şubat Toplantısı Duyurusu ve Program (18 Şubat)


 
Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışma Toplantıları Dizisi, 2017
-Şubat Toplantısı Duyurusu ve Program-

Tartışma dizisi kapsamında her ay bir ya da birkaç sunumcu/tartışmacı, belli bir konuya dair önemli bulduğu ve ötekilerle paylaşmayı arzuladığı düşüncelerini katılımcılarla paylaşıyor ve konu üzerine yürütülecek bir tartışma için açıcı rol üstleniyor. Herkesin katılımına açık olan bu oturumlar, insanları (fikirleri, heyecanları, deneyimleri, disiplinleri…) sosyalist bir çerçevede, konuşma ve düşünme eylemlerinde karşılaştırmayı hedefliyor.
Aşağıda 18 Şubat Cumartesi saat 15.30’da gerçekleşecek olan 2.  oturumun ayrıntılarını ve öteki oturumlara dair bilgileri bulabilirsiniz.

---
ŞUBAT TOPLANTISI
 
Sunumcu/Tartışmacı:  Enes Aksu (YTÜ İktisat Yükseklisans Öğrencisi)
Başlık:  AKP Döneminde Türkiye Ekonomisi:
          Hangi Adımlar Atıldı, Etkileri Ne Oldu?
Zaman:  18 Şubat Cumartesi, 15.30-18.00
Yer:  Carmela Cafe
 Adres: Caferağa Mahallesi, Tellalzade Sokak, No: 17, Kadiköy, İstanbul.

---

OCAK  - Can Evren (Duke Üniversitesi Kültürel Antropoloji Doktor Adayı) “Tabandan Yukarı mı,
Soldan Sağa mı? Taraflılık ve Kemalizm Karşıtı Hegemonya Üzerine” başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi.*  

MART  - Müşterekler siyaseti üzerine Begüm Özden Fırat (Öğretim Üyesi, MSGSÜ Sosyoloji
Bölümü),
İstanbul ormanlarının ekolojik ve ekonomi politik analizi üzerine Zafer Ülger

NİSAN - Duyguların “iş”in içine karışması ve mücadele üzerine Eylem Akçay (Plaza Eylem
Platformu üyesi),
Kapitalist çalışmanın psikopatolojisini düşünmek üzerine Eser Sandıkçı

MAYIS  - Hegel’den Lacan’a politik olan üzerine Özgür Öğütcen (Lacancı Forum Türkiye Psikanaliz Derneği Kurucu Üyesi, Psikiyatrist),
Sınıf deneyimi, öznellik-nesnellik diyalektiği ve sınıfın bilinçdışı üzerine Baran Gürsel (Klinik
Psikolog, Sosyal Politika Doktora Öğrencisi)

HAZİRAN - Sol harekette normallik ve heteronormativite üzerine Umut Şah (Öğretim Görevlisi, 
İstanbul Arel Üniversitesi Psikoloji Bölümü)

TEMMUZ  - Erk, beden ve şiddet üzerine Bilgesu Şişman (Depaul Üniversitesi Felsefe
Doktor Adayı)
Kesişen aidiyetler; toplumsal cinsiyet, etnik kimlik ve sınıf kimliklerinin deneyime etkileri
üzerine Mukadder Okuyan (Clark Üniversitesi Sosyal Psikoloji Doktora Öğrencisi)

EKİM - Sınıf ve etnisite deneyimleri eşliğinde işçileşme süreçleri üzerine Uygar Yıldırım

KASIM - Freud metninin “bilinçöncesi” devrimci potansiyeli üzerine İlker Özyıldırım
Öteki ve ötekisizlik meselesi üzerine İshak Sayğılı


* Sunum metnini blogda bulabilirsiniz.
 
Blog: elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com.tr
Facebook:  facebook.com/elestirelsosyalistdusunce
Etkinlik Sorumlusu: Baran Gürsel
İletişim: elestirelsosyalistdusunce@gmail.com

28 Ocak 2017 Cumartesi

Sunum Metni: Tabandan Yukarı mı, Soldan Sağa mı? Tarih, Taraflılık ve Kemalizm Karşıtı Hegemonya Üzerine

21 Ocak'ta gerçekleştirilen Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışma Toplantıları Dizisi'nin ilk oturumunda Can Evren'in yaptığı sunumun metnini aşağıda bulabilirsiniz. Keyifli okumalar...

***

Tabandan Yukarı mı, Soldan Sağa mı?
Tarih, Taraflılık ve Kemalizm Karşıtı Hegemonya Üzerine

Can Evren (Duke Üniversitesi, Kültürel Antropoloji Doktor Adayı)

 1.      Dönemleştirme

Siyaset bilimci İlker Aytürk, Birikim Dergisi’nin 319 no’lu, Kasım 2015 tarihli sayısında uzun süredir sosyalistler olarak tartışmamız gereken fakat adını tam koymadığımız bazı sorunları son derece iyi yazılmış bir makaleyle adlandırdı. “Post-post-Kemalizm: yeni bir paradigmayı beklerken” başlıklı makalede Aytürk şunu iddia ediyor: 1980’lerin ortasından itibaren, dünyadaki güncel tartışmaları yakından izleyen ve Batılı entelektüel ortamın trendleri içinde şekillenen Türkiyeli sosyal ve beşeri bilimciler – ki birçoğu sosyalist veya sosyal demokrattır – Türkiye’nin demokrasi eksikliğini ve baskıcı siyasi ortamı giderek daha çok Kemalizme/Kemalist vesayete bağladılar. Sebebi Kemalizm’de buldukça çözümü de Aytürk’ün deyimiyle bir “Kemalektomi operasyonunda” yani siyaset kültürünü Kemalizmden ayıklamakta gördüler. Aytürk bu makalesinde Kemalizm’in berrak bir anlamı varmış gibi davranıp, onu savunmak ile ona cephe almak arasında geçen polemiğe girmek yerine, ya da alaycı bir şekilde tartışmayı önemsizleştirmek yerine, bana kalırsa çok yerinde bir şey yapıyor. 1923’ten bugüne ülkemizde yaşanan gelişmeleri açıkladığı iddia edilen bir kavram olarak, bir teşhis olarak Kemalizmin ‘kariyerini’ inceliyor. Bu kavramın tarihimizi açıklama gücünü sorguluyor ve bu kavramla düşünmenin ne gibi gerçeklikleri gizlediğini keşfediyor. Önerisi, Kemalizm kavramını bir kenara bırakmak – ben buna katılıyorum. Bugün, bu soruların teşvik ettiği bir deneme paylaşmaya geldim. Popülerleşen ideolojik anti*Kemalizmin yol açtığı bazı optik yanılsamaları tartışmak istiyorum. Bunu eleştirel sosyalist düşünce başlıklı bir tartışma dizisinde yapmayı önemli buluyorum zira sosyalistlerin iç tartışmalarına, bu tartışmalara yön veren bazı düşünsel/yöntemsel ezberlere de dokunuyor bir ucu. Dileğim, sosyalist düşüncenin kısa veya orta vadede Kemalizm anti-Kemalizm polemiğinden tamamen sıyrılması ve Türkiye tarihi anlamak için daha özgün çerçeveler geliştirmesi. Bugünkü konuşmanın ve tartışmanın buna katkıda bulunmasını umuyorum. Özellikle de kültür ve tarih kavramsallaştırması konusunda Kemalizm polemiğinin çıkmazlarını iyi kavramayı önemli buluyorum.

            Aytürk’ün makalesini özetlemeyeceğim ama okumanızı tavsiye ediyorum çünkü bu soruna dair benim gördüğüm en iyi inceleme bu. Şunu gösteriyor: bu post* veya anti*Kemalist paradigma, birçok güncel toplumsal sorunu 1908-1945 yılları arasında vuku bulmuş büyük bir travma dönemine ve onun post*travmatik semptomlarına indirgeyen kalıplaşmış bir hazırlop açıklama haline geldi. Bu hazırlop açıklama, Cumhuriyet’in toplumsal ve siyasi tarihini şekillendirmiş birçok tarihi süreci ıskalıyor – özellikle de Türkiye sağının oluşum, gelişim, yayılma ve farklılaşma süreçlerini. Osmanlı-Türkiye tarihinini gelişimi ve süregiden değişimi içinde anlamaktan (bunu vurgulamak istiyorum), tarihi şekillendiren ve zaman zaman yolundan saptırabilen dinamikleri kavramaktan aciz. Sosyalistler tarihsel gelişim sorununu daha nüanslı incelemelidirler, zira içinde yaşadığımız durumun çelişkiler ve iç çatışmalarla dolu bir tarihsel devinim sonucu inşa olduğu, Marx’tan beri sosyalist düşüncenin başlıca önermelerindendir. Şimdi su soruyu soralım: post*Kemalist paradigmada tarihi kuran aktör ve olay nedir? Yanıt, aslında sorunun içinde: tarihimizin temel çerçevesi Kemalizm ve Kemalistler adlı bir siyasi zümre tarafından belirlenmiştir. Teşhisin adlandırılmasında apaçık ortada olan bu ön kabul, 1908 ile 1945 arasındaki 30-40 yıllık tarihsel kesite aşırı anlam yüklenmesine sebep oluyor. Sanki kendinden önceki her şeyi silen ve kendinden sonrasını başarıyla ve tamamen belirleyen devinim üstü bir “yapı” veya “siyasi kültür” olarak, yani kendi iç mantığı tutarlı, bütünlüklü, öğeleri arasındaki ilişki sabit bir sistem gibi ele alındı. Zaman kalırsa bu teşhisin fazla yapısalcı bir düşüncenin ürünü olduğunu, tarih-devinim-çatışkı-değişim meselelerini düşünmekten aciz ve düşünmeye özendirmeyen genel bir kavramsal yönelimin sonucu olduğunu tartışmak isterim. Yapı, zihniyet, kültür gibi sosyal bilimden devralınan integral kavramların bizde gelişen normatif anti-Kemalizmle mutlak bir akrabalığı var. Hülasa, post-Kemalizm takıntısı, 1945 sonrası devinim ve değişimleri önemsizleştiren bir tarih kavrayışını hakim kıldı.

            Yöntem tartışmasına – yani yapısal tarih, olaylar tarihi gibi meselelere –çok derinlemesine girmeden şunu söylemek istiyorum: siyasi kültürümüzün vesayetçi, fazla merkeziyetçi karakterini, Erken Cumhuriyet döneminde atılan bir tohumun yeşerip büyümesi olarak görmenin temel sorunu, bu tohum-bitki metaforunda yatıyor. “Olayların özüne inmeliyiz” yaklaşımı, esasa dair tartışmanın mutlaka 1945 öncesine götürülmesi gerektiği gibi bir yanılsama yaratıyor. Yani çocuk büyütülürken küçük yaşlarda kötü terbiye ederseniz artık bir yaştan sonra olanlar çok önemli değildir, karakterine işlemiştir. İflah olmaz bu Kemalizm tipini terapiye de yollasanız da değişmez, ölmeden kurtulamazsınız. Bu kökenci epistemoloji aslında bir tür kendini gerçekleştiren tarihsel kehanettir: son 20-30 yıldır bilgi ve ideoloji üretimine hakim olan yöntemsel/kavramsal kalıplar, ceberut devletin kökenlerini araştırmak için 1945 öncesine boğuldukça, her sorunu Erken Cumhuriyette arama ve orada bulma riski taşırlar. “20. yüzyılda Türk siyasi hayatı üzerine ders verecek bir öğretim üyesi, ders izlencesine koymak üzere bir okuma listesi hazırlamaya başladığında, 1908-1945 arası dönem için sayısı binleri bulan kitap, kitap bölümü ve makale arasından bir seçki yapma lüksüne sahiptir. Buna karşılık, sıra, 1945-1980 arasındaki dönemi doldurmaya geldiğinde elimizde bir avuç yayınla kalakalıyoruz.” (44). Bilgi üretimindeki bu ideolojik dağılım, 1945 sonrası yaşanan göç, ekonomik değişim, yeni tüketim kalıplarının ortaya çıkışını, artan basın-yayının toplumsal eyleme etkisini, yeni toplumsal-siyasal öznelerin kendi dönemlerinin özgülllüklerinden doğuşunu hafife alıyor. Nitekim 1945 sonrasına dair yaygın tarihsel bilginin eksikliğinde, savaş sonrası yıllarda ortaya çıkan güç ilişkilerini sanki kendi tarihselliği olan olaylar değil, önceki bir tarihsel dönemde bastırılanın geri dönüşü (mesela 50’lerde DP döneminde basın yayın aracılığıyla formasyonunu güçlendiren İslamcılık biçimleri) veya “Kemalizme sadık kalma” (mesela çok-partili dönemde CHP’nin yarışmacı bir partiye/tarafa dönüşme cabası, başarısı veya başarısızlığı) ikiliği içerisinde ele alınabilmesini sağlıyor. Sosyalistler için bu çok ciddi bir sorun zira sosyalizmin kitleselleştiği dönem bu: ders kitaplarında okutulandan çok da farklı olmayan bir kapitalistleşme, kırdan kente göç, sanayi işçileşmesi oluşuyor ve bu hızlı dönüşüm içerisinde sosyalizm, soğuk savaşın küresel ortamıyla da kayanaşarak kendini büyütüyor: fakat bu tarihsel kesite kendi özgüllüğü tanınmadığında, Türkiye sosyalizmini özgün bir tarihsel konum olarak kurmak imkansızlaştırıyor: nitekim AKP döneminde sol giderek * atıyorum özel mülkiyete karşı olduğu gerekçesiyle değil* Kemalizmin uzantısı olduğu gibi, ilerlemecilikle, cumhuriyetçilikle söylemsel ortaklığı gibi gerekçelerle karalanmaya başladı. Bunun yanı sıra, 1908 öncesi dönemin, Hobsbawn’ın uzun 19. yüzyıl dediği tarihsel-ekonomik-jeopolitik gelişmelerin de yeterince sorunsallaştırılması anlamına geliyor – Osmanlı’nın kapitalizme hızla entegre olduğu bir yüzyılda, İmparatorluk boyu bir sosyalizmin başarısızlığı ve milliyetçiliğe mağlubiyeti, İmparatorluk-boyu ve küresel-bölgesel kavramsallaştırmalardan yoksun şekilde, fazlasıyla Türk merkezci bir açıklamaya endeksleniyor. Nitekim İttihatçılar ve Kemalizm sanki uzaydan inmiş bir “batılılaşma-yabancılaşma-kültürel taklit-öykünmeci modernleşme” canavarı gibi resmedilip – burasını önemli buluyorum, suni figürler olarak dışlaştırılıyor. Yani Osmanlı tarihinin milliyetçiliği ve cumhuriyetçiliği neden ve nasıl doğurduğundan çok, diğer opsiyonların neden tıkandığından çok, Osmanlı tarihin yabancılaştığı ve sorunları Avrupa merkezciliğin yarattığı vurgulanıyor. Tarih kavramsallaştırmasında bir iç/dış ayrımı sayesinde, Kemalizm ve Cumhuriyet, Osmanlı tarihinin dahili bir metamorfozu olarak değil, dışarıdan müdahele/sapma olarak kodlanıyor. Kamusal alanında güncel siyaseti tartışırken, üzerinden 80 yıl geçmiş bir döneme bu kadar takıntılı şekilde dönüp duran başka bir ülke var mıdır bilmiyorum. post-Kemalizm kalıbına sadık olanlar, tartışmaların sürekliliğini “kemalizm tarihi gerçekleştren şekillendirdiği için” diye açıklayacaklardır. Ben ise, bu bilgi üretim paradigmaları arasndaki güç ilişkilerine, kamusal entelektüellerin formasyonuna, teorik ezberlerine bağlamak gerektiğini söylemek istiyorum bütün bunları anlatırken. Yoksa bu takıntımızı doğallaştırma, psikolojikleştirme ve/veya tarihsel olayların kaçınılmaz sonucu olarak görme riski var.

            Özetlemek gerekirse: bir tarihsel dönemleştirmenin hakim siyasal bir diskura dönüştüğünü, içinde yaşadığımız siyasi alanın kodlarını kurduğunu vurgulamalıyız. 1908 öncesi yaşananlar teleolojik bir biçinde Kemalizme eren ayrıntılardan ibaret, sonrasında yaşananlar “vesayet” sayesinde sürekli aynı kalıbı üreten tekerrülerden ibaret. Mesela 1945 sonrasında önemli bir kesiti ele alalım, 50’li yıllar örneğini ele alalım. Sanki DP – CHP rekabeti, birbirleriyle kapışarak, birbirlerini şekillendirerek oluşan ve dönüşen iki özgün tarihsel aktörün ilişkisi değilmiş, birçok sivil aktörün (küçük ve büyük köylülerin, esnafın, işçilerin, öğrencilerin) öznelliği bu partiler arası çekişmeye göre konum alarak şekillenmemişçesine, 50’li yıllara post*Kemalist paradigmadan baktığımızda Kemalizmden kopmaya çalışan bir kuvvet ile Kemalizmi muhafaza etmeye çalışan bir kuvvet arasındaki bir ilişki gibi kodlanabiliyor. Bunun tabii ki en önemli sebebi, tekrar aynı notkaya dönüyorum, yöntemsel olarak 50’leri merkeze alarak oluşmuş bir tarihsel bilginin ve kavrayışın eskikliği. Örneğin tarihsel merceğimiz Demirelizme saplantılı olsaydı, 50’leri Kemalizmden ne kadar sıyrılıp sıyrılmadığı sorusuyla değil, Demirelizmi ve AP hegemonyasının tarihsel süreçlerle nasıl inşa edildiği sorusuyla inceleyebilirdik ve mutlaka hem bulgularımız hem çıkarımlarımız farklı olurdu. İletişim’in geçen yıl çıkardığı Türkiye’nin 50’li Yılları başlıklı derleme veya Cangül Örnek’in Türkiye’nin Soğuk Savaş Düşünce Hayatı gibi çalışmalar bu eksikliğe önemli bir düzeltme taşıyor. Tabii daha çok çalışma yapılmalıdır, düşünce üretilmelidir. Mesela bu kitaplarda ordu gibi en hiyerarşik kurumun bile, Kemalist zihniyete sadık kalma refleksiyle davranan otomaton subaylardan oluşan yekpare bir kurum olmadığını, zenginleşen tüccarlara karşı maaşlarının düşük kalmasından hınç duyarak DP karşıtlığına yanaşmış olabilecek düşük rütbeli subayların olduğunu okuyoruz. Ordu’nun NATO’ya entegrasyonu içinde geçirdiği reformun, illa 45 öncesiyle alakası olmayan ve kendi tarihi içinden ürettiği içkin çekişmeler ve kapışmalar olabileceğini öğreniyoruz. Yine müsteşarlıkların Amerikan modellerine göre yeniden düzenlenme sürecinde bürokrasi içinde yeni çıkar odakları ve çekişmeler oluştuğunu, DP ile CHP rekabetinin bütün bu kurumlar içi çekişmelere göre şekillendiğini ve oluşan siyasi rekabetin de kurumları yeniden şekillendirdiğini okuyoruz. Ve sonuçta, devlet ve toplumun analitik olarak ayrılmasının zor olduğunu, ikisinin de sınıf çekişmelerinden etkilenerek yeniden şekillendiğini düşündürtüyor.

            Post*Kemalist paradigma ise hem devlet içi çelişkileri hafife aldığı ve Kemalizm kavramının yapısal bütünleştirici etkisiyle devleti fazla tutarlı ve durağan gördüğü için hem de sınıf analizini asıl mercek olarak görmekten uzaklaştığı için, sorunu Kemalist tepeden inmeciliğe karşı toplumsal muhafalet paradigmasına endeksleyerek, bürokrasi topluma karşı veya toplum bürokrasiye karşı şeklindeki liberal bir ikili sadeleştirmeye tabi tutuyor. Burada iki şey birden oluyor: 1-devlet içi çekişmeler, jeopolitik yönelim kavgaları, solcu subaylar sağcı subaylar kavgaları, solcu polis sendikası girişimleri gibi devleti siyasal çekişme ekseninde kesen meseleler veya bugünkü Gülen-Erdoğan-Avrasyacılar-Avrupacılar gibi devlet içi sınıfsal-zümresel çelişkiler analitik merceğin dışında kalıyor (benzer yatay çekişmelerin, farklı dozlarda da olsa, Osmanlı’dan bugüne kesintisiz şekilde sürekli yeni hatlarda yeniden şekillendiğini neden varsaymayalım?). 2- sınıfsal ve zümresel çatışmaların siyasi partiler ve temsil yoluyla devlete resmen “sızmış” olma ihtimali hafife alınıyor: 1945 sonrası kurulan çokpartili sistemin, devlet kurumlarının sosyal yapısını, alışkanlıklarını, zihniyetini önemli ölçüde değiştirmiş olabileceği veya nasıl değiştirmiş olduğu kavramsallaştırma dışı kalıyor. Örneğin koalisyon hükümetleri boyunca her siyasi parti, “kazandığı” bakanlık kontrolü içinde – hiç değilse bürokraside – önemli derece kadrolaşma yaparak devleti sosyal, sınıfsal, kültürel yapısını değiştirmiş olamaz mı? Mehmet Ağar klientalizmi içinde polis ethosunun veya Gülenci savcılar eliyle yargı ethosunun önemli metamorforzlardan geçtiğin düşünemez miyiz? Devlet, sürekli bir tasfiye ve kadrolaşma dinamiği değil midir? Devlet dediğimiz şey bütün bu iç çekişmelerle sürekli eğilip bükülen daha plastik bir kurumlar toplamı neden olmasın? Aslında bir yandan bu post-Kemalist yanıtların absürtlüğünün en güzel semptomu, Gülencilerin devlete sızmasının 1970’te mi 1980’de mi yoksa 1990’da mı başladığı şeklindeki takıntılı tartışma. Devleti zaten toplumdan ayrılamayacak bir kurum ve toplumsal dönüşümlerle entegre şekilde değişen bir kurum sayarsak, sürekli birilerinin içine sızmasıyla oluşan bir oluşum olmaz mı devlet? Sosyalistler açısından, özellikle yeni solun tabansallığa ve tepeden inme(me)ye atfettiği normatif değerler, bazen bu liberal merceğe hapsolma ve Kemalizmi ve devletin bütünselliğini/yapısallığını varsayma, tarihselliğini yapısal bir belirlenime indirgeme riski taşıyor. Bence bunun en kötü örneği, bütün darbelere karşıyız şeklindeki, darbeleri özgül olaylar yerine yapısal bir vesayet alışkanlığının otomatik tekrarı olarak ele alan düşünce yöntemine fazla kaptırdığımızda, doğrudan ve çok şiddetli şekilde sosyalistlere yönelmiş 1980 darbesinin tarihsel spesifikliğini yeterince vurgulayamamak. Ne yazık ki Ufuk Uras örneğinde mesela, bu tembel tarihselleştirmelerin sonuçları kötü oldu, kendisi 2000’li yılların ortasındaki devlet içi kavgalara Türkiye’de 100 yıldır İttihatçılar-İtilafçılar kavgası yaşanıyor merceğinden bakarak post*Kemalist sosyalist paradigmanın başarısız bir örneği oldu. Ben toplumu ve devleti dikey ayrımlar kadar yatay ve tarihle eğilip bükülen çekişmelerin de şekillendirdiğini, bunları düşünmenin çokpartli, en azından resmi olarak “demokratik ve yarışmacı siyasi sistemlerde” teori ve pratik için elzem olduğunu iddia etmek istiyorum. Asıl Batı-merkezci yanılsama, Batı İmparatorluklarında oluşan merkezileşme, bütünleşme, Weberyan bir rasyonellemeşmenin Türkiye’de de yaşandığı varsayımına kaptırıp kendimize Foucault’nun Fransa Cumhuriyeti imgesinde, onun şarklı bir taklidi olan bir Kemalist Cumhuriyet oyuncağı yaratmak değil midir? Bu eleştirel göz, hem günümüzü ve önümüzü görmek için hem de tarihi kavramak için lazım. Sosyalistler açısından bu liberal toplum-devlet ayrımına hapsolma riskini arttıran bir ekstra faktör var: Türkiye sosyalist geleneğininin parlementer sistemle sosyalist mücadelenin ilişkisi hakkında görece ikna edici bir yanıt geliştirmemiş olması, 68 sonrası devrimci, gayri-parlementer akımların sol içinde galip gelmesi, partiler arası rekabet ile toplumsal/sınıfsal çatışma arasındaki ilişkiyi yeterince kavramsallaştırmamış/tartışmamış olmasına neden oluyor kanımca. Yani devletin görece özerk olması ile bütünüyle özerk bir kurum olduğu yanılgısı arasındaki çizgi, Kemalizm polemiğinde ve anti-Kemalist paradigmadan üretilmiş tarih kavrayışında çoğu zaman fazla hızlı aşılıyor.

2.      Kültür ve Tarihsel İnşa

Tekrar dönemselleştirmeye dönerek daha teorik bir bitiş yapmak istiyorum. Bir dönemsel kaydırma ve yoğunlaştırmadan bahsediyoruz: kaydırma, öncesinin ve sonrasının bu kesite kaydırılması, diğer süreçlerle yüzleşemeyip, onları türevleştirip “köken” olduğuna inandığımız bir döneme dönüp durma. Yoğunlaştırma, bu kesite büyük bir travamatik kuruculuk kudretinin atfedilmesi: öncesini unutma, sonrasına türevsel tekrar statüsü verilmesi. Şimdi bunun bir ideoloji olduğunu söylersekyorsak, ideolojilere/efsanelere ortak olan bu kaydırma ve yoğunlaştırmanın yapısına bakalım. Bütün efsaneler, Levi-Strauss’un önerdiği gibi, biyolojik-tarihsel süreklilikleri, kültürel sıçramalara tahvil eden bir yaratım hikayesiyle başlar: Hıristiyanların “immaculate conception” bunun en bilinen örneği: Biyolojiye ve silsileye (yani tarihe) indirgenemeyen bir doğumdur Meryem’in İsa’yı doğurması, bir kopuştur. Nitekim kurucu olaylar, tabii olanı suni olandan koparan olaylardır ve dünyayı tabii ve suni diye ikiye yararlar. Mesela feminist antropologların hep vurguladığı üzere, birçok efsanede bu tabii-suni ayrımı kadın-erken ayrımı ile özdeşleştirilir. Kültürün oluşumu, tabii olmayan bir sapmaya, sıçrmaya, ayrılmaya atfedilir. Suniliği ve kültürelliği, tarihsel yaratımı Kemalizmin tekelinden çıkarmak gerekliliğini savunuyorum bu çerçeveden bakıldığında.

            Anti-Kemalist tarih okumasında bu efsanevi yöntem çok merkezi: siyasi inşa ve kuruluş süreci, Kemalist inkılapların ayrıcalığı olarak görüldüğü için, Kemalizm Osmanlı-Türk tarihinin normalliğinden suni bir kopma olarak görülür. Toplum dilinden, dininden, geleneklerinden kopar. Yukarıda bahsettiğimiz tarihsel/yöntemsel dönemselleştirmeyi mümkün kılan etmenlerin başında Kemalizmin suni ve ayrıksı olduğu varsayımı yatar – zira suni olaylar göze batan ayrıksı olaylardır ve sıradan akışı araştırıp, en spektaküler olayların dahi tuhaf bir sıradanlığı olduğu hakkında bir kavramsal bilgi üretmekten çok daha kolaydır büyük siyasi inkılapları veya canavarlıkları yorumlamak – birtakım tarihi olayların suni oldukları için diğerlerinden ayrıştıklarını varsaydığınızda, bu olayların toplumdan koptuğunu, toplumsal süreçlerden kopuk olduğu iddia ettiğinizde, o olayları zaten, toplumsal tabanı olmayan, olsa olsa olaysallığı içinde değerlendirilebilecek spektaküler kopuşlar olarak görmek kaçınılmazdır. Ve tarihe bu şekilde yaklaşmak çok daha kolay, banal, ve popüler kültürleşmeye, entelektüel üretimin köşe yazıları, sosyal medya ve televizyon polemikleri gibi medyalarda kurulduğu bir ideolojik ortama çok daha yatkındır. Bugün AKP denetiminin inşası karşısında da aynı yaklaşımsal hatada boğulmak daha kolay: AKP’yi delirmiş, spektaküler bir saldırganlık olarak gördükçe, sıradanlığını araştırmak ve kavramak zorlaşıyor. Sevinç Doğan’ın 2016 İletişim’den çıkan Mahalledeki AKP kitabını tavsiye ederim, bu sıkıcı, zahmetli ama bence daha elzem entelektüel masraftan kaçınmayan nadir eserlerden. Bu düşünceyi tersinden okursak, tarihsel yıkımları ayrıksılaşma gibi okuduğumuzda, tabandan/toplumdan kopuk, suni siyasal olaylar gibi gördüğümüzde, bizzat toplumun/tabanın canavarlaşabileceğini, farklı istikametlerde metamorfoz geçirebileceğini unuturuz, mercek dışı bırakırız.

            Kemalizmin aşırılığı, sapkınlığı ve suniliği genelde birlikte ele alınır: bunun en önemli neticesi, her ideolojik kurguda görülen suni-tabii ayrımının Türkiye’de bir dönemsel ayrıma denk getirilmesi. Aslında bu noktada şunu fark ederiz ki, anti-Kemalist ve Atatürkçü paradigmaların sanıldığından çok ortak yan vardır. Buna göre 1908-1945 büyük suni olayların, fazlasıyla idiosenkratik iradelerin – veya tersten bakarsanız asıl devrimin – dönemiyken, 1945 sonrası doğallaşma veya karşıdevrim dönemidir. Bundan sonraki Türkiye tarihi, büyük iradeye bağlı suni siyasi olaylar (darbeler/vesayet)  ile tabii toplumsal dokular/yapılar/kültürler (seçimler/popüler partiler) arasında bir büyük mücadele dönemidir. Burada en önemli optik yanılsama, 1945 sonrası oluşmuş siyasi akımların irade, dolayım ve içinde yaşadıkları dönemin çelişkilerinden doğan tarihsel olan oluşumlar değil, büyük mücadelenin – kadim/cedid ikiliğinin – türevleri olmasıdır. Bence sosyalistlerin 1980 sonrası olgunlaşan anti-Kemalist paradigmadan aldıkları ben büyük hasar, kendi altın çağları olarak gördükleri, toplumda kitlesel ve sınıflarüstü ve sınıflar-arası bir yaygın rıza kazandıkları tarihsel kesitin, 2000’lerde oluşan hegemonik tarih anlayışı tarafından türevselleştirilmiş, ikincil plana atılmış olmasıdır. Bana kalırsa post-Kemalist tarih kavrayışı kabul edildiği sürece, 1950’ler, 60’lar ve 70’ler sosyalizmi Kemalist modernleşmenin meyvesi, türevi olarak görülmeye mahkum olacaktır. Ya da sosyalistler sürekli kendi içlerindeki anti-Kemalisti arama şantajı içerisinde bir tür özdüşünümsellik ataletine düşeceklerdir. Tepeden inme mi yoksa alttan gelme mi olduklarını düşünmek zorunda kalacaklardır: burada kaybedilen şudur: toplumun kapitalist değil dayanışmacı bir ekonomik yapıyla, enternasyonelist örgütlenmesinden taraf olan siyasi iradelerinin değeri, hangi siyasi geleceğe taraf oldukları merceğinden değil, toplum-devlet ilişkisinde tavandan mı tabandan mı oldukları merceğinden görülecektir. Üretim, dolaşım ve tüketimi rekabetçi değil dayanışmacı tarzda, kamusal ortaklıklar ile inşa edilecek şekilde dönüştürmenin imkanları ve programatik yöntemleri yerine, kendi sosyolojik, sosyal topolojik nokta-i nazarları ile ilgileneceklerdir.


            Şimdi son olarak, bu son cümleden çıkarak biraz teorik bir deneme ile bitirmek istiyorum. Kemalizm polemiği ve devlet-merkezci tarih kavrayışının Türkiye sosyalist geleneğinde bana kalırsa orantısız fazla yer tutması, siyasi çatışmayı sağ-sol arasında, kapitalistler-sosyalistler arasında, yani “taraflar arası bir yatay program ayrılığı” olarak görmeyi imkansız kılarken, toplumdaki her çatışmayı tavan-taban arasında bir dikey ayrım merceğinden kırılarak görülmeye itiyor. Ekonominin nasıl düzenleceğine dair programatik bir tartışmada, mülkiyetçi-piyasacı bir ekonomik düzene mi yoksa kamucu-dayanışmacı bir ekonomik düzene mi rıza verildiği birincil dereceden önemli değildir. Asıl önemli olan, devlet-toplum karşıtlığı içerisinde hangi fikre tepedekilerin, hangi fikre aşağıdakilerin rıza verdiğidir. Yani tabakalar arası toplumsal ayrım, tabakalar içi siyasi/programatik ayrımdan daha önemlidir. Nitekim aşağıdan örgütlenen bir faşist hareketin, faşist olduğundan daha çok aşağıdan olduğu göze çarpacaktır: görsel merceğin bir oyunudur bu. Daha da hatalı olan şudur: tarihsel devinimin sağı solu belli olmaz kırılımlarını hesaba katmayan, fazla sosyolojik, işlevselci-yapısalcı bir tahlile dayandığı için, tabakaların iç bütünlüğünü abartır: piyasa ekonomisinin yarattığı girişimci fırsatçılıklar, sınıfsal hareketler, göç veya krizler sebebiyle tabakaların iç kırılmalar geçirmediği yanılsamasına kapılabilir. Örneğin, üst-alt, devlet-toplum, tavan-taban gib dikey metaforlar aşırı sosyolojikleştirildiğinde, siyasi partilerin kadroları ile tabanları arasındaki dayanışma ilişkilerinin, doğallaşmış bir kültürel benzerlikten doğduğu şeklindeki kolaycı açıklama çok iş görür. Halbuki mesela Sevinç Doğan’ın gösterdiği gibi, yükselen ve zenginleşen bir girişimciler sınıfı olmadığı sürece, ortak bir mahalle geçmişi kendiliğinden bir kapitalist-milli kalkınmacı ortaklığa taraf olmaz. Bizzat altta veya toplumun mekansal tabakalarında, onların içinde “taraflar” vardır, yani partliler. Tabakalı bir toplumun altındaki veya üstündeki her mahallenin, her köyün, her muhitin, her coğrafi bölgenin – veya son dönemde daha öne çıkan şekilde – her halkın, kendi içinde bir kültürel benzerlik sayesinde bütünsel dayanışma kurduğuna inanılırsa, partiler arası siyasi/programatik farkların, toplumsal tabakalar içinde kırılmalar yaratamayacağını, kültürel benzeşikliğin kendiliğinden bir siyasi konum olduğunu kabulleniriz. Bu tanımı itibariyle Marksizmin tasfiyesi demektir, zira Marksizm bir değişim ve dönüşüm felsefesidir. Bu tür tanımları kabul eden sosyalistler, mağlubiyetlerini (yani tarihsel bir kapışmanın sonucunu) sosyolojikleştirirler (yapısallaştırırlar, kültürelleştirirler, devinimsiz kavramlara endekslerler). Solun Sanayi Mahallesinden belirli bir tarihte zorla tasfiye edildiğinden çok, bugünkü yapısal bütünlükte yabancı kaldığını vurgulamak durumunda kalırlar. Tarihsel bir netice, topolojik bir uzaklığa, diakronik perspektif senkronik perspektife indirgenir. Sanki kültürel benzerlik ile kurulan toplumsal dayanışmalar, kendi içinde sağ-sol olarak veya devletçi-piyasacı şeklinde siyasi bir bölünmeye hiç gitmemiştir. Bununla ilgili Elene Ferrante’nin oldukça rağbet gören Napoli Romanları dörtlemesini okumayı da şiddetle tavsiye ederim: bir mahalle bizzat bir bölünme değil midir? Taban veya aşağıdakiler birçok eksende bölünmüş halde değil midir her zaman? Biz varsayımlarımız yüzünden bunlara körleşiyor olabiliriz. Aslında bu fazla sosyal bilimsel düşünmekten gelen bir yapısalcılık sorunu, zira kimse biyolojik veya ırkçı özcülük yapmıyor bugün fakat tam tersi, milliyetçi-muhafazakar sosyal bilime çok yaramış Durkheimcı, Foucaultcu veya anti-tarihselci sosyolojik kavramlarla modern siyasi tahlile girişip, devinimden durağanlık, tarihsellikten tabiat ve kültür, dolayımla üretilenlerden bir dolayımsızlık üretiyor ama bunu erteliyorum, farklı bir tartışma gerektirir. Tarihselciliğin ve dinamik kuramlaştırmaların tekrar kazanılması için ayrı bir tartışma lazım. Hülasa, diyalektiğin bir metaforu olak taraflılık, yani her bütünün bir zıtlık içerdiğini, bölünmeyle kurulduğu ve bütünün bu tarafların çekişmesi ile yarıldığını, dönüştüğünü daha fazla vurgulamak gerekiyor zira gününüzde zaman zaman sosyalist düşünceyi de etkileyen büyük kavramlar, durağan kavrayışları hakim kılıyor. Kemalizm teşhisi ve düşünsel tıkanıklığımızda bu küresel düşünce atmosferinin etkilerini, anti-diyalektik bir tabiatçılığın, Foucaultcu devlet-merkezciliğin veya diğer hakim akımların kendi siyasal atmosferimizle nasıl kaynaştığını daha dikkatli inclemeli, düşünsel masraftan kaçınmadan devinim içinde yollarını aramalıyız. Hep bir silkinmeden, üzerindeki ölü toprağını atmaktan bahsediyor sol. Belki de silkinmenin bir tanımı, metaforu budur, düşünceyi dinamize etmektir.

-----------------

 Ek-1
            Siyasi partilerin toplumun farklı tabakalarıyla sürekli etkileşim halinde olduğu çokpartili parlementer sistemlerde partiler, ki Türkiye’de merkez sağ ve İslamcı partiler bunun en güzel örneğidir, tabakalar üstü siyasi dayanışmalar ören “siyasi taraf oluşumlarıdır”. Parti kelimesi, kökeni itibariyle taraf demektir: bir anlaşmaya parti olmak, o anlaşmanın tarafı olmak demektir. Parti tüzüğüne veya parti dayanışması içinde rakip partilere karşı taraf olmaktır. Yani mesela Adalet Partisi, tüm vatandaşların oy hakkının olduğu bir seçim yarışına girerken, toplumun tamamına, benim siyasi programın etrafında kurulacak bir dayanışmaya “taraf olun” der. Parlementer demokrasilerde siyasi konumların sağ ve sol veya en sağdan en sola giden bir yatay spektrumdaki pozisyonlar olarak kavramsallaştırılmasında bir hikmet var. Zira partiler arası yarışın, yani siyasi taraflılığın resmiyet kazanmasıdır parlementer demokrasi. İdarenin demokratikleşmesi, özünde bir taraflar arası rekabetin kurumsallaşması demektir: bir saltanatın veya parti-devletin tekelciliği ve yarışmaya kapalılığı; soylu ailelerin babadan oğla geçirebildikleri soyadları gibi dikey (soykütüksel) formların ilgası, bunların resmiyet kazanmış yatay çarpışmaların yani karşıt tarafların mücadelesi ile ikame edilmesi. Nitekim burjuva devrimi, statüsünü/zenginliğini soyundan almayan fakat eşleriyle rekabet ederek kazanan sınıfların zaferidir.

            Modernizme dair en ilginç okumalardan biri, sosyolog Robert Herz’in 1900’lerin başında “sağ ve sol” kavramları üzerine yazdığı kısa bir makaledir. Herz’e göre, sağ ile sol, dünya tarihi boyunca hep hiyerarşik kültürel sistemlerde doğru ile eğri arasındaki ahlaki ayrımın simgesi olmuştur. Sağ – doğruluğu, norma uygunluğu – sol ise – eğriliği, norma aykırılığı – simgelemiştir. Fakat Herz’e göre 20, yüzyılın başına gelindiğinde artık hakim olan epistemik görelilik ve takibindeki kaçınılmaz çoğulculuk, sağ ile solu göreli konumlar kılmıştır. Yani artık sağ ile sol, doğru ile eğri arasındaki normatif bir ayrımın değil, yarışmacı bir dünya düzeninde karşıtlık kurmanın, taraf olmanın adı olmuştur. Tamamıyla ilişkisel bir nitelik kazanmıştır – bir karşıtlığın tarafı olmak, asıl kurucu niteliktir. Liberal demokrasi de, eleştirmenlerinin her zaman vurguladığı gibi, siyaseti, tarafların adil yarışına endekslemek ister. Yani, eğriler ile doğrular arasında bir çatışma yerine, sağ ile sol arasında bir çatışmaya. Bilindiği gibi sağ-sol kavramlarının modern siyasetteki anlamı, Fransa parlementosunda tamamen tesadüf eseri, iki kamptan birinin kürsünün sağında, diğerinin solunda durmasıyla kazanmıştır. Yani, aslında konumsal ve perspektival bir ayrılık, çatışmaya yön kavramı katmıştır. Fransız sosyolog Herz’in bahsettiği sağ-sol’un görelileşmesinin şüphesiz bir göndermesi budur.

            Fakat aynı zamanda, liberal demokratik rejimlerde göreliliğin ve yarışmacılığın getirdiği anlam kaybını telafi etmek isteyen bütün romantik yaklaşımlar, kendi konumlarının sağ ile sol arasında göreli ve gayri-mutlak bir konum olmadığını, bir bütünselliğe ve bitaraflığa denk geldiğini iddia ederler. Burjuva devriminin 20. yüzyıl başındaki karşıaydınlanmacı düşmanı olan milliyetçilikler, cemaati yaran sağ sol ayrımı yerine milli bütünlüğü koyarlar mesela. Romantik devrimcilik ve Marx’ın Hegelci tarih okumasında ise, emek ile sermaye arasındaki çatışma asla sağ ile sol arasında göreli bir çatışma değildir: tarih felsefesi için olmazsa olmaz olan tarihin ruhu, ilerleme gibi metafizik eklentiler, bize emeğin yanında olmanın sadece taraf olmaktan ibaret olmadığını, hiyerarşik olarak göreliliğin üzerinde duran bir mutlaklığın – dünya ruhunun – taşıyıcısı olduğunu söyler. Keza, devrim ve devrimciliğin parlementer görelilik içinde yitirildiği eleştirisi de burada yatar: devrim, tarafları aşan yüce bir olay olmalıdır, yoksa ya iç savaş olacak  ya ”kısıtlı süreliğine” seçilen hükümetlerin “geri çevrilebilir” politikalarına hapsolacak, metafizik ilerleme ve atılım iddiasını kaybecektir.

Ek-2

Kemalizmin yapısal bir kavrama dönüştürülmesi, sosyal bilim zihniyeti içinden yapıldığı için, onu mekanik bütünselliği olan bir sistem veya yapı olarak tanımlıyor. Hatırlatmak gerekir ki bu modellemelerin temel varsayımı, senkronik modellenen bir gerçeğin öğeleri arasındaki ilişkiyi ters çevrilebilir, manipüle edilebilir bir mekanik düzenek olarak görmekti. Kemalizm kavramı etrafında kurulan bu üst-alt, tepe-alt kavramlaştırması, aslında teşhisin ima ettiği üzere bir alt üst etme, tepetaklak etme gibi çözümler önerir. İlker Aytürk’ün “Kemalektomi opersyonu” dediği şey bir ters-yüz etme olarak canlandırılır. Zira modelin kuruluşu bunu içerir zaten. Bu ne bir dönüşüm veya dönüştürmedir ne de tam olarak imha veya yıkmadır: altın üst olduğu bir inversion işlemidir. Tekrarlamak gerekirse, inversion bizzat modelin kuruluşundaki ana hattın tepe-aşağı, üst-alt ekseni olmasında ima edilmiş bir imkandır. Ayaklar baş olacaktır kısacası.

            Mesela çokluktan tekliğe paradigması bunu iyi örnekliyor. Altta çokluk, üstte teklik görmek, acaba gerçekten tarihsel bir gerçekliğin resmi mi yoksa devlet toplum ilişkisini bir üçgen veya piramid gibi gösteren bir şablonun gerektirdiği, üste gittikçe rafinasyon/incelme, alta gittikçe kabalık/çokluk gören hazırlop bir şema mı. Tarihsel gerçeklik hakikaten bir piramid olsaydı, yukarıdakiler arası çatışmaların çok daha zayıf ve “inceltilmiş” olması gerekirdi. Şekilsiz bir spiraller toplamına daha çok benzeyen bir tarihsel oluşumu belki de kolayımıza gittiği için üçgenleştirip, başı sonu, altı üstü belli bir geometrik şekil olarak resmettiğimiz için, toplum-devlet ilişkilerinin çok daha içiçe, “kimin eli kimin cebinde”, “içli dışlı” gerçekliklerini resmetmek zorlanıyor olabiliriz.

            Frederic Jameson’un Representing Capital kitabında tartıştığı üzere, kapitalizmin en önemli özelliklerinden biri, iktidarı şekilsizleştirdiği, piyasalaşma yoluyla “soysuzlaştırdığı”, ilişkiselleşen bir yaygınlığına dağıttığı için, bir figürler arası temsile indirgemeyi zorlaştıran, zahmetlileştiren bir dinamizm olması. Marx için Sermaye başlıklı bir başyapıt yazmak, zengin sanayici figüründe kişiselleşen bir temsilin ötesinde, ilişkisel ve “soysuz” (asil/soylu yerine kentsoylu) bir hakimiyetin dağınık haline şekil şemal verme amacı da taşıyordu. Brecht, Jameson’a göre hep bunu denemiş, kapitalizme özgü sınıf ilişkilerini figürleştirmekle, sermayenin ilişkiselliğini sahnelemekle uğraşmıştır fakat borsa spekülasyonu, vadeli işlemler gibi kapitalist ticareti karmaşıklaştıran, iyice yersizleştiren, saf ilişkiselleştiren dinamikler için bir mantık bulmakta zorlanmıştır. Marx da, felsefi başlangıcında Hegel’i ters-düz ettiğini, sermaye oluşumunu devlet oluşumu modelinde sistematikleştirdiğini/ekonomikleştirdiğini ve sistemi, kurucu bir ilişki olan emek-sermaye/sömürü mekaniğine endekslediğini söylemiş olsa da, Kapital’i yazdıkça, ilk ciltten ikinci, üçüncü ve belki diğer ciltlere gittikçe, fazla dinamik, çatışma-yarılma hatlarının spirallendiği, çok hatlılaştığı bir girdaba benzediğine daha çok ilgi göstermiştir. Belki de bu girdabın derinleştiği, toplumu ve kavrayışları çok daha şiddetli savurduğu bir çağda, liberal demokratik şemalaştırmalar, mekanik ters-yüz etme fantezilerine sığınan basitleştirmeler, sorunu Kemalizm gibi bir zihniyete bağlayan kolaylaştırmalar iyice albeni kazanıyordur.















25 Ocak 2017 Çarşamba

Sınıfın Bilinçdışı

( Bu yazı 25.01.2017 tarihinde baslangicdergi.org'da yayımlanmıştır. Bağlantıyı burada bulabilirsiniz: http://baslangicdergi.org/sinifin-bilincdisi-baran-gursel/ )

Siyasetin ve sınıf siyasetinin “ne” olduğunu, “nasıl” işlediğini düşünmenin yeni yollarını aramak önemli gözüküyor. Aslında yeni olanı aramak derken illa söylenmemiş bir şeyi söylemiş olmaktan bahsetmediğimi de vurgulamalıyım. Kastettiğim, farklı şekillerde üzerine düşünülmüş olsa da mevcut düşünme alışkanlıklarımıza tesir etmemiş ya da dışında kalarak etmiş ama kuramlar/disiplinler arasındaki diyalog imkânlarını açık tuttukça bize yeni düşünme alanları açabilecek fikirler. Bu bağlamda, üzerine farklı açılardan çalışılmaya muhtaç, kendim de çalışmayı önüme koyduğum, belki de ileride vazgeçilmesi gerekecek olan bazı hipotezleri –temkinli olarak ama metnin bir deneme metni olduğunu da unutmamanızı rica ederek- paylaşmak istiyorum. Hem sosyoloji hem de psikanaliz yazınını düşündüğümüzde içerik olarak hiç de yeni olmadığı iddia edilebilecek bir kavramı kullanarak sunacağım bu hipotezleri. Bu kavram ise sınıfın bilinçdışı olacak.
Modern siyasetin ve sınıf siyasetinin temel bir meselesinin bilinç meselesi olduğunu düşünelim. Temel modernist bir ikilik içerisinde, bilinç kavramını bazen bilinçsizliğin, bazen de irrasyonelliğin karşısında konumlandırarak kullanıyoruz. Siyasal aktörlerin eylemlerini, iki konumdan birine koyarak rasyonel veya irrasyonel diye sınıflandırabiliyoruz. Bu bağlamda birincisini daha çok planlı ve organize bir etkinliğe, ikincisini ise plansız, mantıksız gözüken ve bireysel psikoloji ile belirlenen bir etkinliğe işaret etmek için kullanıyoruz. Sınıf siyaseti açısından düşündüğümüzde de, yazında, araştırmalarda ve mücadele pratiğinde sınıf bilincine, sınıf bilinçli örgütlülüklere bir konum atfedip, sınıf çıkarları temelinde örgütlenmemiş bir siyaseti bilinçten yoksun olarak değerlendiriyoruz.
Bu ayrımlar üzerinde bir taraftan bir diğerine keskin geçişler yapar ve çoğu zaman tanımlamalarımızı teorik tutarlılık arayışı ile de politik anlayışımız doğrultusunda yaparken, diğer yandan şu soruyu sorabileceğimizi düşünüyorum: Bilinçdışı bu sınıflandırmalarda nerede duruyor? Eğer yukarıdaki bahsettiğimiz ikilikleri ayrı biçimlerde tutmakta kararlıysak, bilinçdışı meselesini daha bireysel psikolojik olanla, duygusal, irrasyonel, kendiliğinden, vb. olan görüngülerle eşlememiz ve bilinçlilik halinin karşısına koymamız gerekir. Ama başka bir açıdan modernist ikilikler arasında taraf seçme yaklaşımının teorik ve pratik olarak yetersizliğine inanıp, varsayılan ikilikler arasındaki (ve üçüncüleriyle olan) diyalektik ilişkiye işaret ederek onları aşma çabasına girersek bilinç-bilinçdışı ilişkisini nasıl düşünebiliriz?
Deneyim Kavramı

Bilinçdışı meselesini siyasetin ve özelde de sınıf siyasetinin kavramsal düzlemine sokabilmek için E.P. Thompson’un[1] deneyim kavramından yola çıkabileceğimizi düşünüyorum. Thompson’un deneyim kavramının, sınıf tartışmaları içerisinde temel bir ikilik olarak ele alınan yapı-özne ikiliğine bir müdahale niteliği taşıdığını söyleyebiliriz. Deneyim, (ikisi de kültürden ve insan eyleminden oluşan) iki kavram/olgu arasındaki geçişliliği ifade eder: toplumsal varlık ve toplumsal bilinç. Bu bağlamda deneyim kavramı, Ellen Meiksins Wood’un[2] da savunduğu gibi tipik ikilikten yöntemsel bir kopuşa işaret eder. Deneyim, toplumsal varlık ile toplumsal bilinç arasında bir geçiş kavramıdır. Bu mantığa göre toplumsal varlıkla şekillenen deneyim, toplumsal bilinç biçimlerinde ortaya çıkar ve toplumsal varlığı oluşturmak üzere dolaşıma girer.
Buradan yola çıkarak, deneyimin bir geçiş kavramı olmasına olanak veren ikili bir niteliği olduğunu iddia edebiliriz. Deneyim, aynı anda hem bir edilginlik hem de bir etkinlik içerir. Hem belirlenir, hem belirler. Bu bağlamda deneyim sahibi özne, bu iki özelliği aynı anda taşır. O zaman özneye ait olan, bilinç ve bilinçdışı kavramlarını deneyimin bu ikili niteliğini baz alarak nereye yerleştirebileceğimizi düşünebiliriz. Hipotezim o ki, deneyimin edilgin işleyişi bilinçdışına, etkin işleyişi de bilince tekabül eder.[3] Bu öznenin içinde bilinçdışının etkin bir rolü olduğunu söylemek anlamına gelmez. Öznenin içine dönüldüğünde bilinçdışı işleyişin, bilinç üzerinde, dolayısıyla insan faaliyeti üzerindeki etkisi ciddiye alınacak derecededir. Buradaki iddia, özneye nesnelliğin girdiği alan olarak bilinçdışını  tanımlamak ve dış gerçekliğin iç gerçeklikte etkinleşen bir işleyiş haline gelmek üzere içselleşmesi/öznelleşmesi üzerinedir. Bu hem bir bireyin özel hem de insanın genel tarihleri üzerinden düşünülebilir.
Böyle düşündüğümüz vakit işin özne tarafına sadece bilinci değil (deneyim kavramı içerisinde) bilinç ve bilinçdışını yerleştirmiş oluruz. Peki, öznenin karşısında yer alan, özneye göre nesneyi ifade eden tarafa geçtiğimizde orada ne vardır?

Kültür ve Doğa

Bana göre nesne kısmını -ya da belki de buna pozitivizme sığmayan bir nesnellik demeliyiz- da ikiye ayırabiliriz. O “taraf” içerisinde bir yanda toplumsallık/kültür dururken, diğer yanda da doğa/beden/şeyler durur. Doğa/beden/şeyler kategorisinin bir öznenin konumundan diğer insanları yani ötekileri içerdiğini unutmamalıyız.
O zaman özne ve nesneyi karşı karşıya konumlandırdığımız, başka bir manada öznellik ile nesnelliği karşı karşıya konumlandırdığımız modeldeki formül şu şekildedir: Örneğin toplumsallık/kültürü başlangıç noktası olarak alalım. Toplumsallık/kültür, ancak doğa/beden/şeylerden geçerek özneye ulaşabilir (ikinci, doğrudan bir yol olmamalıdır) ve öznenin deneyimine bilinçdışı noktasından giriş yapar. Bilinçdışı noktasından giren gerçeklik, özneden bilinç noktasından (yine ikinci bir yol olmamalıdır) insan eylemi olarak dışarı çıkar ve yine toplumsallık/kültürü oluşturur. Ve döngü yine doğa/beden/şeylerden (özellikle başka insanlardan) geçerek öznenin bilinçdışına dönecek şekilde işler.
Böyle bir model sunmaya çalıştığımızda, bu modelin işleyişinin birçok özelliğini ayrıntılı bir şekilde, birçok örnek üzerinden düşünmek, tartmak gerektiği açıktır. Bunu başka mecralara bırakıyorum. Bununla birlikte şunu burada vurgulamak iyi olabilir. Burada hiçbir ölçekte tarih üstü bir işleyişten söz etmiyorum. Bu modeldeki dört nokta da (özne tarafındaki bilinç ve bilinçdışı ve nesne tarafındaki toplumsallık ve doğa) kendi içinde ayrı ayrı çatışmalı noktalardır. Aynı zamanda özne kendi içinde, nesne de kendi içinde çatışmalar içerir. Özne ile nesne de kendi aralarında çatışmalıdır. Her bir çatışma ilişkisi bir hareket kaynağıdır, modele hareket verir. Tabii modelin kendisinin oluşumu da bir şekilde tarihselleştirilmelidir.  
Ben bilinçdışı meselesinin bu tip bir kavramsallaştırma içerisinde düşündüğümüzde ve gerçeklikler arasındaki geçişliliğe dair böyle bir modele vardığımızda birçok başka sonucun yanı sıra iki önemli sonuç elde edeceğimizi düşünüyorum.
Bilinç ile Bilinçdışının Etkileşimi
Birincisi bu mantık, bireysel veya kolektif öznenin salt bilincine yapılan vurguyu yenilememiz için bize bir alan açar. Siyasal aktörleri ve işçi sınıfını sadece bilinç özellikleriyle değerlendirmemizi, rasyonellik ile irrasyonellik arasında, mutlak bilinçlilik ile mutlak bilinçsizlik arasındaki keskin seçimler yapmamızı engeller ve en genel anlamda söylersek baktığımız yerde bilinç ile bilinçdışı etkileşimini görmemize imkân verir. Aynı zamanda bireysel psikolojik gözüken bilinç ve bilinçdışı kavramları, bireysel ile toplumsalın, öznel ile nesnelin birbiriyle nasıl bir etkileşimde olduğunu anlamak açısından bize bir alan açar. Bireysel psikolojik gözüken bu kavramlar toplumsalın oluşumuna ve insana etkisine dair düşünebilmemiz için faydalı olabilecek bir modele oturur.  
Bana göre böyle düşünmenin başka bir etkisi de siyasal aktörleri nasıl konumlandırdığımız ve siyaseti ne olarak düşündüğümüz üzerinde olur. Eğer ikna olursak, sınıf bilincinin diyalektik karşıtı olan sınıfın bilinçdışı kavramını elde etmiş oluruz. Elbette bunun önemli bir sonucu da örgütsel teori ve pratiğimizde bilinçdışının varlığının tanınması olur. Bu önemli ve ciddiye alınması gereken bir analiz nesnesi olabilir (arzu, özdeşleşme, engellenme, çatışma, duygulanım, savunma vb. gibi olgular eşliğinde). Bunun da ötesinde, sınıf deneyimine ve eylemine dair hâlihazırda kullandığımız kavramları, modeldeki dört nokta arasında nerelere oturtarak düşünebileceğimiz sorusu üzerinden yeni düşünme biçimlerine açılabiliriz.
Bu modelde, siyasal aktörlerin eylemi/hedefi bilinçli farkındalığın arttırılması, sınıf bilincinin arttırılması ile tanımlanamaz. Bundan öte –ve bence daha gerçekçi bir biçimde- sınıfın bilinçdışı ile bilinci arasındaki ilişkiyi düzenlemek, yeniden örgütlemek olarak tanımlanabilir. Siyasi özne, sınıfın bilinci ve bilinçdışı arasındaki diyalektiğin üçüncüsü olarak işlev görürken, bu ikisine farklı biçimlerde, farklı ölçülerde yakınlaşır veya bunlardan uzaklaşır. Aynı zamanda onlara etki eder. Siyaset ise, bir bilinç aşılama yönteminin ötesinde, bilinç-bilinçdışı etkileşiminin düzenlenmesi, yeniden örgütlenmesi olarak ele alınabilir. Bu hem bir tanıma içerir hem de siyasi hedeflerin bu tanımadan yola çıkarak belirlenmesini.
Elbette bu kavramsallaştırma bir öncekindeki belirlenmiş yönü içermemektedir. (Belli açılardan içerdiği düşünülebilir mi henüz bilemiyorum.) Ama önceden tayin edilmiş bu yön fikri ortadan kalktığında bana göre, sosyalist politika da olması gereken pozisyona oturur ve evet mesele daha zor kavranır hale gelebilir ama bir yandan da sınıfın antikapitalist eylemi kümesinin kapsamı ciddi ölçüde genişler.

 Baran


[1] Thompson, E. P. (2004). İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu. İstanbul: Birikim.
[2] Wood, E. M. (2008). Bir Oluşum ve İlişki Olarak Sınıf, Kapitalizm Demokrasiye Karşı: Tarihsel Maddeciliğin Yeniden Yorumlanması (İstanbul: Yordam) içinde, s.95-130.
[3] Thompson yorumlamasına benzer şekilde, bu konuda sunacağım kaynağın okuyucuyu doğrudan bu fikirlere ulaştırdığını iddia edemem ve konu birçok farklı tartışma içerir. Bununla birlikte Freud’un “Bilinçdışı” ve “Ego ve İd” metinlerine bakılabilir. İkisi de burada: Freud, S. (2013). Metapsikoloji: Haz İlkesinin Ötesinde, Ego ve İd ve Diğer Çalışmaları. İstanbul: Payel.

7 Ocak 2017 Cumartesi

İktidar Bloğu Bir Araya Gelirken Düşünmeye Devam Edebilmek: "Mahalledeki AKP"

  İktidar bloğu, ya da genel anlamıyla sağcılık bir araya geldi diyebiliriz: Devlet Bahçeli, AKP’nin kriz anlarında oyuna giren santraforu gibi davranıyor. Dönem dönem kıpırdayan, Saadet, BBP, Has Parti vs. gibi formlar alan radikal sağcılık tamamen lağvedildi gibi görünüyor. Batı karşıtlığı, Kürt sorununa karşı askeri, her türlü özgürlük meselesine karşı milli güvenlik söylemini öne çıkaran sağcı yaklaşımlar da, AKP’nin son dönem söylemleriyle ıskartaya çıktı.

 Hatta Haydar Baş’a bile gerek kalmadı, dolar bozdurma kampanyalarından yerli malı kullanalım önerilerine bir milli ekonomi seferberliği ilan edilmiş oldu: Oysa onun vaatleri ne güzeldi, erkenden evlenip ev kredisine girecektik. AKP bunun da yolunu yaptı zaten, üniversite öğrencilerinin bir an önce evlenmesi için maddi motivasyonları mümkün kıldı.  Eskiden öğrenci muhalefetiyle kavga ve taşrada sindirmeyle görevli ülkücü gençlik cazibesini yitirirken, AKP’ye yakın Osmanlı Ocakları bu ihaleyi kazandı gibi görünüyor.

 Peki, hiç mi çatlak yok? Bu Parti-Devlet’te mahsur mu kaldık Hotel California gibi? Sevinç Doğan’ın AKP araştırması politik bir perspektifle incelendiğinde AKP’nin ilahi değil dünyevi bir birlik olduğunu gösteriyor. Bütün bu kapatılmışlık hissiyatında medyasından devlet dairesinde her yerde karşılaştığımız Parti-Devlet bir felaket gibi üstümüze çökmüş hissettirse de, kitap AKP’nin büyük bir şirket olarak bu birliği bir arada tutmak için aktif çaba gösterdiğine dair emareler barındırıyor.
 Sevinç Doğan, Kağıthane’de Sanayi Mahallesi’nde AKP örgütlenmesini incelemiş.* İlçe yönetim kurulu üyeleri, mahalle temsilcileri, kadın ve gençlik kolları başkanlarıyla görüşmüş, toplantılara katılmış. Solun kalelerinden Kağıthane’nin nasıl AKP’nin oy deposuna dönüştüğünü anlamaya çalışmış. Öncelikle belirtmek gerekir ki, 12 Eylül sonrasında solun tasfiyesi, neredeyse soykırıma uğratılması, kitapta bir hayalet olarak farklı kişilerin anlatısıyla belirmiş. Araştırmanın örneklemi AKP militanları olsa da, solcuların ve Alevilerin Kağıthane’den atılışı hikayelere sızmış. Bunlara ek olarak, Doğan Kürtlerin ve Alevilerin AKP’de temsil edilemeyişini ve yönetici kadrolarda yer alamayışlarını da özetlemiş.
  Doğan, partinin bir şirket gibi işletildiği analizinde bulunuyor: Her şeyin raporlandığı, denetlendiği ve üye ve oy sayısı olarak rakama dönüştürülen performansın terfi ya da tasfiye için temel bir unsur olarak kullanıldığını farklı örneklerle gösteriyor. Buna, kravatlı ve takım elbiseli bir görüntü eşlik ediyor. Belirli bir üslup ve adap ise işin başka bir ayağı – bu değişimi, Cihan Tuğal da Pasif Devrim isimli kitabında anlatmıştı. Boğazlı kazağın modası ne kadar canlıdır bilinmez ama birilerinin takım elbisesi birilerininkinin yanında Aksaray işi kalacağını akılda tutmak önemli olabilir.

 Sonrasındaysa, partide aktif olarak çalışanların temel özelliklerini belirlemiş. AKP’de yönetici konumunda bulunanların çoğu, esnaf ya da serbest meslekle uğraşan, inşaat ve ilişkili sektörlerden para kazanan insanlardan oluşuyor. Bir miktar zengin olmanın particilik yaparkenki önemi yadsınmıyor, aksine açıkça dile getiriliyor. Şüphesiz bu, yoksulların ve maaşlı çalışanların dışlanması, en azından kenara itilmesi anlamına geliyor.  AKP inşaat zenginleri tarafından finanse edilip yönetilen bir parti olarak düşünülebilir. Buraya kadar çoğumuzun iyi kötü gördüğü bir nokta olabilir bu. Ancak, Doğan’ın başka bir önemli gözlemi ise eğitim sermayesinin partide yükselmek için hala önemli olduğu. Dolayısıyla giderek önemsiz görünen “okumak”, hala belirli potansiyellerin kökeni olarak bir arzu nesnesi olarak yerini konuyor denebilir. En temel dayanışma pratiklerinin başında gelen “ders verme” henüz tamamen tahtından edilmiş diyemeyiz diye düşünüyorum.

 Sevinç Doğan, siyasi yabancılaşma alt başlığında ise ilçe ve mahalle yönetimi gibi aktörlerin yalnızca merkezden gelen kararları ileten birimler olarak çalışmasına işaret ediyor. Her ne kadar, Halk Meclisleri gibi öneriler Milli Görüş Hareketi’nin Bahri Zengin gibi teorisyenleri tarafından projeleştirmiş olsa da, halihazırdaki pratik bundan çok daha uzakta görünüyor. Eğer ki, kitlelerin politikaya aktif katılım arzuları olduğuna dair bir iddiadan bahsedilebilirse, burada bir yarılma potansiyeli olduğu düşünülebilir. Kitabın içindeki başka bir hikayenin de burayla ilişkilendirilebileceğini düşünüyorum. MHP’den transfer olup merkez bağları güçlü olan belediye başkanının, taban örgütlenmesinde güçlü başka bir figür tarafından yerinden edilmesi merkez-çevre geriliminin farklı bağlamlarda canlanabileceğine dair bir emare olarak görülebilir. Taban, merkeze isyan ediyorsa, emir alan taban demokratik meclislerle temas ettiğinde neden bir kırılma olmasın?

 Benim dikkatimi çeken başka bir nokta da Kağıthane Belediyesi de taşeron işçiliğin ilk denendiği kurum olması. Proje burada başarılı olunca Recep Tayyip Erdoğan’ın büyükşehir belediye başkanlığı döneminde yaygınlaştırılmış. Şüphesiz bu tarz işçilik birçok kapı açıyor. Kadrolaşmaya imkan veriyor, sendikalaşmayı kontrol altında tutuyor, ucuza geliyor, itaatin ödülü olarak tekrar tekrar ortaya koyulabiliyor. Belirli bir popülizmi ayakta tutuyor (ve Haydar Baş’ı oyundan çıkarıyor). İhalecilik veya inşaat gibi sektörlerin de dönemsel işçilikten yararlanması işin başka bir boyutunu oluşturuyor. 7 Haziran’dan sonra belediyelerin dönemsel ve taşeron birçok işçi istihdam ettiği haberlerinin kulaktan kulağa dolaştığını unutmayalım. Bu kişiler, dönemsel olarak işe alındılar ve durumları belirsizliğini koruyor, koruyacak. Dolayısıyla, taşeron işçilik ve güvencesiz işçiliğin AKP’nin kırılgan noktalarından olduğu hala iddia edilebilir.

 Kitabın son kısmında ise yoksul bir ailenin AKP’ye katılımı ele alınıyor. Burada da, farklı arzuların ve özellikle Erdoğan şahsında özdeşleşmelerin mümkün olduğunu görüyoruz. Ancak, bir soru var ki o hala büyüsünü koruyor: AKP’de çalışmayıp ona oy veren yoksulların motivasyonu ne? Onların arzuları ve bağlanma biçimlerini anlamak da yeni politikalar ve söylemler için ilham kaynağı olabilir.

 AKP kuşatmasının çok derin ve güçlü olduğu bir gerçek. Sevinç Doğan’ın kitabının bu kuşatma atmosferinde AKP’nin de bir ittifak ve belirli dertlerden malul bir ittifak olduğunu hatırlatması açısından önemli olduğu söylenebilir. Politikasızlık ve sıkışmışlık hissiyatında, en azından potansiyel kırılma noktaları açısından hazırlıklı olmak için belirli fikirler verebilir. AKP’yi büyülü bir yekpare kötülük olarak düşünmek yerine dünyevi bir kırılgan bir araya geliş olarak düşünmek (ve buna uygun dil ve politika üretmeyi tartışmak) en azından hayatta olduğumuza dair bir duyum sağlayabilir.

*Sevinç Doğan. Mahalledeki AKP: Parti İşleyişi, Taban Mobilizasyonu ve Siyasi Yabancılaşma. İletişim Yayınları, 2016.

            Barış

 

4 Ocak 2017 Çarşamba

Sınıfsal Hınç ve Milli Birlik: Çatışma Örgütlenmeyince Örgütlenenler


CNN Türk’te Reina’ya yapılan saldırı tartışılıyordu. IŞİD’in Türkiyedeki dengeleri çok iyi okuduğu, ona yönelik eylemler geliştirdiğini söyledi biri. Şüphesiz bunlar milli birliğe saldırıydı. Sosyal medyada insanların öldürülmesine alkış tutanlar ve Diyanet’in yılbaşı kutlamayın fetvaları tartışılan diğer konulardı. TV8’de ise Labirent isimli casusluk filminde Türkiye Devleti istihbarat görevlileri köktendinci bir örgütün saldırısını durdurmaya çalışıyor, bu esnada İngiltere istihbarat sorumlusuyla gerilim yaşıyor, ona kahramanca direniyor ve hatta sonunda onun takdirini kazanıyorlardı.
            IŞİD kendi çıkarlarıyla uyumlu bir hareket yapıyor: Alkol alan zenginlere yönelik bir saldırı bir sürü tartışmayı beraberinde getireceğinden eylem kendi etki alanını sürekli büyütüyor. Toplumdaki sınıf hıncından da beslenerek “masum”lara yönelen bir eylemden başka bir şeye dönüşüyor ve bir sürü kişinin zımni onayını alıyor. Katliamı lanetlemek de muhafazakarların nefret ettiği politik doğruculuğa düşme potansiyeli taşıyor. Ayrıca,  tam da IŞİD’in hedef aldığı evrensel bilince umutsuzca yapışmak olarak manipüle edilmeye imkan veriyor. Sekülerleri de halihazırda bulundukları savunma pozisyonuna daha da sıkıştırma potansiyeli taşıyor. Malum gazeteler neredeyse “siz de kaşınmayın canım” pozisyonuna geçtiler bile. Örgütsüz seküler kitle şüphesiz buna cık cık diyecek, Sözcü okumaya devam edecek. Gazete savaşları, şüphesiz politikanın olmazsa olmazı; ama bir taraf sokağa çıktı bile.
            Öte yandan, devletin milli birlik dili açısından da bir sürü karşı imkan var: Milli birliğe ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde demek için başka bir neden sağlanmış oluyor. Ya da, toplumu pembe bir liberalizmle savunmak, nerde o kimsenin kimseye yan bakmadığı günler deniveriyor. Oysa çirkin gerçek bir kez daha aramızda: Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür. Üstelik aç karna çok daha kaz görünür. Milli birlik de her zaman aklın sesini susturmaya yönelik kurulur.
            TV8’de yayınlanan casusluk filmi, üstüne bir taş daha koyuyor: Memleketimiz yangın yeri değil, macera cenneti. Çıkarlar ve gözler üzerimizde, bombalar bu yüzden patlıyor ve bu aslında iyi ve kötünün savaşı. Cehennem ancak böyle estetize edilebilirdi.
            Nihayetinde, sınıf hıncı mücadeleye dönüşmedikçe faşizmi besliyor. Sekülerliği bir hak kazanımı olarak savunmanın dili gelişmedikçe IŞİD’in nefret ettiği ve ettirdiği blok büyüyor. Cehenneme giden taşlar iyi niyetle örülüdür ve aklın dili olmalı, yoksa da icat edilmeli.
Barış

27 Aralık 2016 Salı

Antiotoriter Mücadele Sınıf Mücadelesine Tercüme Edilebilir mi?

( Bu yazı 23.12.2016'da baslangicdergi.org'da yayımlanmıştır. Kaynağa bu bağlantıdan ulaşılabilir: http://baslangicdergi.org/antiotoriter-mucadele-sinif-mucadelesine-tercume-edilebilir-mi-baran-gursel/ )

“Anamız amele sınıfı” ise “anadilimizin” “sınıf dili” olduğunu düşünebiliriz. Sınıf dilinin ne olduğuna dair yaklaşımımız kuramsal bakış açımıza göre değişecektir, ama şimdilik bu çeşitlenmeyi es geçip -ve yazarın da Siyasal Marksizm ekolüne yakınlığını akılda bulundurup- bu dile genel bir isimle “sınıf yaklaşımı” diyelim. Bir anadilin de insanların ve insan topluluklarının özneleşme süreçlerinin önemli bir kurucu unsuru olduğunu akılda bulunduralım.

Ben burada, antiotoriter mücadelenin nasıl yürütülebileceğine sıklıkla kafa yorulan bir dönemde, antiotoriter yaklaşımla sosyalist mücadelenin kurucu bir unsuru olan sınıf yaklaşımı arasında bir bağ kurmaya çalışacağım. Bunun için de, iki mücadelenin yaklaşımları arasında bir “tercüme” işleminin nasıl mümkün olabileceğini tartışacağım. Öte yandan bu tercüme işleminin -her tercüme işlemi için geçerli olduğu gibi- asla tam ol(a)mayacak olmasını da kısıtlayıcı değil, hareketi olanaklı kılan bir özellik olarak yorumlayıp, tercümenin bıraktığı “kalıntıları” nasıl ele alabileceğimize değineceğim. Ve metni, sunacağım mantıktan yola çıkarak, sosyalist öznelerin sahip olmasını önemli bulduğum “tercümanlık” işlevlerinden söz ederek tamamlayacağım.

Antiotoriter yaklaşımın sınıf yaklaşımına tercümesi

Antiotoriter düşünceleri sınıf kuramına tercüme etmeye girişmek, bu düşüncelerin (ve pratiğin) sınıf dilinde bütünüyle kapsanabileceğini varsaymayı gerektirmiyor. Böyle bir aynılaştırma, yani indirgeme, ancak farklılıkların aynılıklar içinde eritilmesi, böylece ayrı varoluşların yadsınması ve tercümenin önkoşulu olan farklı dillerin varlığının yadsınması ile mümkündür. Bu nedenle benim varsayımım böyle bir indirgeme ya da “tam çeviri”nin yapılabileceği değil; “özerk alanlar”ın varlığı da olmadığı gibi. Tercümeyi mümkün kılan bir yanda, en az iki dilin varlığının tanınması; diğer yanda da, bağlama işlemi için iki dil arasında köprüler kurmaya imkân veren bazı ortak referans noktalarının tespit edilebilirliği varsayımıdır. Benim de burada temellendirme işine girmeden önkabul olarak aldığım bu iki düşünce, tabii ki bir hedef dilin (ve çevirme niyetinin) varlığında oluşur ve bir sürecin parçası haline gelirler.

Yukarıda değindiğim gibi ben bu metinde -sosyalist niyetlerle belirlenen- hedef dili, sınıf mücadelesinin anadili olan sınıf yaklaşımı olarak alıyorum. Bana göre bu yaklaşım kabaca tarihte sınıf oluşumu ve ilişkilerinin rolüne, özgün bir tarihsel oluşum olan kapitalizmin merkezi çelişkilerine, hareket tarzına ve onu bertaraf etmek için gerekli olan sınıf mücadelesine işaret ediyor. Bu anlamda bu dilin -en azından- kapitalizm var olduğu sürece onu bertaraf etme mücadelesinde olanların kullanacağı bir dil olduğu düşünülebilir. Bununla birlikte bana göre, sınıf dilini başka dillerle ilişkilendirmeye çalışmak ve bunu hedef olarak korurken diğer yandan çeşitlenmeler arasında gezinmek yerine, bir dili bir ötekine indirgeme veya bir dili bir ötekinden bağımsızlaştırma çabaları, doğrudan Marksist bir sınıf kuramından değil -burada yer veremeyeceğimiz- başka tür mantıksal etkilenmelerden türüyor.

Tercümenin “tam” olmamasına nasıl yaklaşabileceğimize bir sonraki maddede değineceğim. Burada ise iki dil arasındaki dönüşebilirlik potansiyeline odaklanarak, tercümenin nasıl mümkün olabileceğine odaklanalım.

Gündemimize aldığımız iki yaklaşım arasındaki geçiş köprülerini kurmamıza yarayacak kavramları seçebilmek için antiotoriter yaklaşımın temel tezlerini tanımlamaya çalışalım: Devletin/siyasal iktidarın zor kullanması, acı vermesi, bu ihtimalleri gündemde tutması, insanların kendi yaşamını, var olma, ilişki kurma, kendini ifade etme biçimlerini yeniden üretmelerini belirgin ölçüde etkiler ve engeller. Bu durumun yarattığı baskıyı hisseden kişilerin yaratma ve yaşamdan keyif alma ihtimalleri ciddi ölçüde kısıtlanır, kaygı, korku, güvensizlik ve acı deneyimleri çoğalır. Bu şartlar altında yaşam, gelecek, doğa ve ötekilerle kurulan ilişkiler, dolayısıyla kişinin kendiyle ilişkisi de fakirleşir; bu ilişkiler belirli yönlerine indirgenerek yaşanır. İnsanlar böyle yaşamayı hak etmez ve böyle yaşamama ihtimalleri vardır. İnsanlar üzerindeki bu baskıyı azaltmak için gerekli olan dayanışmadır. 

Bu tezler arasında tanımlayıcı olduğuna inandığım üç kavramı (devlet/siyasal iktidar, kısıtlanma ve dayanışma) iki dil arasında bağ kurmak üzere seçecek ve bu bağlara işaret edeceğim:

Devlet/siyasal iktidar: Antiotoriter mücadelenin karşısına konumlandığı baskıcı devletin, sınıf kuramında da önemsizleştirilemeyecek bir yere sahip olduğunu düşünebiliriz. Kapitalizmin varoluşu tarihsel bir üçgen üzerine kuruludur: işçi-kapitalist-devlet. Kapitalizme özgü olan “iktisadi”-siyasal ayrışması ve siyasalın mülkiyet ilişkilerini tanımlama ve düzenleme rolü ancak böyle bir üçgende içerilebilir. Bir anlamda devlet, diyalektik ilişkinin tanımlayıcı bağlamını, üçüncüsünü oluşturur. Bu devletin davranış biçimi ve bileşimi önemsiz değildir ama her halükarda devlet, “iktisadi” ile siyasal ayrışmasına dayandığı için iktisadi alanda gerçekleşen sömürü ile ilişkisi kopuktur. Sömürü ilişkisine dokunulması, siyasal iktidar aracılığıyla yapılabilecek bir şey değil, bu ayrışmayı ortadan kaldıracak bir dönüşüm ile mümkündür. Bu bağlamda, kapitalizmde siyasal iktidar kaçınılmaz bir şekilde yabancılaşmış bir iktidardır ve sınıf mücadelesi bu iktidarın yerine farklı bir “iktidar”, “yasa” ve “sözleşme” koymayı hedefler.

Bu açıdan düşündüğümüzde, devlet/siyasal iktidar kavramı antiotoriter mücadeleyi sınıf mücadelesine tercüme etmemize olanak veren kavramlardan biridir. Sınıf mücadelesi bu kavramı kullanır, kendi yaklaşımında bir yere yerleştirir ve aynı zamanda kendi dilinin zengin olanaklarını bu kavrama açar. Bu durum aşağıdaki diğer iki kavram için de geçerlidir.

Kısıtlanma: Antiotoriter mücadelenin, insanların kısıtlanmasına dair tezleri de, sınıf kuramının tezleri ile ilişkilendirilebilir. Emeğin emek gücüne dönüşmesini ve meta olarak soyutlanması esasında bir kısıtlama edimidir. Piyasa zorunlulukları mülksüzleşmeyi, mülksüzleşme çalışma ihtiyacını, çalışma ihtiyacı da emeğini satma zorunluluğunu getirir ve bu süreç, kişinin hayatına yayılmış, potansiyel yaratıcı gücü olan emeğini başkasının ve piyasanın otoriter sınırlandırmasına teslim etmesi sürecidir. Buradaki gizli otoriterlik, kişinin yaratıcı potansiyelini, ilişkilerini, hayallerini, duygularını sürekli kutulamaya çalışırken, bu kutulama işlemine karşı da emeğin bir aşma tavrı gelişir. Kapitalizmin gizli otoriterliğine karşı sınıf kuramının gizli bir antiotoriterliği olduğu düşünülebilir.

Dayanışma: Baskının ortadan kaldırılması için dayanışma içine girme vurgusu, sınıf yaklaşımının sınıf oluşumu vurgusunu hatırlatmaktadır. Sınıf, belli sınıfsal konumların ötesinde, ortak deneyim ve çıkarların yaşanması, fark edilmesi, kurulması ile tanımlanan bir oluşum, hareket sürecidir. Bu bağlamda sınıf yaklaşımı, içerisinde insanların bazı ortaklıklarla kurdukları ilişkiyi içerir. Bu ortaklıklarla kurulan farklı ilişkiler, farklı hareket tarzları doğurabilir ama sömürü koşulların ortadan kaldırılması ancak ortaklıklar üzerinden bir dayanışma geliştirilmesi ile mümkündür. Antiotoriter kuramın baskı karşısında gerekli olan dayanışma tezinin bir paralelini bu noktada bulabiliriz. Buna ek olarak, sınıf kuramı antiotoriter dayanışmayı bir yönde zenginleştirir; otoriter rejimlerin üzerine yaslandığı keskin ayrışmaların aşılması için de nesnel temelli bir ortaklık zemini tanımlar.

Bu üç kavram üzerinden yakaladığımız geçişlerin, sınıf mücadelesinin antiotoriter mantığını gösterdiğini de söyleyebiliriz. Bir mantık, bir diğerinin içinde ifade bulmakta, ona tercüme olmaktadır.

Tercümenin kalıntıları

Tercüme ifadesinden anlaşılması gereken, iki dilin birbirine dönüşebilirliği üzerine kurulu bir çaba ile bu çabanın “kalıntıları” arasındaki geçişin sürekli biçimde dokunmasıdır. Elbette bu süreç, metnin ortaya çıkabilmesi için bazı noktalarda durdurulur ve metin yetersizlikleri ile yeterli kabul edilir ama her halükarda bu iki taraftan birinin olmadığını düşündüğümüzde, bu dokuma işleminin temeli çöker. Dönüşebilirlik; ilgili metni, bizim gündemimizde bir yaklaşımı yeni bir dilin imkanlarına (ve insanlarına) açarken, kalıntılar da değerlendirilmek, süzülmek ve gerektiğinde yeni ilişkilere sebep olmak üzere varlıklarını korurlar.

Burada, antiotoriter kuramın, sınıf kuramının dışına taşan yönlerinden söz edeceğim. Ama bunu az önce seçtiğimiz üç geçiş kavramı üzerinden ve sadece belli bir kısım kalıntıdan söz ederek yapacağım. Kalıntıların sadece bir kısmından bahsedebiliyor olmamızın en önemli sebebi, bu kalıntılarla ilişkimizi düzenlemek için başka dillere/yaklaşımlara da ihtiyaç duymamız ve bu yaklaşımların, bu kalıntıları nasıl bir süzgeçten geçireceğimizi belirlemesi. Bu nedenle, tercümenin eksik doğasını örneklemek için sadece aklıma gelen ve işe yarar bulduğum bazı örnekleri sıralamakla yetineceğim.

Devlet/siyasal iktidar: Bir önceki maddede aslında sınıf kuramının kapitalist devleti kavramsallaştırma biçimi üzerinden, iki mücadelenin de onu dönüştürme arzusuna değindik. Bunu, diğer kavramlar için de yaptığımız gibi, yaklaşımların mantıkları arasında benzerlikler kurmak, antiotoriter mantıkla sınıf mantığı arasında bir çakışma yakalayarak temellendirdik. Yola çıktığımız dilin hedef dile çevirisi sırasında, aslında ilk dilin referans noktalarından da belli ölçüde farklılaşmış olduk. Yani yola çıkılan dilde bir “şeyler” çevrilmeden kaldı. İktidarın topluma yabancılaşmış olması meselesini düşündüğümüzde, sınıf diliyle ifade edilmemiş olarak kalan meseleler, örneğin devlet otoritesinin farklı biçimleri, araçları, çatışmalı düzenlenmeleri, değişim ihtimalleri gibi konula oluyor. Bu durumlar ve bunların insanlarla ile teması, sınıf ilişkileri ile birlikte düşünülebilecek ama bilgi üretmek için sınıf kuramından başka kuramlara ihtiyaç duyduğumuz konulardır.

Kısıtlanma: Kısıtlanma meselesinin, sınıf yaklaşımında da bulunabileceğini iddia etmekle kısıtlanmanın tüm biçimlerinin sınıfsal olduğunu savunmak aynı şey değildir. Bu bağlamda antiotoriter bir kısıtlanma düşüncesi, kapitalizmin insan emeğini ve dolayısıyla hayatını yeniden üretme biçimlerini belli kısıtlar altında tutma eğiliminin ötesinde deneyim ve durumlara gönderme yapabilir. Antiotoriter düşünce iktidar biçimlerinin insan hayatında nasıl işlediğine, devlet baskısının insan hayatını şekillendirmedeki rolüne, toplumsal ilişkilerin hiyerarşik kuruluşuna ve farklı kesimlerin baskı altında kalma biçimine dikkat çekmek için sınıf yaklaşımının ötesinde yaklaşımlara ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacı, sınıf yaklaşımının anadil olmakla birlikte tek dil olmayabileceği düşüncesiyle birlikte düşünürken, elbette diğer yandan da, iktidar biçimlerinin de sınıfsal özneler üzerinde (ve bizim ilgileneceğimiz üzere, sınıfsal öznelerin sınıf deneyimini şekillendirir biçimde) uygulandığı gerçeğini es geçemeyiz.

Dayanışma: Tercümenin mümkün olduğunu, sınıf dayanışması kavramına gönderme yaparak temellendirirken, aslında dikkat çekmemiz gereken bir gerilim var. Bu, antiotoriter dayanışma ile sınıfsal dayanışma arasındaki gerilimdir. Gerilimi yaratan bir gerçek, antiotoriter dayanışmanın farklı sınıfları kapsama olasılığıyken, başka bir gerçek ise otoriter yönetimin genellikle işçi sınıfını da bölerek ve bir kısmının desteğini de alarak varlığını sürdürmesidir. Bu noktada dayanışma, sınıfsal dayanışmaya çevrildiğinde, geriye enerji yükü fazla olan bir artık kalır. Bana göre bu artığın önemli bir kısmı dayanışma kavramının anlamı üzerine düşünülerek değerlendirilebilir. Keza antiotoriter bir yaklaşımın da içeremeyip -ki yukarıdaki örnekler için de bundan farklı ölçülerde bahsedebilirdik- kalıntı ürettiği bir konu gibi gözükmektedir bu. Bu gibi durumlarda, başka yaklaşım/kuram/dillerle etkileşim elzem hale gelmektedir. Dayanışma kavramının, gerçek bir iletişim dilinde ifade bulmasının yolunu açacak olan da bu çok etkileşimli tercüme çabası/mücadelesidir.

Burada ufak bir kısmından söz ettiğim bu çeviri atıklarını gömmeyi seçmemiz durumunda onlardan kurtulmanın pek mümkün olmadığını, bu durumda bunların hayaletlerinin peşimizi bırakmadığını da düşünüyorum. Bu atıklarla ilişkimizi sürekli tartışmamız, tartmamız ve yeniden tanımlamamız gerekiyor.

Tercüman aktör olarak sosyalist özneler

Buraya kadar, sınıf yaklaşımını anadilimiz olarak alarak, antiotoriter yaklaşımla, sınıf yaklaşımı arasındaki bir tercümenin nasıl mümkün olabileceğine dair bazı fikirler sundum. Bu bağ kurma meselesini oldukça önemsediğim gibi, bağ kurulamayan noktaların tespit edilmesi meselesini de bu sürecin içinde gördüğümü, kalıntı metaforu üzerinden aktarmaya çalıştım. Bu tip bir bağ kurma sürecinde, sosyalist mücadele yürütenlerin de tercüman özneler olacaklarını düşünebiliriz.
Aslında, sosyalist aktörlerin her durumda bir tercüme süreci içinde olduğunu düşünebiliriz. Bana göre bu tercüme sürecinin ise, yukarıda sunduğum mantığın dışında yürütüldüğü zamanlar az rastlanır değil. Ben kendi gözlemlerimden yola çıkarak, tercüman sosyalist aktörlerin özelliklerini korumasını önemli bulduğumdan söz ederek metni tamamlayayım.

Sosyalist öznelerin, anadil olarak düşünebileceğimiz (tartışılamaz olmayan ve soyut idealler üzerine kurulmayan) bir kuramsal çerçeveyi temel alması, bunu yaparken farklı dillerin etkileşimi, dillerin birbirine geçebilmesi-geçememesi, dillerin yeterliliği-yetersizliği gibi konular üzerine düşünmesi ve dilin eleştirilebilir olduğu bilgisini taşıması bana önemli geliyor. Yaklaşımlar arasındaki etkileşimin, ana yaklaşımı bozacak bir risk unsuru olarak değil, teori ile pratik, bilgi ile deneyim arasındaki etkileşimi sağlayacak bir girişim olduğunu düşünmek de anlamlı olur. Yaklaşımın, gerçeklikle buluşması ve soyut ilkeler ile kimliklere hapsolmadan kurucu bir çerçeve olarak varlığını sürdürebilmesi için bu etkileşim yaşamsal önemde. Buna ek olarak sosyalist öznelerin, bu etkileşimlerin yaratacağı gerilim ve huzursuzluğu üzerinden hızlıca atacak yollara başvurmaktansa bunları taşıyabilme kapasitelerini canlı tutmaya çalışmaları gerektiğini de düşünebiliriz. Neticede -metaforu sürdürürsek- arzulanır bir tercümanlığın, belli bir arzu ile bir dili hedeflemeyi, başka dillere meraklı olmayı, diller arasında gidip gelmenin gerilimini taşımayı, her zaman geride kalacak anlamlar olacağını bilip bunlarla ilişkiyi düzenlemeye çalışmayı ve sürecin (hep gelişen) “son” halinin tasarımını da akılda bulundurarak süreci yürütmeyi içereceğini düşünebiliriz.

Sosyalist ortamlarımıza bu özellikleri katmayı ve antiotoriter yaklaşım ile sınıf yaklaşım arasındaki bağı kurma meselesine kuramsal olarak daha çok yoğunlaşmayı ben önemsiyorum. Kuşkusuz, otoriter baskı ve şiddet ortamı bunları epey zorlaştırıyor. Bu konuda da üzerine düşünmemiz gereken çok konu var ve sanıyorum bunlardan bir tanesi de kendi sınıf ve baskı deneyimlerimiz ve kırılganlığımızı işlemenin yollarını yaratıp, kendimizi de sınıfın “dayanışmasının” içine dahil edip, hayatımıza temas eden, gerçek destek/dayanışma etkinliğini çoğaltmanın yollarını bulmak.

Baran

5 Aralık 2016 Pazartesi

Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışma Toplantıları Dizisi 2017 - PROGRAM


 
2017 senesinde belirli konuları birlikte düşünmeye açmak üzere bir tartışma toplantıları dizisi gerçekleştirilmesi planlanmaktadır.  Her bir oturumda bir sunumcu/tartışmacı, belli bir konuya dair önemli bulduğu ve ötekilerle paylaşmayı arzuladığı düşüncelerini katılımcılarla paylaşacak ve konu üzerine yürütülecek bir tartışma için açıcı rol üstlenecektir. Toplantı, sunumcu/tartışmacının ve dileyen katılımcıların katkılarıyla sürdürülecektir. 

Ocak ayının kesinleşmiş programını ve daha sonraki ayların olası programlarını aşağıda bulabilirsiniz. Detaylar netleştikçe bilgiler, aylık olarak, olabildiğince erken şekilde, blogdan ve facebook sayfasından (facebook.com/elestirelsosyalistdusunce) duyurulacaktır. Toplantılar herkesin katılımına açık ve ücretsizdir. Toplantıların dilediğiniz kadarına katılabilirsiniz.

---

OCAK TOPLANTISI

Kısa Bir Giriş:  Baran Gürsel
Sunumcu/Tartışmacı:  Can Evren
     (Duke Üniversitesi, Kültürel Antropoloji Doktor Adayı)
Başlık:  Tabandan Yukarı mı, Soldan Sağa mı?
      Tarih, Taraflılık ve Kemalizm Karşıtı Hegemonya Üzerine
Zaman:  21 Ocak Cumartesi, 15.30-18.00
Yer:  Dünyada Mekan
                   Hazzopulo (Danışman) Pasajı No: 1, Kat: 1, Galatasaray/Beyoğlu

---

ŞUBAT: Finansallaşma ve borçluluk üzerine Enes Aksu (YTÜ İktisat Yükseklisans Öğrencisi)

MART: Müşterekler siyaseti üzerine Begüm Özden Fırat (Öğretim Üyesi, MSGSÜ Sosyoloji Bölümü), 
İstanbul ormanlarının ekolojik ve ekonomi politik analizi üzerine Zafer Ülger

NİSAN: Duyguların “iş”in içine karışması ve mücadele üzerine Eylem Akçay (Plaza Eylem Platformu üyesi), 
Kapitalist çalışmanın psikopatolojisini düşünmek üzerine Eser Sandıkçı

MAYIS: Hegel’den Lacan’a politik olan üzerine Özgür Öğütcen (Lacancı Forum Türkiye Psikanaliz Derneği Kurucu Üyesi, Psikiyatrist), 
Sınıf deneyimi, öznellik-nesnellik diyalektiği ve sınıfın bilinçdışı üzerine Baran Gürsel (Klinik Psikolog, Sosyal Politika Doktora Öğrencisi)

HAZİRAN: Sol harekette normallik ve heteronormativite üzerine Umut Şah (Öğretim Görevlisi, İstanbul Arel Üniversitesi Psikoloji Bölümü)

TEMMUZ: Erk, beden ve şiddet üzerine Bilgesu Şişman (Depaul Üniversitesi Felsefe Doktor Adayı), 
Kesişen aidiyetler; toplumsal cinsiyet, etnik kimlik ve sınıf kimliklerinin deneyime etkileri üzerine Mukadder Okuyan (Clark Üniversitesi Sosyal Psikoloji Doktora Öğrencisi)

EKİM: Sınıf ve etnisite deneyimleri eşliğinde işçileşme süreçleri üzerine Uygar Yıldırım

KASIM: Freud metninin “bilinçöncesi” devrimci potansiyeli üzerine İlker Özyıldırım
Öteki ve ötekisizlik meselesi üzerine İshak Sayğılı