25 Ocak 2017 Çarşamba

Sınıfın Bilinçdışı

( Bu yazı 25.01.2017 tarihinde baslangicdergi.org'da yayımlanmıştır. Bağlantıyı burada bulabilirsiniz: http://baslangicdergi.org/sinifin-bilincdisi-baran-gursel/ )

Siyasetin ve sınıf siyasetinin “ne” olduğunu, “nasıl” işlediğini düşünmenin yeni yollarını aramak önemli gözüküyor. Aslında yeni olanı aramak derken illa söylenmemiş bir şeyi söylemiş olmaktan bahsetmediğimi de vurgulamalıyım. Kastettiğim, farklı şekillerde üzerine düşünülmüş olsa da mevcut düşünme alışkanlıklarımıza tesir etmemiş ya da dışında kalarak etmiş ama kuramlar/disiplinler arasındaki diyalog imkânlarını açık tuttukça bize yeni düşünme alanları açabilecek fikirler. Bu bağlamda, üzerine farklı açılardan çalışılmaya muhtaç, kendim de çalışmayı önüme koyduğum, belki de ileride vazgeçilmesi gerekecek olan bazı hipotezleri –temkinli olarak ama metnin bir deneme metni olduğunu da unutmamanızı rica ederek- paylaşmak istiyorum. Hem sosyoloji hem de psikanaliz yazınını düşündüğümüzde içerik olarak hiç de yeni olmadığı iddia edilebilecek bir kavramı kullanarak sunacağım bu hipotezleri. Bu kavram ise sınıfın bilinçdışı olacak.
Modern siyasetin ve sınıf siyasetinin temel bir meselesinin bilinç meselesi olduğunu düşünelim. Temel modernist bir ikilik içerisinde, bilinç kavramını bazen bilinçsizliğin, bazen de irrasyonelliğin karşısında konumlandırarak kullanıyoruz. Siyasal aktörlerin eylemlerini, iki konumdan birine koyarak rasyonel veya irrasyonel diye sınıflandırabiliyoruz. Bu bağlamda birincisini daha çok planlı ve organize bir etkinliğe, ikincisini ise plansız, mantıksız gözüken ve bireysel psikoloji ile belirlenen bir etkinliğe işaret etmek için kullanıyoruz. Sınıf siyaseti açısından düşündüğümüzde de, yazında, araştırmalarda ve mücadele pratiğinde sınıf bilincine, sınıf bilinçli örgütlülüklere bir konum atfedip, sınıf çıkarları temelinde örgütlenmemiş bir siyaseti bilinçten yoksun olarak değerlendiriyoruz.
Bu ayrımlar üzerinde bir taraftan bir diğerine keskin geçişler yapar ve çoğu zaman tanımlamalarımızı teorik tutarlılık arayışı ile de politik anlayışımız doğrultusunda yaparken, diğer yandan şu soruyu sorabileceğimizi düşünüyorum: Bilinçdışı bu sınıflandırmalarda nerede duruyor? Eğer yukarıdaki bahsettiğimiz ikilikleri ayrı biçimlerde tutmakta kararlıysak, bilinçdışı meselesini daha bireysel psikolojik olanla, duygusal, irrasyonel, kendiliğinden, vb. olan görüngülerle eşlememiz ve bilinçlilik halinin karşısına koymamız gerekir. Ama başka bir açıdan modernist ikilikler arasında taraf seçme yaklaşımının teorik ve pratik olarak yetersizliğine inanıp, varsayılan ikilikler arasındaki (ve üçüncüleriyle olan) diyalektik ilişkiye işaret ederek onları aşma çabasına girersek bilinç-bilinçdışı ilişkisini nasıl düşünebiliriz?
Deneyim Kavramı

Bilinçdışı meselesini siyasetin ve özelde de sınıf siyasetinin kavramsal düzlemine sokabilmek için E.P. Thompson’un[1] deneyim kavramından yola çıkabileceğimizi düşünüyorum. Thompson’un deneyim kavramının, sınıf tartışmaları içerisinde temel bir ikilik olarak ele alınan yapı-özne ikiliğine bir müdahale niteliği taşıdığını söyleyebiliriz. Deneyim, (ikisi de kültürden ve insan eyleminden oluşan) iki kavram/olgu arasındaki geçişliliği ifade eder: toplumsal varlık ve toplumsal bilinç. Bu bağlamda deneyim kavramı, Ellen Meiksins Wood’un[2] da savunduğu gibi tipik ikilikten yöntemsel bir kopuşa işaret eder. Deneyim, toplumsal varlık ile toplumsal bilinç arasında bir geçiş kavramıdır. Bu mantığa göre toplumsal varlıkla şekillenen deneyim, toplumsal bilinç biçimlerinde ortaya çıkar ve toplumsal varlığı oluşturmak üzere dolaşıma girer.
Buradan yola çıkarak, deneyimin bir geçiş kavramı olmasına olanak veren ikili bir niteliği olduğunu iddia edebiliriz. Deneyim, aynı anda hem bir edilginlik hem de bir etkinlik içerir. Hem belirlenir, hem belirler. Bu bağlamda deneyim sahibi özne, bu iki özelliği aynı anda taşır. O zaman özneye ait olan, bilinç ve bilinçdışı kavramlarını deneyimin bu ikili niteliğini baz alarak nereye yerleştirebileceğimizi düşünebiliriz. Hipotezim o ki, deneyimin edilgin işleyişi bilinçdışına, etkin işleyişi de bilince tekabül eder.[3] Bu öznenin içinde bilinçdışının etkin bir rolü olduğunu söylemek anlamına gelmez. Öznenin içine dönüldüğünde bilinçdışı işleyişin, bilinç üzerinde, dolayısıyla insan faaliyeti üzerindeki etkisi ciddiye alınacak derecededir. Buradaki iddia, özneye nesnelliğin girdiği alan olarak bilinçdışını  tanımlamak ve dış gerçekliğin iç gerçeklikte etkinleşen bir işleyiş haline gelmek üzere içselleşmesi/öznelleşmesi üzerinedir. Bu hem bir bireyin özel hem de insanın genel tarihleri üzerinden düşünülebilir.
Böyle düşündüğümüz vakit işin özne tarafına sadece bilinci değil (deneyim kavramı içerisinde) bilinç ve bilinçdışını yerleştirmiş oluruz. Peki, öznenin karşısında yer alan, özneye göre nesneyi ifade eden tarafa geçtiğimizde orada ne vardır?

Kültür ve Doğa

Bana göre nesne kısmını -ya da belki de buna pozitivizme sığmayan bir nesnellik demeliyiz- da ikiye ayırabiliriz. O “taraf” içerisinde bir yanda toplumsallık/kültür dururken, diğer yanda da doğa/beden/şeyler durur. Doğa/beden/şeyler kategorisinin bir öznenin konumundan diğer insanları yani ötekileri içerdiğini unutmamalıyız.
O zaman özne ve nesneyi karşı karşıya konumlandırdığımız, başka bir manada öznellik ile nesnelliği karşı karşıya konumlandırdığımız modeldeki formül şu şekildedir: Örneğin toplumsallık/kültürü başlangıç noktası olarak alalım. Toplumsallık/kültür, ancak doğa/beden/şeylerden geçerek özneye ulaşabilir (ikinci, doğrudan bir yol olmamalıdır) ve öznenin deneyimine bilinçdışı noktasından giriş yapar. Bilinçdışı noktasından giren gerçeklik, özneden bilinç noktasından (yine ikinci bir yol olmamalıdır) insan eylemi olarak dışarı çıkar ve yine toplumsallık/kültürü oluşturur. Ve döngü yine doğa/beden/şeylerden (özellikle başka insanlardan) geçerek öznenin bilinçdışına dönecek şekilde işler.
Böyle bir model sunmaya çalıştığımızda, bu modelin işleyişinin birçok özelliğini ayrıntılı bir şekilde, birçok örnek üzerinden düşünmek, tartmak gerektiği açıktır. Bunu başka mecralara bırakıyorum. Bununla birlikte şunu burada vurgulamak iyi olabilir. Burada hiçbir ölçekte tarih üstü bir işleyişten söz etmiyorum. Bu modeldeki dört nokta da (özne tarafındaki bilinç ve bilinçdışı ve nesne tarafındaki toplumsallık ve doğa) kendi içinde ayrı ayrı çatışmalı noktalardır. Aynı zamanda özne kendi içinde, nesne de kendi içinde çatışmalar içerir. Özne ile nesne de kendi aralarında çatışmalıdır. Her bir çatışma ilişkisi bir hareket kaynağıdır, modele hareket verir. Tabii modelin kendisinin oluşumu da bir şekilde tarihselleştirilmelidir.  
Ben bilinçdışı meselesinin bu tip bir kavramsallaştırma içerisinde düşündüğümüzde ve gerçeklikler arasındaki geçişliliğe dair böyle bir modele vardığımızda birçok başka sonucun yanı sıra iki önemli sonuç elde edeceğimizi düşünüyorum.
Bilinç ile Bilinçdışının Etkileşimi
Birincisi bu mantık, bireysel veya kolektif öznenin salt bilincine yapılan vurguyu yenilememiz için bize bir alan açar. Siyasal aktörleri ve işçi sınıfını sadece bilinç özellikleriyle değerlendirmemizi, rasyonellik ile irrasyonellik arasında, mutlak bilinçlilik ile mutlak bilinçsizlik arasındaki keskin seçimler yapmamızı engeller ve en genel anlamda söylersek baktığımız yerde bilinç ile bilinçdışı etkileşimini görmemize imkân verir. Aynı zamanda bireysel psikolojik gözüken bilinç ve bilinçdışı kavramları, bireysel ile toplumsalın, öznel ile nesnelin birbiriyle nasıl bir etkileşimde olduğunu anlamak açısından bize bir alan açar. Bireysel psikolojik gözüken bu kavramlar toplumsalın oluşumuna ve insana etkisine dair düşünebilmemiz için faydalı olabilecek bir modele oturur.  
Bana göre böyle düşünmenin başka bir etkisi de siyasal aktörleri nasıl konumlandırdığımız ve siyaseti ne olarak düşündüğümüz üzerinde olur. Eğer ikna olursak, sınıf bilincinin diyalektik karşıtı olan sınıfın bilinçdışı kavramını elde etmiş oluruz. Elbette bunun önemli bir sonucu da örgütsel teori ve pratiğimizde bilinçdışının varlığının tanınması olur. Bu önemli ve ciddiye alınması gereken bir analiz nesnesi olabilir (arzu, özdeşleşme, engellenme, çatışma, duygulanım, savunma vb. gibi olgular eşliğinde). Bunun da ötesinde, sınıf deneyimine ve eylemine dair hâlihazırda kullandığımız kavramları, modeldeki dört nokta arasında nerelere oturtarak düşünebileceğimiz sorusu üzerinden yeni düşünme biçimlerine açılabiliriz.
Bu modelde, siyasal aktörlerin eylemi/hedefi bilinçli farkındalığın arttırılması, sınıf bilincinin arttırılması ile tanımlanamaz. Bundan öte –ve bence daha gerçekçi bir biçimde- sınıfın bilinçdışı ile bilinci arasındaki ilişkiyi düzenlemek, yeniden örgütlemek olarak tanımlanabilir. Siyasi özne, sınıfın bilinci ve bilinçdışı arasındaki diyalektiğin üçüncüsü olarak işlev görürken, bu ikisine farklı biçimlerde, farklı ölçülerde yakınlaşır veya bunlardan uzaklaşır. Aynı zamanda onlara etki eder. Siyaset ise, bir bilinç aşılama yönteminin ötesinde, bilinç-bilinçdışı etkileşiminin düzenlenmesi, yeniden örgütlenmesi olarak ele alınabilir. Bu hem bir tanıma içerir hem de siyasi hedeflerin bu tanımadan yola çıkarak belirlenmesini.
Elbette bu kavramsallaştırma bir öncekindeki belirlenmiş yönü içermemektedir. (Belli açılardan içerdiği düşünülebilir mi henüz bilemiyorum.) Ama önceden tayin edilmiş bu yön fikri ortadan kalktığında bana göre, sosyalist politika da olması gereken pozisyona oturur ve evet mesele daha zor kavranır hale gelebilir ama bir yandan da sınıfın antikapitalist eylemi kümesinin kapsamı ciddi ölçüde genişler.

 Baran


[1] Thompson, E. P. (2004). İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu. İstanbul: Birikim.
[2] Wood, E. M. (2008). Bir Oluşum ve İlişki Olarak Sınıf, Kapitalizm Demokrasiye Karşı: Tarihsel Maddeciliğin Yeniden Yorumlanması (İstanbul: Yordam) içinde, s.95-130.
[3] Thompson yorumlamasına benzer şekilde, bu konuda sunacağım kaynağın okuyucuyu doğrudan bu fikirlere ulaştırdığını iddia edemem ve konu birçok farklı tartışma içerir. Bununla birlikte Freud’un “Bilinçdışı” ve “Ego ve İd” metinlerine bakılabilir. İkisi de burada: Freud, S. (2013). Metapsikoloji: Haz İlkesinin Ötesinde, Ego ve İd ve Diğer Çalışmaları. İstanbul: Payel.

7 Ocak 2017 Cumartesi

İktidar Bloğu Bir Araya Gelirken Düşünmeye Devam Edebilmek: "Mahalledeki AKP"

  İktidar bloğu, ya da genel anlamıyla sağcılık bir araya geldi diyebiliriz: Devlet Bahçeli, AKP’nin kriz anlarında oyuna giren santraforu gibi davranıyor. Dönem dönem kıpırdayan, Saadet, BBP, Has Parti vs. gibi formlar alan radikal sağcılık tamamen lağvedildi gibi görünüyor. Batı karşıtlığı, Kürt sorununa karşı askeri, her türlü özgürlük meselesine karşı milli güvenlik söylemini öne çıkaran sağcı yaklaşımlar da, AKP’nin son dönem söylemleriyle ıskartaya çıktı.

 Hatta Haydar Baş’a bile gerek kalmadı, dolar bozdurma kampanyalarından yerli malı kullanalım önerilerine bir milli ekonomi seferberliği ilan edilmiş oldu: Oysa onun vaatleri ne güzeldi, erkenden evlenip ev kredisine girecektik. AKP bunun da yolunu yaptı zaten, üniversite öğrencilerinin bir an önce evlenmesi için maddi motivasyonları mümkün kıldı.  Eskiden öğrenci muhalefetiyle kavga ve taşrada sindirmeyle görevli ülkücü gençlik cazibesini yitirirken, AKP’ye yakın Osmanlı Ocakları bu ihaleyi kazandı gibi görünüyor.

 Peki, hiç mi çatlak yok? Bu Parti-Devlet’te mahsur mu kaldık Hotel California gibi? Sevinç Doğan’ın AKP araştırması politik bir perspektifle incelendiğinde AKP’nin ilahi değil dünyevi bir birlik olduğunu gösteriyor. Bütün bu kapatılmışlık hissiyatında medyasından devlet dairesinde her yerde karşılaştığımız Parti-Devlet bir felaket gibi üstümüze çökmüş hissettirse de, kitap AKP’nin büyük bir şirket olarak bu birliği bir arada tutmak için aktif çaba gösterdiğine dair emareler barındırıyor.
 Sevinç Doğan, Kağıthane’de Sanayi Mahallesi’nde AKP örgütlenmesini incelemiş.* İlçe yönetim kurulu üyeleri, mahalle temsilcileri, kadın ve gençlik kolları başkanlarıyla görüşmüş, toplantılara katılmış. Solun kalelerinden Kağıthane’nin nasıl AKP’nin oy deposuna dönüştüğünü anlamaya çalışmış. Öncelikle belirtmek gerekir ki, 12 Eylül sonrasında solun tasfiyesi, neredeyse soykırıma uğratılması, kitapta bir hayalet olarak farklı kişilerin anlatısıyla belirmiş. Araştırmanın örneklemi AKP militanları olsa da, solcuların ve Alevilerin Kağıthane’den atılışı hikayelere sızmış. Bunlara ek olarak, Doğan Kürtlerin ve Alevilerin AKP’de temsil edilemeyişini ve yönetici kadrolarda yer alamayışlarını da özetlemiş.
  Doğan, partinin bir şirket gibi işletildiği analizinde bulunuyor: Her şeyin raporlandığı, denetlendiği ve üye ve oy sayısı olarak rakama dönüştürülen performansın terfi ya da tasfiye için temel bir unsur olarak kullanıldığını farklı örneklerle gösteriyor. Buna, kravatlı ve takım elbiseli bir görüntü eşlik ediyor. Belirli bir üslup ve adap ise işin başka bir ayağı – bu değişimi, Cihan Tuğal da Pasif Devrim isimli kitabında anlatmıştı. Boğazlı kazağın modası ne kadar canlıdır bilinmez ama birilerinin takım elbisesi birilerininkinin yanında Aksaray işi kalacağını akılda tutmak önemli olabilir.

 Sonrasındaysa, partide aktif olarak çalışanların temel özelliklerini belirlemiş. AKP’de yönetici konumunda bulunanların çoğu, esnaf ya da serbest meslekle uğraşan, inşaat ve ilişkili sektörlerden para kazanan insanlardan oluşuyor. Bir miktar zengin olmanın particilik yaparkenki önemi yadsınmıyor, aksine açıkça dile getiriliyor. Şüphesiz bu, yoksulların ve maaşlı çalışanların dışlanması, en azından kenara itilmesi anlamına geliyor.  AKP inşaat zenginleri tarafından finanse edilip yönetilen bir parti olarak düşünülebilir. Buraya kadar çoğumuzun iyi kötü gördüğü bir nokta olabilir bu. Ancak, Doğan’ın başka bir önemli gözlemi ise eğitim sermayesinin partide yükselmek için hala önemli olduğu. Dolayısıyla giderek önemsiz görünen “okumak”, hala belirli potansiyellerin kökeni olarak bir arzu nesnesi olarak yerini konuyor denebilir. En temel dayanışma pratiklerinin başında gelen “ders verme” henüz tamamen tahtından edilmiş diyemeyiz diye düşünüyorum.

 Sevinç Doğan, siyasi yabancılaşma alt başlığında ise ilçe ve mahalle yönetimi gibi aktörlerin yalnızca merkezden gelen kararları ileten birimler olarak çalışmasına işaret ediyor. Her ne kadar, Halk Meclisleri gibi öneriler Milli Görüş Hareketi’nin Bahri Zengin gibi teorisyenleri tarafından projeleştirmiş olsa da, halihazırdaki pratik bundan çok daha uzakta görünüyor. Eğer ki, kitlelerin politikaya aktif katılım arzuları olduğuna dair bir iddiadan bahsedilebilirse, burada bir yarılma potansiyeli olduğu düşünülebilir. Kitabın içindeki başka bir hikayenin de burayla ilişkilendirilebileceğini düşünüyorum. MHP’den transfer olup merkez bağları güçlü olan belediye başkanının, taban örgütlenmesinde güçlü başka bir figür tarafından yerinden edilmesi merkez-çevre geriliminin farklı bağlamlarda canlanabileceğine dair bir emare olarak görülebilir. Taban, merkeze isyan ediyorsa, emir alan taban demokratik meclislerle temas ettiğinde neden bir kırılma olmasın?

 Benim dikkatimi çeken başka bir nokta da Kağıthane Belediyesi de taşeron işçiliğin ilk denendiği kurum olması. Proje burada başarılı olunca Recep Tayyip Erdoğan’ın büyükşehir belediye başkanlığı döneminde yaygınlaştırılmış. Şüphesiz bu tarz işçilik birçok kapı açıyor. Kadrolaşmaya imkan veriyor, sendikalaşmayı kontrol altında tutuyor, ucuza geliyor, itaatin ödülü olarak tekrar tekrar ortaya koyulabiliyor. Belirli bir popülizmi ayakta tutuyor (ve Haydar Baş’ı oyundan çıkarıyor). İhalecilik veya inşaat gibi sektörlerin de dönemsel işçilikten yararlanması işin başka bir boyutunu oluşturuyor. 7 Haziran’dan sonra belediyelerin dönemsel ve taşeron birçok işçi istihdam ettiği haberlerinin kulaktan kulağa dolaştığını unutmayalım. Bu kişiler, dönemsel olarak işe alındılar ve durumları belirsizliğini koruyor, koruyacak. Dolayısıyla, taşeron işçilik ve güvencesiz işçiliğin AKP’nin kırılgan noktalarından olduğu hala iddia edilebilir.

 Kitabın son kısmında ise yoksul bir ailenin AKP’ye katılımı ele alınıyor. Burada da, farklı arzuların ve özellikle Erdoğan şahsında özdeşleşmelerin mümkün olduğunu görüyoruz. Ancak, bir soru var ki o hala büyüsünü koruyor: AKP’de çalışmayıp ona oy veren yoksulların motivasyonu ne? Onların arzuları ve bağlanma biçimlerini anlamak da yeni politikalar ve söylemler için ilham kaynağı olabilir.

 AKP kuşatmasının çok derin ve güçlü olduğu bir gerçek. Sevinç Doğan’ın kitabının bu kuşatma atmosferinde AKP’nin de bir ittifak ve belirli dertlerden malul bir ittifak olduğunu hatırlatması açısından önemli olduğu söylenebilir. Politikasızlık ve sıkışmışlık hissiyatında, en azından potansiyel kırılma noktaları açısından hazırlıklı olmak için belirli fikirler verebilir. AKP’yi büyülü bir yekpare kötülük olarak düşünmek yerine dünyevi bir kırılgan bir araya geliş olarak düşünmek (ve buna uygun dil ve politika üretmeyi tartışmak) en azından hayatta olduğumuza dair bir duyum sağlayabilir.

*Sevinç Doğan. Mahalledeki AKP: Parti İşleyişi, Taban Mobilizasyonu ve Siyasi Yabancılaşma. İletişim Yayınları, 2016.

            Barış

 

4 Ocak 2017 Çarşamba

Sınıfsal Hınç ve Milli Birlik: Çatışma Örgütlenmeyince Örgütlenenler


CNN Türk’te Reina’ya yapılan saldırı tartışılıyordu. IŞİD’in Türkiyedeki dengeleri çok iyi okuduğu, ona yönelik eylemler geliştirdiğini söyledi biri. Şüphesiz bunlar milli birliğe saldırıydı. Sosyal medyada insanların öldürülmesine alkış tutanlar ve Diyanet’in yılbaşı kutlamayın fetvaları tartışılan diğer konulardı. TV8’de ise Labirent isimli casusluk filminde Türkiye Devleti istihbarat görevlileri köktendinci bir örgütün saldırısını durdurmaya çalışıyor, bu esnada İngiltere istihbarat sorumlusuyla gerilim yaşıyor, ona kahramanca direniyor ve hatta sonunda onun takdirini kazanıyorlardı.
            IŞİD kendi çıkarlarıyla uyumlu bir hareket yapıyor: Alkol alan zenginlere yönelik bir saldırı bir sürü tartışmayı beraberinde getireceğinden eylem kendi etki alanını sürekli büyütüyor. Toplumdaki sınıf hıncından da beslenerek “masum”lara yönelen bir eylemden başka bir şeye dönüşüyor ve bir sürü kişinin zımni onayını alıyor. Katliamı lanetlemek de muhafazakarların nefret ettiği politik doğruculuğa düşme potansiyeli taşıyor. Ayrıca,  tam da IŞİD’in hedef aldığı evrensel bilince umutsuzca yapışmak olarak manipüle edilmeye imkan veriyor. Sekülerleri de halihazırda bulundukları savunma pozisyonuna daha da sıkıştırma potansiyeli taşıyor. Malum gazeteler neredeyse “siz de kaşınmayın canım” pozisyonuna geçtiler bile. Örgütsüz seküler kitle şüphesiz buna cık cık diyecek, Sözcü okumaya devam edecek. Gazete savaşları, şüphesiz politikanın olmazsa olmazı; ama bir taraf sokağa çıktı bile.
            Öte yandan, devletin milli birlik dili açısından da bir sürü karşı imkan var: Milli birliğe ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde demek için başka bir neden sağlanmış oluyor. Ya da, toplumu pembe bir liberalizmle savunmak, nerde o kimsenin kimseye yan bakmadığı günler deniveriyor. Oysa çirkin gerçek bir kez daha aramızda: Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür. Üstelik aç karna çok daha kaz görünür. Milli birlik de her zaman aklın sesini susturmaya yönelik kurulur.
            TV8’de yayınlanan casusluk filmi, üstüne bir taş daha koyuyor: Memleketimiz yangın yeri değil, macera cenneti. Çıkarlar ve gözler üzerimizde, bombalar bu yüzden patlıyor ve bu aslında iyi ve kötünün savaşı. Cehennem ancak böyle estetize edilebilirdi.
            Nihayetinde, sınıf hıncı mücadeleye dönüşmedikçe faşizmi besliyor. Sekülerliği bir hak kazanımı olarak savunmanın dili gelişmedikçe IŞİD’in nefret ettiği ve ettirdiği blok büyüyor. Cehenneme giden taşlar iyi niyetle örülüdür ve aklın dili olmalı, yoksa da icat edilmeli.
Barış

27 Aralık 2016 Salı

Antiotoriter Mücadele Sınıf Mücadelesine Tercüme Edilebilir mi?

( Bu yazı 23.12.2016'da baslangicdergi.org'da yayımlanmıştır. Kaynağa bu bağlantıdan ulaşılabilir: http://baslangicdergi.org/antiotoriter-mucadele-sinif-mucadelesine-tercume-edilebilir-mi-baran-gursel/ )

“Anamız amele sınıfı” ise “anadilimizin” “sınıf dili” olduğunu düşünebiliriz. Sınıf dilinin ne olduğuna dair yaklaşımımız kuramsal bakış açımıza göre değişecektir, ama şimdilik bu çeşitlenmeyi es geçip -ve yazarın da Siyasal Marksizm ekolüne yakınlığını akılda bulundurup- bu dile genel bir isimle “sınıf yaklaşımı” diyelim. Bir anadilin de insanların ve insan topluluklarının özneleşme süreçlerinin önemli bir kurucu unsuru olduğunu akılda bulunduralım.

Ben burada, antiotoriter mücadelenin nasıl yürütülebileceğine sıklıkla kafa yorulan bir dönemde, antiotoriter yaklaşımla sosyalist mücadelenin kurucu bir unsuru olan sınıf yaklaşımı arasında bir bağ kurmaya çalışacağım. Bunun için de, iki mücadelenin yaklaşımları arasında bir “tercüme” işleminin nasıl mümkün olabileceğini tartışacağım. Öte yandan bu tercüme işleminin -her tercüme işlemi için geçerli olduğu gibi- asla tam ol(a)mayacak olmasını da kısıtlayıcı değil, hareketi olanaklı kılan bir özellik olarak yorumlayıp, tercümenin bıraktığı “kalıntıları” nasıl ele alabileceğimize değineceğim. Ve metni, sunacağım mantıktan yola çıkarak, sosyalist öznelerin sahip olmasını önemli bulduğum “tercümanlık” işlevlerinden söz ederek tamamlayacağım.

Antiotoriter yaklaşımın sınıf yaklaşımına tercümesi

Antiotoriter düşünceleri sınıf kuramına tercüme etmeye girişmek, bu düşüncelerin (ve pratiğin) sınıf dilinde bütünüyle kapsanabileceğini varsaymayı gerektirmiyor. Böyle bir aynılaştırma, yani indirgeme, ancak farklılıkların aynılıklar içinde eritilmesi, böylece ayrı varoluşların yadsınması ve tercümenin önkoşulu olan farklı dillerin varlığının yadsınması ile mümkündür. Bu nedenle benim varsayımım böyle bir indirgeme ya da “tam çeviri”nin yapılabileceği değil; “özerk alanlar”ın varlığı da olmadığı gibi. Tercümeyi mümkün kılan bir yanda, en az iki dilin varlığının tanınması; diğer yanda da, bağlama işlemi için iki dil arasında köprüler kurmaya imkân veren bazı ortak referans noktalarının tespit edilebilirliği varsayımıdır. Benim de burada temellendirme işine girmeden önkabul olarak aldığım bu iki düşünce, tabii ki bir hedef dilin (ve çevirme niyetinin) varlığında oluşur ve bir sürecin parçası haline gelirler.

Yukarıda değindiğim gibi ben bu metinde -sosyalist niyetlerle belirlenen- hedef dili, sınıf mücadelesinin anadili olan sınıf yaklaşımı olarak alıyorum. Bana göre bu yaklaşım kabaca tarihte sınıf oluşumu ve ilişkilerinin rolüne, özgün bir tarihsel oluşum olan kapitalizmin merkezi çelişkilerine, hareket tarzına ve onu bertaraf etmek için gerekli olan sınıf mücadelesine işaret ediyor. Bu anlamda bu dilin -en azından- kapitalizm var olduğu sürece onu bertaraf etme mücadelesinde olanların kullanacağı bir dil olduğu düşünülebilir. Bununla birlikte bana göre, sınıf dilini başka dillerle ilişkilendirmeye çalışmak ve bunu hedef olarak korurken diğer yandan çeşitlenmeler arasında gezinmek yerine, bir dili bir ötekine indirgeme veya bir dili bir ötekinden bağımsızlaştırma çabaları, doğrudan Marksist bir sınıf kuramından değil -burada yer veremeyeceğimiz- başka tür mantıksal etkilenmelerden türüyor.

Tercümenin “tam” olmamasına nasıl yaklaşabileceğimize bir sonraki maddede değineceğim. Burada ise iki dil arasındaki dönüşebilirlik potansiyeline odaklanarak, tercümenin nasıl mümkün olabileceğine odaklanalım.

Gündemimize aldığımız iki yaklaşım arasındaki geçiş köprülerini kurmamıza yarayacak kavramları seçebilmek için antiotoriter yaklaşımın temel tezlerini tanımlamaya çalışalım: Devletin/siyasal iktidarın zor kullanması, acı vermesi, bu ihtimalleri gündemde tutması, insanların kendi yaşamını, var olma, ilişki kurma, kendini ifade etme biçimlerini yeniden üretmelerini belirgin ölçüde etkiler ve engeller. Bu durumun yarattığı baskıyı hisseden kişilerin yaratma ve yaşamdan keyif alma ihtimalleri ciddi ölçüde kısıtlanır, kaygı, korku, güvensizlik ve acı deneyimleri çoğalır. Bu şartlar altında yaşam, gelecek, doğa ve ötekilerle kurulan ilişkiler, dolayısıyla kişinin kendiyle ilişkisi de fakirleşir; bu ilişkiler belirli yönlerine indirgenerek yaşanır. İnsanlar böyle yaşamayı hak etmez ve böyle yaşamama ihtimalleri vardır. İnsanlar üzerindeki bu baskıyı azaltmak için gerekli olan dayanışmadır. 

Bu tezler arasında tanımlayıcı olduğuna inandığım üç kavramı (devlet/siyasal iktidar, kısıtlanma ve dayanışma) iki dil arasında bağ kurmak üzere seçecek ve bu bağlara işaret edeceğim:

Devlet/siyasal iktidar: Antiotoriter mücadelenin karşısına konumlandığı baskıcı devletin, sınıf kuramında da önemsizleştirilemeyecek bir yere sahip olduğunu düşünebiliriz. Kapitalizmin varoluşu tarihsel bir üçgen üzerine kuruludur: işçi-kapitalist-devlet. Kapitalizme özgü olan “iktisadi”-siyasal ayrışması ve siyasalın mülkiyet ilişkilerini tanımlama ve düzenleme rolü ancak böyle bir üçgende içerilebilir. Bir anlamda devlet, diyalektik ilişkinin tanımlayıcı bağlamını, üçüncüsünü oluşturur. Bu devletin davranış biçimi ve bileşimi önemsiz değildir ama her halükarda devlet, “iktisadi” ile siyasal ayrışmasına dayandığı için iktisadi alanda gerçekleşen sömürü ile ilişkisi kopuktur. Sömürü ilişkisine dokunulması, siyasal iktidar aracılığıyla yapılabilecek bir şey değil, bu ayrışmayı ortadan kaldıracak bir dönüşüm ile mümkündür. Bu bağlamda, kapitalizmde siyasal iktidar kaçınılmaz bir şekilde yabancılaşmış bir iktidardır ve sınıf mücadelesi bu iktidarın yerine farklı bir “iktidar”, “yasa” ve “sözleşme” koymayı hedefler.

Bu açıdan düşündüğümüzde, devlet/siyasal iktidar kavramı antiotoriter mücadeleyi sınıf mücadelesine tercüme etmemize olanak veren kavramlardan biridir. Sınıf mücadelesi bu kavramı kullanır, kendi yaklaşımında bir yere yerleştirir ve aynı zamanda kendi dilinin zengin olanaklarını bu kavrama açar. Bu durum aşağıdaki diğer iki kavram için de geçerlidir.

Kısıtlanma: Antiotoriter mücadelenin, insanların kısıtlanmasına dair tezleri de, sınıf kuramının tezleri ile ilişkilendirilebilir. Emeğin emek gücüne dönüşmesini ve meta olarak soyutlanması esasında bir kısıtlama edimidir. Piyasa zorunlulukları mülksüzleşmeyi, mülksüzleşme çalışma ihtiyacını, çalışma ihtiyacı da emeğini satma zorunluluğunu getirir ve bu süreç, kişinin hayatına yayılmış, potansiyel yaratıcı gücü olan emeğini başkasının ve piyasanın otoriter sınırlandırmasına teslim etmesi sürecidir. Buradaki gizli otoriterlik, kişinin yaratıcı potansiyelini, ilişkilerini, hayallerini, duygularını sürekli kutulamaya çalışırken, bu kutulama işlemine karşı da emeğin bir aşma tavrı gelişir. Kapitalizmin gizli otoriterliğine karşı sınıf kuramının gizli bir antiotoriterliği olduğu düşünülebilir.

Dayanışma: Baskının ortadan kaldırılması için dayanışma içine girme vurgusu, sınıf yaklaşımının sınıf oluşumu vurgusunu hatırlatmaktadır. Sınıf, belli sınıfsal konumların ötesinde, ortak deneyim ve çıkarların yaşanması, fark edilmesi, kurulması ile tanımlanan bir oluşum, hareket sürecidir. Bu bağlamda sınıf yaklaşımı, içerisinde insanların bazı ortaklıklarla kurdukları ilişkiyi içerir. Bu ortaklıklarla kurulan farklı ilişkiler, farklı hareket tarzları doğurabilir ama sömürü koşulların ortadan kaldırılması ancak ortaklıklar üzerinden bir dayanışma geliştirilmesi ile mümkündür. Antiotoriter kuramın baskı karşısında gerekli olan dayanışma tezinin bir paralelini bu noktada bulabiliriz. Buna ek olarak, sınıf kuramı antiotoriter dayanışmayı bir yönde zenginleştirir; otoriter rejimlerin üzerine yaslandığı keskin ayrışmaların aşılması için de nesnel temelli bir ortaklık zemini tanımlar.

Bu üç kavram üzerinden yakaladığımız geçişlerin, sınıf mücadelesinin antiotoriter mantığını gösterdiğini de söyleyebiliriz. Bir mantık, bir diğerinin içinde ifade bulmakta, ona tercüme olmaktadır.

Tercümenin kalıntıları

Tercüme ifadesinden anlaşılması gereken, iki dilin birbirine dönüşebilirliği üzerine kurulu bir çaba ile bu çabanın “kalıntıları” arasındaki geçişin sürekli biçimde dokunmasıdır. Elbette bu süreç, metnin ortaya çıkabilmesi için bazı noktalarda durdurulur ve metin yetersizlikleri ile yeterli kabul edilir ama her halükarda bu iki taraftan birinin olmadığını düşündüğümüzde, bu dokuma işleminin temeli çöker. Dönüşebilirlik; ilgili metni, bizim gündemimizde bir yaklaşımı yeni bir dilin imkanlarına (ve insanlarına) açarken, kalıntılar da değerlendirilmek, süzülmek ve gerektiğinde yeni ilişkilere sebep olmak üzere varlıklarını korurlar.

Burada, antiotoriter kuramın, sınıf kuramının dışına taşan yönlerinden söz edeceğim. Ama bunu az önce seçtiğimiz üç geçiş kavramı üzerinden ve sadece belli bir kısım kalıntıdan söz ederek yapacağım. Kalıntıların sadece bir kısmından bahsedebiliyor olmamızın en önemli sebebi, bu kalıntılarla ilişkimizi düzenlemek için başka dillere/yaklaşımlara da ihtiyaç duymamız ve bu yaklaşımların, bu kalıntıları nasıl bir süzgeçten geçireceğimizi belirlemesi. Bu nedenle, tercümenin eksik doğasını örneklemek için sadece aklıma gelen ve işe yarar bulduğum bazı örnekleri sıralamakla yetineceğim.

Devlet/siyasal iktidar: Bir önceki maddede aslında sınıf kuramının kapitalist devleti kavramsallaştırma biçimi üzerinden, iki mücadelenin de onu dönüştürme arzusuna değindik. Bunu, diğer kavramlar için de yaptığımız gibi, yaklaşımların mantıkları arasında benzerlikler kurmak, antiotoriter mantıkla sınıf mantığı arasında bir çakışma yakalayarak temellendirdik. Yola çıktığımız dilin hedef dile çevirisi sırasında, aslında ilk dilin referans noktalarından da belli ölçüde farklılaşmış olduk. Yani yola çıkılan dilde bir “şeyler” çevrilmeden kaldı. İktidarın topluma yabancılaşmış olması meselesini düşündüğümüzde, sınıf diliyle ifade edilmemiş olarak kalan meseleler, örneğin devlet otoritesinin farklı biçimleri, araçları, çatışmalı düzenlenmeleri, değişim ihtimalleri gibi konula oluyor. Bu durumlar ve bunların insanlarla ile teması, sınıf ilişkileri ile birlikte düşünülebilecek ama bilgi üretmek için sınıf kuramından başka kuramlara ihtiyaç duyduğumuz konulardır.

Kısıtlanma: Kısıtlanma meselesinin, sınıf yaklaşımında da bulunabileceğini iddia etmekle kısıtlanmanın tüm biçimlerinin sınıfsal olduğunu savunmak aynı şey değildir. Bu bağlamda antiotoriter bir kısıtlanma düşüncesi, kapitalizmin insan emeğini ve dolayısıyla hayatını yeniden üretme biçimlerini belli kısıtlar altında tutma eğiliminin ötesinde deneyim ve durumlara gönderme yapabilir. Antiotoriter düşünce iktidar biçimlerinin insan hayatında nasıl işlediğine, devlet baskısının insan hayatını şekillendirmedeki rolüne, toplumsal ilişkilerin hiyerarşik kuruluşuna ve farklı kesimlerin baskı altında kalma biçimine dikkat çekmek için sınıf yaklaşımının ötesinde yaklaşımlara ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacı, sınıf yaklaşımının anadil olmakla birlikte tek dil olmayabileceği düşüncesiyle birlikte düşünürken, elbette diğer yandan da, iktidar biçimlerinin de sınıfsal özneler üzerinde (ve bizim ilgileneceğimiz üzere, sınıfsal öznelerin sınıf deneyimini şekillendirir biçimde) uygulandığı gerçeğini es geçemeyiz.

Dayanışma: Tercümenin mümkün olduğunu, sınıf dayanışması kavramına gönderme yaparak temellendirirken, aslında dikkat çekmemiz gereken bir gerilim var. Bu, antiotoriter dayanışma ile sınıfsal dayanışma arasındaki gerilimdir. Gerilimi yaratan bir gerçek, antiotoriter dayanışmanın farklı sınıfları kapsama olasılığıyken, başka bir gerçek ise otoriter yönetimin genellikle işçi sınıfını da bölerek ve bir kısmının desteğini de alarak varlığını sürdürmesidir. Bu noktada dayanışma, sınıfsal dayanışmaya çevrildiğinde, geriye enerji yükü fazla olan bir artık kalır. Bana göre bu artığın önemli bir kısmı dayanışma kavramının anlamı üzerine düşünülerek değerlendirilebilir. Keza antiotoriter bir yaklaşımın da içeremeyip -ki yukarıdaki örnekler için de bundan farklı ölçülerde bahsedebilirdik- kalıntı ürettiği bir konu gibi gözükmektedir bu. Bu gibi durumlarda, başka yaklaşım/kuram/dillerle etkileşim elzem hale gelmektedir. Dayanışma kavramının, gerçek bir iletişim dilinde ifade bulmasının yolunu açacak olan da bu çok etkileşimli tercüme çabası/mücadelesidir.

Burada ufak bir kısmından söz ettiğim bu çeviri atıklarını gömmeyi seçmemiz durumunda onlardan kurtulmanın pek mümkün olmadığını, bu durumda bunların hayaletlerinin peşimizi bırakmadığını da düşünüyorum. Bu atıklarla ilişkimizi sürekli tartışmamız, tartmamız ve yeniden tanımlamamız gerekiyor.

Tercüman aktör olarak sosyalist özneler

Buraya kadar, sınıf yaklaşımını anadilimiz olarak alarak, antiotoriter yaklaşımla, sınıf yaklaşımı arasındaki bir tercümenin nasıl mümkün olabileceğine dair bazı fikirler sundum. Bu bağ kurma meselesini oldukça önemsediğim gibi, bağ kurulamayan noktaların tespit edilmesi meselesini de bu sürecin içinde gördüğümü, kalıntı metaforu üzerinden aktarmaya çalıştım. Bu tip bir bağ kurma sürecinde, sosyalist mücadele yürütenlerin de tercüman özneler olacaklarını düşünebiliriz.
Aslında, sosyalist aktörlerin her durumda bir tercüme süreci içinde olduğunu düşünebiliriz. Bana göre bu tercüme sürecinin ise, yukarıda sunduğum mantığın dışında yürütüldüğü zamanlar az rastlanır değil. Ben kendi gözlemlerimden yola çıkarak, tercüman sosyalist aktörlerin özelliklerini korumasını önemli bulduğumdan söz ederek metni tamamlayayım.

Sosyalist öznelerin, anadil olarak düşünebileceğimiz (tartışılamaz olmayan ve soyut idealler üzerine kurulmayan) bir kuramsal çerçeveyi temel alması, bunu yaparken farklı dillerin etkileşimi, dillerin birbirine geçebilmesi-geçememesi, dillerin yeterliliği-yetersizliği gibi konular üzerine düşünmesi ve dilin eleştirilebilir olduğu bilgisini taşıması bana önemli geliyor. Yaklaşımlar arasındaki etkileşimin, ana yaklaşımı bozacak bir risk unsuru olarak değil, teori ile pratik, bilgi ile deneyim arasındaki etkileşimi sağlayacak bir girişim olduğunu düşünmek de anlamlı olur. Yaklaşımın, gerçeklikle buluşması ve soyut ilkeler ile kimliklere hapsolmadan kurucu bir çerçeve olarak varlığını sürdürebilmesi için bu etkileşim yaşamsal önemde. Buna ek olarak sosyalist öznelerin, bu etkileşimlerin yaratacağı gerilim ve huzursuzluğu üzerinden hızlıca atacak yollara başvurmaktansa bunları taşıyabilme kapasitelerini canlı tutmaya çalışmaları gerektiğini de düşünebiliriz. Neticede -metaforu sürdürürsek- arzulanır bir tercümanlığın, belli bir arzu ile bir dili hedeflemeyi, başka dillere meraklı olmayı, diller arasında gidip gelmenin gerilimini taşımayı, her zaman geride kalacak anlamlar olacağını bilip bunlarla ilişkiyi düzenlemeye çalışmayı ve sürecin (hep gelişen) “son” halinin tasarımını da akılda bulundurarak süreci yürütmeyi içereceğini düşünebiliriz.

Sosyalist ortamlarımıza bu özellikleri katmayı ve antiotoriter yaklaşım ile sınıf yaklaşım arasındaki bağı kurma meselesine kuramsal olarak daha çok yoğunlaşmayı ben önemsiyorum. Kuşkusuz, otoriter baskı ve şiddet ortamı bunları epey zorlaştırıyor. Bu konuda da üzerine düşünmemiz gereken çok konu var ve sanıyorum bunlardan bir tanesi de kendi sınıf ve baskı deneyimlerimiz ve kırılganlığımızı işlemenin yollarını yaratıp, kendimizi de sınıfın “dayanışmasının” içine dahil edip, hayatımıza temas eden, gerçek destek/dayanışma etkinliğini çoğaltmanın yollarını bulmak.

Baran

5 Aralık 2016 Pazartesi

Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışma Toplantıları Dizisi 2017 - PROGRAM


 
2017 senesinde belirli konuları birlikte düşünmeye açmak üzere bir tartışma toplantıları dizisi gerçekleştirilmesi planlanmaktadır.  Her bir oturumda bir sunumcu/tartışmacı, belli bir konuya dair önemli bulduğu ve ötekilerle paylaşmayı arzuladığı düşüncelerini katılımcılarla paylaşacak ve konu üzerine yürütülecek bir tartışma için açıcı rol üstlenecektir. Toplantı, sunumcu/tartışmacının ve dileyen katılımcıların katkılarıyla sürdürülecektir. 

Ocak ayının kesinleşmiş programını ve daha sonraki ayların olası programlarını aşağıda bulabilirsiniz. Detaylar netleştikçe bilgiler, aylık olarak, olabildiğince erken şekilde, blogdan ve facebook sayfasından (facebook.com/elestirelsosyalistdusunce) duyurulacaktır. Toplantılar herkesin katılımına açık ve ücretsizdir. Toplantıların dilediğiniz kadarına katılabilirsiniz.

---

OCAK TOPLANTISI

Kısa Bir Giriş:  Baran Gürsel
Sunumcu/Tartışmacı:  Can Evren
     (Duke Üniversitesi, Kültürel Antropoloji Doktor Adayı)
Başlık:  Tabandan Yukarı mı, Soldan Sağa mı?
      Tarih, Taraflılık ve Kemalizm Karşıtı Hegemonya Üzerine
Zaman:  21 Ocak Cumartesi, 15.30-18.00
Yer:  Dünyada Mekan
                   Hazzopulo (Danışman) Pasajı No: 1, Kat: 1, Galatasaray/Beyoğlu

---

ŞUBAT: Finansallaşma ve borçluluk üzerine Enes Aksu (YTÜ İktisat Yükseklisans Öğrencisi)

MART: Müşterekler siyaseti üzerine Begüm Özden Fırat (Öğretim Üyesi, MSGSÜ Sosyoloji Bölümü), 
İstanbul ormanlarının ekolojik ve ekonomi politik analizi üzerine Zafer Ülger

NİSAN: Duyguların “iş”in içine karışması ve mücadele üzerine Eylem Akçay (Plaza Eylem Platformu üyesi), 
Kapitalist çalışmanın psikopatolojisini düşünmek üzerine Eser Sandıkçı

MAYIS: Hegel’den Lacan’a politik olan üzerine Özgür Öğütcen (Lacancı Forum Türkiye Psikanaliz Derneği Kurucu Üyesi, Psikiyatrist), 
Sınıf deneyimi, öznellik-nesnellik diyalektiği ve sınıfın bilinçdışı üzerine Baran Gürsel (Klinik Psikolog, Sosyal Politika Doktora Öğrencisi)

HAZİRAN: Sol harekette normallik ve heteronormativite üzerine Umut Şah (Öğretim Görevlisi, İstanbul Arel Üniversitesi Psikoloji Bölümü)

TEMMUZ: Erk, beden ve şiddet üzerine Bilgesu Şişman (Depaul Üniversitesi Felsefe Doktor Adayı), 
Kesişen aidiyetler; toplumsal cinsiyet, etnik kimlik ve sınıf kimliklerinin deneyime etkileri üzerine Mukadder Okuyan (Clark Üniversitesi Sosyal Psikoloji Doktora Öğrencisi)

EKİM: Sınıf ve etnisite deneyimleri eşliğinde işçileşme süreçleri üzerine Uygar Yıldırım

KASIM: Freud metninin “bilinçöncesi” devrimci potansiyeli üzerine İlker Özyıldırım
Öteki ve ötekisizlik meselesi üzerine İshak Sayğılı

21 Kasım 2016 Pazartesi

Duvar 2016: Kapatılma ve Sapkınlık

Geçtiğimiz günlerde Yılmaz Güney’in Duvar’ını yeniden izledim. Ertesi sabah uyandığımda ise çocuklara tecavüz eden cinsel saldırganların mağdur çocuklarla evlenmesi durumunda ceza indirimi alacağına dair “baskın” yasa tasarısını okudum. Yılmaz Güney’in filmi, ne yazık ki, hala güncel bir filmdi: Onu sinema tarihinin özgün bir noktası ve yaratıcı bir zihnin üstün sanat yeteneğinin örneği olarak inceleyeceğimiz günleri görmemizi umut ederim.

Filmde, Dördüncü Koğuş’un şairi olan çocuk “Burada Allah yok, peygamber izinde” olarak bilinen söyleyişi değiştirir: Burada Allah yok, peygamber ekip başı. Diyebiliriz ki Allah, elçisi aracılığıyla zulmün bir parçasına dönüşür. Ekip başı, zalim otoritenin sadistik uzantısı olan kardeştir, yaşıttır.
Toplumsal gerçekçi sanat zor bir iştir; kötü bir melodram veya propaganda filmine dönüşmeye eğilimlidir. Yılmaz Güney, çocuk koğuşu ile diğer koğuşların ve çeşitli figürlerin ilişkisini öyle bir şekilde koyar ki, film seyirciye ağlama, kaçma ve kurtulma gibi imkanlar vermez: Tümgüçlü özdeşleşme ve manik savunmaların belirmesine yer bırakmaz. Bir Yeşilçam yıldızı olan Çirkin Kral, insan zihninin kaçma ve inkar etme eğilimlerini iyi anlamıştır.

Öncelikle devrimcilerle başlayalım: Devrimciler izoledir. Diğer mahkumlarla karşılaşmazlar, onlara temas edemezler. Gene de disiplinleri ve katlanma becerileriyle çocuklar için bir düşünce nesnesi haline gelirler. Devrimcilerin isyanını, isyan sonrası nakledilmelerini ve çocukların devrimcilerin sloganlarını okumalarını, çocukların isyanı takip eder. Devrimciler, izole de olsa, zulüm de görse, belli belirsiz bir potansiyeli yaşatmaktadırlar. Çocuklar da isyan eder ve devrimciler gibi nakledilirler. Yılmaz Güney, seyirciye devrimci zaferin mutluluğunu yaşatmaz; bir sonraki sahnede çocukları nakledildikleri cezaevinde bekleyen, bizzat cezaevi müdürünün katılımıyla, anal muayenedir.
İyi gardiyan imajıyla devam edelim: Ali Emmi, sevgi dolu bir yetişkindir ancak etkisizdir, güçsüzdür. Film boyunca kötü gardiyan Cafer’le ilişkilerine dair bir ipucu yoktur. Kaçma girişimi ve jandarmanın çocuklardan birini öldürmesi onun gözetiminde gerçekleşir. İşinden olur, çocukları görüşe gelse de dışarıya, hayata, bir yetişkin olmaya dair umutları canlı tutma kapasitesi çok yoktur. Toplumdaki iyi, etkisizdir, şiddeti sınırlayamaz.

Ali Emmi bir yanıyla da dışarıyı temsil eder. Ancak, kaçmayı ve 1 gün dışarıda kalmayı başaran çocuğu dinlediğimizde dışarının da içeriden farkı olmadığını görürüz. Herkes koşmaktadır, kimse kimseye bakmamaktadır, Ali Emmi’nin gören ve şefkat gösteren bakışına, gardiyanların zalim bakışına karşı hayal edilen dışarıya kayıtsızlık hakimdir. Öte yandan, belediye köpekleri zehirler. Sevgi ve şefkat imkansızdır. Hayatın baştan çıkarıcılığına dair veri kalmadığında da ölüm gerçekleşir: Yılmaz Güney, seyirciyi psikolojik ölüm sorusuyla karşı karşıya bırakır.

Filmde, ne dini güçler sınır koyabilir zulme, ne politik güçler. Allah yoktur, devrimciler izole edilmiştir. Ali Emmi’nin etkisizliği de toplumun da zulme sınır koymakta etkisiz olduğuna işaret eder. Sınırların yokluğunda beliren yalnızca şiddet ve ölüm değildir: Çocuklar tecavüze uğrar.
İktidarın sınırsız bir yaptırım gücüne sahip olduğu, Anayasa Mahkemesi’nin işlevini iptal ettiği, uluslar arası sözleşmelerin askıya alındığı bir kapatılma halinde yaşarken, bir sabah uyanıyoruz ki, bir gece baskınıyla çocuk tecavüzünün yolu açılıyor. Tekrar tam da burada: Devrimcilerin, toplumsal dayanışmanın ve ayıp olunacak kurumların eksikliğinde beliren yalnız sınırsız şiddet değil, sapkın cinsellik. 

Bir gece yarısı baskınıyla, çocuklarımıza olduğu kadar çocukluğumuza da tecavüz ediliyor. 

Barış

14 Kasım 2016 Pazartesi

İnsana Özgü "Kötülük"

 Baskı ve şiddetin sarsıcı, hayret verici, şok edici birçok türüne tanıklık ettiğimiz bir dönemdeyiz. Bana kalırsa bu karşılaşmanın önemli bir etkisi bizi, düşünmenin/çözümlemenin gerektirdiği zamandan hızlı bir şekilde cevaplar ve açıklamalar bulmaya itmesi. Düşünmenin/çözümlemenin gerektirdiği zaman derken nicel bir süredense niteliksel bir zamanı kastediyorum. Dolaysıyla hızlı derken de doğrudan kısa bir süreye işaret etmekten ziyade, düşünceyi kestirme yollardan tamamlama eğiliminden bahsediyorum. Tanık olunan baskı ve şiddeti anlamlandırmaya çalışırken bu anlamda hızlı davranabiliyor ve bu nedenle tutarlılık iddiasını kaybeden söylemlere meyledebiliyoruz.

 Bana göre baskı ve şiddetin bize uç gelen türlerini adlandırırken kullanılan “insanlık dışı” tanımlaması ve buna karşı geliştirilen “insanlık” savunusunun, tutarlılık açısından gözden geçirilmesi gerekiyor. Burada iddiam o ki; “insanlık” kavramını kötülüğün, saldırganlığın karşısında konumlandırırken “hedeflenen insanlık”tan bahsediliyor olsa bile, bu niyet şu varsayımın egemenliğinden kaçamıyor: insanın kötülüğü, insanlıktan çıkma durumu ile ilişkilidir; yani insanlık alanının dışındadır -çoğunlukla hayvanlık alanındadır. Bana göre, insanın gerçekleştirdiği “iyilik” gibi, “kötülüğün” de insana özgü olduğu gerçeğine dokunmamak, “kötülük” sorununu düşünme alanımızın dışına itmekte ve soyutlaşırmakta. Bunu insanın özsel olarak nasıl bir varlık olduğu tartışması ile bağlantı kurmadan söylüyorum. Aynı zamanda bence, konu edilen saldırganlıklar insanlık dışında tutulduğunda belli bir teorik tutarlılıktan, dolayısıyla gerçekliğe uygunluk iddiasından vazgeçerek, sorunun esas öğelerini tanımama riski alınıyor ve bu soruna karşı geliştirilen mücadele önerileri de soyut ilkesel duruşlarda asılı kalıyor.

 Kuşkusuz “kötülük”, kültür, tarih ve mekandan bağımsız bir kategori değil. Bunu bir kategori olarak kullanmamayı savunmak da mümkün. Bunları gözardı ediyor ya da özellikle bu kategorinin kullanımını meşrulaştırmayı amaçlıyor değilim. Burada bu kavramı günümüzde sıklıkla karşılaştığımız, anlam dünyamızı sarsıntıya uğratan saldırgan eylemlere karşılık gelecek şekilde kullanıyorum. Kavram, okuyucunun çağırışımı ile dolmaya açık.

 Aşağıda, tanık olduğumuz bu saldırganlık biçimlerinin politik söylemlerde hızlı bir şekilde “insan dışı” olarak adlandırılmasının altında yer alan doğallaştırıcı ve dışsallaştırıcı varsayımları (“içimizdeki hayvani taraf”) sorgulamak için, insan saldırganlığının hangi belirleyici özellikler sebebiyle insana özgü olduğunu düşündüğümü anlatacağım.

İnsan Saldırganlığının İki Özgün Özelliği*

1. Saldırganlığın Kendini Koruma ve İhtiyaçlara Ulaşma ile İlişkisi

Yaygın bir kabule göre insanın saldırganlığı kendini koruma amacı ile doğrudan ilişkilidir ve doğuştan gelir. Bu noktada insan ile hayvan saldırganlığı eşleştirilir ve saldırganlığın uygarlaştırılması, hayvaniliğin evcilleştirilmesi olarak düşünülür. Saldırma eylemi hayvaniliğin bir tezahürüdür.

 Buna karşın, insan saldırganlığının korkuyla ve kendini koruma arzusu ile bir ilişkisi vardır ama saldırganlık insanın kendini koruması amacı doğrultusunda birincil değildir. Eğer, insanın kendini koruması için insana özgü gerçeklikle örtüşen, dolayısıyla insanın hayatta kalmasına doğrudan yarayan ve birincil olan bir dürtücü kuvvet aranacaksa, bakılması gereken ilk yer “sevgi”dir (metnin amacı dolayısıyla burada kavramı en genel adıyla kullanıyorum).

 İnsanın en erken kendini koruma biçimi bir ötekini sevmesi ve ona bağlanmasıdır. Saldırganlık ise sevgiye göre ikincildir ve birincil olanın, sevginin dahil olduğu ilişkiden türer. Saldırganlık bu ilişkinin içinden -burada açıklamaya yer ayıramayacağımız bir biçimde- çıkarken koruma işlevi üstlenebilir ve koruma biçimlerine dahil olur. Bununla birlikte saldırgan eğilimlerin kendini koruma biçimlerine malzeme olması, kendini koruma durumlarının saldırganlıktan azade olup olmadığına dair bir tartışma yürütmediğimiz için, buradaki iddiamızı etkilemez. Saldırganlık ile kendini koruma ilişkisi arasına bir dolayım girmiştir, saldırganlık ikincil olarak varlığını sürdürür. Bu; insanın, özdeşleşme, dil ve kültür özellikleri dolayısıyla mümkün olan bir süreçtir. Bizzat bu özellikler aynı zamanda “birincil” ve “ikincil” ifadelerini mümkün kılan bir zamansal ardışıklık ilişkisini de mümkün kılan özelliklerdir.

 Buradan hayvanların sevmediğini ya da saldırganlığın onlar için birincil olduğunu çıkarmamıza da gerek yoktur –ki bu çoğu örnek için anlamsız da olacaktır. Çıkaracağımız şey şudur: insanın kendini koruma arzusunun saldırganlıkla ilişkisi, hayvanın kendini koruma güdüsünün saldırganlıkla ilişkisinden farklıdır. İnsan için, onun hayatını belirleyen bir ardışıklık kurulmuştur ve bu ardışıklık saldırganlığın ikincil olduğu bir biçimdedir. (Saldırganlığın üzerine inşa olduğu evrimsel zihinsel bir temel olup olmadığı ise ayrıca tartışılmalıdır.)

  Bu fikirlere karşı sunulabilecek bir tez, belli yaşamsal kaynaklara ulaşmak ve kendi varlıklarını korumak için insanların birbirleriyle savaşmaya eğilimli olduğu ve bu özelliği evrimsel olarak taşıdıklarıdır. Sınıflı toplum gerçeğini bir kenara bırakıp, tezin sınıflı toplum üzerine kurulmadığını varsaysak bile burada gözden kaçan bir şey, insanların maddi yaşamın sürekliliğini sağlamak, yani kendini korumak için öncelikle ötekilerle bağ kurdukları, birbirlerini “sevdikleri”, topluluk olduklarıdır. Maddi yaşamın yeniden üretilmesi için topluluk olmak, savaşmayı öncelemek durumundadır. Topluluk olmayı salt sevgi temelinde açıklayamayız ve topluluk olmanın sevgiye ciddi sınırlamalar getirdiğini de kabul ederiz ama zorunlu ve birincil koşul (bir tür) sevgidir. Ondan sonra gelen savaşma durumunun/olasılığının ise zorunluluk taşıdığını söylemek ikna edici değildir. Bunu ise aşağıda temellendirmeye çalışacağım.

 İnsanların ihtiyaç duyulan bir şeye ulaşmak ya da onu korumak için mücadele etmeye, savaşmaya ve ötekileri alt etmeye güdülendiği varsayılır. Bu düşünce; savaşmanın, ihtiyaçların giderilmesi için her durumda başvurulan bir yol olduğu varsayımı veya insanın başka bir çare kalmadığında –insansı davranışın alt limiti olarak- kullandığı bir yol olduğu varsayımı üzerine kurulu olabilir. Bana kalırsa bu iki durumda da saldırmak ve savaşmak doğal zorunluluk içeren bir yol olarak ele alınamaz. (Direnç ve direnişin varlığını tanımak için de bunları doğal güdülerle temellendirmek zorunda değiliz.)

 Bunun en önemli sebebi,  yukarıda da insana özgü olarak saydığımız, özdeşleşme, dil ve kültür özelliklerinin ihtiyaçlar konusunda da dolaylamalar yaratmasıdır. Hayvanlar ile insanlar arasındaki bedensel/dürtüsel ihtiyaçlardaki temel benzeşmelere rağmen, insan ihtiyaçları sembolik değerler alarak zihinsel temsillere dönüşmüşlerdir. Bu, ihtiyaçların kurgusal olduğu, bedensel/dürtüsel temellerinin bulunmadığı veya dış gerçeklikle ilişkiden muaf oldukları anlamına gelmez. Kendini koruma konusunda olduğuna benzer olarak şu anlama gelir: insanın kendi ihtiyaçları ile kurduğu ilişki, hayvanın kendi ihtiyaçlarıyla kurduğu ilişkiden niteliksel olarak farklıdır. İnsanın ihtiyaçları çeşitli düşüncelerin, sahnelerin, ilişkilerin, kurguların parçası olarak var olurlar ve çeşitli davranışsal tepkilerle –ki her ne kadar bir “güdü”den bahsedilse de referans verilen çoğunlukla savaşma davranışıdır- aralarındaki bağ dolaylı hale gelir. Yani insan ihtiyacı her koşulda bir dolayıma tabi oluyorsa, onun doğrudan gerektirdiği bir davranış olduğu düşüncesi sorgulanmalıdır. Bu dolayım alanı ideolojilerin de işlediği alandır. İhtiyaç ve arzular bu alanda “biçim”lenirler. Aynı zaman saldırma durumunun sistematik ve organize biçimlerine imkan veren de bu dolayımdır.

 Peki, bu, biyolojik yaşamın devamlılığını sağlamak için karşılanması gereken ihtiyaçlar söz konusu olduğunda da geçerli midir?

 Aslında temel ihtiyaçlardan mahrum olmak burada bahsettiğimiz dolaylanma durumunu ortadan kaldırmaz. İnsan için zaman geriye doğru işleyemez ve zihnin bir kısmı “geriye doğru” gidebilse, bazı işlevlerini yitirebilse de ve davranış böyle bir özgün durumda oluşsa da, insanın kültürelleşmiş olma sürecinin geri çevrildiği düşünülemez (beyin hasarı durumları bunun dışında tutulmalı). Doğrudan yaşamsal ihtiyaçların karşılanmasından mahrum olma durumu, dürtüsel baskının (ve acının) dayanılmaz boyutlara çıkması anlamına gelebilir. Ama bu dayanılmaz durum, saldırgan davranışlar ortaya çıkardığı durumlarda bile soyutlama, özdeşleşme, zihinsel temsiller ve sahneler üzerine kuruludur. İnsanın bu durumunun doğrudan sonuçları olarak tanımlayabileceğimiz davranışsal tepkiler olduğunu savunmak güçtür. Bu iddiayı desteklemek için mahrumiyet durumlarının giderilmesi amacı doğrultusunda saldırmak ve savaşmak dışında pek çok potansiyel seçeneğin de bulunduğunu ve bunların da “seçilebilir” olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Temel ihtiyaçlardan mahrum kalma ve rekabet durumunun, tarihte ortaya çıkmış ve geçerli olmuş tek çözümünün saldırmak olduğu iddiası bana, bütünlüklü olmaktansa ideolojik bir argüman gibi geliyor.

2. Saldırganlık için Gereken Bastırma

 İnsan saldırganlığı karşıdaki kişiyle kurulan özdeşleşmenin, bunun içsel temsillerinin, yani kendiliğin “parçalarının” belirli bir ölçüde yok sayılmasını içerir. İnsanların öteki insanları “sevme” eğilimi, onlarla kurduğu özdeşleşmenin ve onların acısını kendi acısı olarak bilmesinin, hissetmesinin -ve tersinin de yaratıcısıdır. Tabii yaşam boyu bu eğilim çeşitli çatışmalara girer,  bariyerlere takılır, çeşitli formlar alır, çeşitli yerlerde tıkanır. Gerçeklik içerisinde saf ve özgür sevgi imkanlı değildir. Ne olursa olsun insanın insanla kurduğu özdeşleşmenin –ve belki insan olmayanla kurduğunun da- tohumları atılmıştır ve insan ötekini kendine, kendini ötekine benzetir. İnsanın başka bir insana saldırganlığı onun çeşitli ölçülerde yabancılaştırılmasını, dolayısıyla benzetme durumunun belli bir kısmının karanlıkta bırakılmasını içerir.

 Savaşçı ideolojiler bu nedenle insanlardan bu benzetme ilişkisini koparmaya çalışırlar. Tabii ki var olan şey tam anlamıyla koparılamaz, çeşitli seviyelerde bastırmaya tabi olabilir. İnsan böyle bir sürecin sonucu olarak ötekini bir yabancı nesne olarak algılayabilir, onun canını acıtabilir ve onun canını acıttığında kendi canında acıyan kısmı görmezden gelir. Bunun savaş ya da benzeri şekilde algılanan durumlarda ortaya çıktığını, insanların acımayı tanımamaya başladıkça acımasızlaştığını, bu durumun sürmesi için egemenlerin ciddi çalışmalar sergilediğini, belli etkiler ortadan kalkınca bu durumdan sarsıcı geriye dönüşler de olabildiğini biliyoruz. Bu işleyişin sadece bu metinde bizi ilgilendiren kısmını ele aldığımız gerçeğini bir kenarda tutarak söylersek; sunduğum mantığa göre saldırganlık, karşıdaki ötekinin yabancı “sanılması” ve benzerlik ilişkisine dair düşünce ve (olası) duyguların yok sayılması ile işler. Saldırganlık öncesi bir sevgi ve özdeşimin mümkün kıldığı bu tip bir işleyiş, insanın saldırganlığını belirlerken onu hayvanın saldırganlığından da ayırır. İlk maddede ifade ettiğimiz gibi insan varlığının tarihinin ardışıklık içeren doğası burada da devrededir ve saldırganlığın saf saldırganlık olmasına izin vermez.

 Özellikle bu noktada ya da yeniden bu noktada okuyucu tarafından “aşırı-psikolojikleştirme” yapmakla eleştirilebilirim. Bu nedenle neden böyle bir “psikolojikleştirmeye” başvurduğumu açıklamalıyım.

 Metnin yola çıktığı gözlem “insan dışılık” tanımlamasının uç baskı ve şiddet yöntemlerini tanımaya çalışırken, tutarlılık arayışını bir noktada bir kenara bırakılıp politik söylemi öne çıkarma uğruna sıklıkla kullanılması idi. İddiam ise, teorik tutarlılıktan feragat etmenin politik tutarlılık ve politik önerilerden de feragat edilmesi anlamına geldiğidir. Tanık olunan “kötülükler” insanlık dışılık söyleminin taşıdığı doğallaştırıcı ve özselleştirici bakış açısı ile tanımlandığında, önerilen politik söylem “onurlu insan olmak” gibi –önemsiz demiyorum- soyut bir noktada askıda kalabiliyor. Bu hali aşmak için hâlihazırda zaten psikolojik olan birçok varsayımın bozulması ve bireysel ile toplumsal arasındaki geçişliliği kavramak üzere yeniden yapılandırılmasını anlamlı buluyorum. Elbette bunun davranışçı, izole edici, anaakım bir psikoloji anlayışıyla değil, psikanalizin yardımıyla yapılabileceğini düşünüyorum. Bu nedenle sunduğum birçok argüman ilk bakışta psikolojik özellikleri de göze çarpıyor olabilir. Ama “sosyolojik-politik” dil kullanan argümanların sosyolojikleşmesi ve politikleşebilmesi için taşıdığı psikolojik (aslında psikanalitik demeliyiz) varsayımların da geçerli temellerine kavuşturulabilmesi gerekiyor. Burada bu netleştirme bireyselleştirme ile değil, bireysel ile toplumsal arasındaki geçiş ve sıçrama durumlarını anlama çabasıyla yapılıyor.

 Konumuza dönersek, insanın saldırmak için karşısındakinin varlığına dair içinde taşıdığı bir temsili, bir ilişkiyi bastırması gerektiğini söylemek, insan saldırganlığının tekil, saf, zorlama gerektirmeyen, “doğal” bir saldırganlık olmadığını söylemek anlamına geliyor. Doğal gerekliliğin değil de, zorlamanın için işine karıştığı noktada ise politik stratejiler ve ideolojiler önemli bir hale geliyor. Bireysel düzlemde anlatıldığını düşünülebilecek hikayenin toplumsal boyutu açığa çıkıyor. Aynı zamanda kendi politik söylem ve stratejimizi de ne üzerine kurabileceğimiz/kuramayacağımız sorusu yeniden tartışmaya açılmış oluyor. Savaşçıl söylem ve stratejilerin bireysel ve toplumsal olarak bizlerin işine yaramayacağını düşünmemin bir sebebi de budur. Sosyalist bir mantığın olabildiğince, insanla özdeşleşmenin bastırılmamasına uğraşması, baskılayıcı sistemlerin yerinden edilmesi için uğraşması ve bunlara yönelik yasalar/ortaklıklar üretmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu çabanın ise, soyut ilke ve ideallere tutunmuş bir biçimde kalmaktan ziyade, nesnel bir gerçekliğin bastırılmasının çözülmesi olarak görülmesi gerektiğine inanıyorum.

Özgünlüğün Açtığı Alan

Bu yazıda insanın yarattığı kötülüğün insanın dışına doğru yapılan göndermelerle açıklanamayacağını savunmak için, insanın saldırganlığının kendine özgü olduğunu açıklamaya çalıştım. İnsanın saldırganlığının, hayvani ve doğal olmadığını, kendini koruma ve ihtiyaçlara ulaşmada birincil olmadığını ve öteki insanlara olan sevginin (en genel adıyla kullandığımı bir kez daha vurgulamalıyım) bastırılması ile işleme konduğunu iddia ettim. Böyle düşündüğümüzde, tanık olduğumuz ve/veya içinde olduğumuz şiddet dolu sahneleri yaratanların insanlık düzleminden bir yere çıkmadığını ve hayvanlaşmadığını düşünebiliriz ve bu duruma dair açıklamalarımızı insanın dışına referans vererek yapmaktan kaçınmış oluruz. Bunun, insanın doğuştan “kötü” olduğu iddiasıyla karıştırılmaması gerektiği, insanın saldırganlıkla ilişkisine dair sunduğum fikirlere bakıldığında anlaşılacaktır. Görülecektir ki, insanın kendine özgü durumundan bahsederken yararlandığımız temel özellikler, insanı özdeşleşme, dil ve kültür yoluyla ayrıştıran özelliklerdir. Yani insanın kendi kötülüğünün, başka canlılara atfedilemeyecek olması ile insanın varoluşsal olarak kötü olması apayrı önermelerdir.

  Aslında var olan baskı ve şiddetin özgünlüğünü kavramsallaştırırken hem dışsallaştırmadan hem de doğallaştırmadan uzak durmuş oluyoruz. Mücadele için de bir alan açıyoruz.

  “Kötülüğü” doğallaştırmamayı kuramsallaştırarak, saldırganlığın dolayımlı oluşuna dikkat çekerek, dolayımı sağlayan alanı bir mücadele alanı haline de getirmiş oluruz. Daha doğrusu hâlihazırda egemen ideolojilerin mücadele alanı haline getirmiş olduğu alanı tespit etmiş ve buraya yönelmiş oluruz. Aynı zamanda bu dolayım alanındaki mücadelenin sadece karşılıklı fikirlerin çarpışması olmadığını, aynı zamanda bunun bir paradigma mücadelesi olduğunu da görmemiz gerekir. Bundan kastım şudur: Egemen ideolojiler, bu dolaylanma alanı içerisinde sadece fikirlerle değil aynı zamanda gerileme, yabancılaştırma, arzu, korku, nefret gibi ruhsal durumları ortaya çıkaracak biçimleri devreye sokarak işlerler. İdeolojiler fikirlerden ibaret değildir; ruhsal işleyişe de sızarlar. Bu bize sosyalist bir paradigmanın da sadece fikirlerden ibaret olmadığını, aynı zamanda insanların işleyişine dahil olacak, ona müdahale edecek bir düşünme ve ilişkisel eyleme biçimi olduğunu anlatır. Bu düşünme biçiminin ne olacağına karar verirken, özdüşünümsellik bu nedenle bu kadar önemlidir.

 Kötülüğün dışsallaştırıl(a)maması, bunun üretimine insanlığın kendine özel katkılarının görülmesi, çözümün bize uzak olduğu hissini uyandırabilir. Neticede bu şekilde insan olmaktan kaynaklı doğal ve özsel çözümlerin olmadığını kabul etmiş oluruz. Bununla birlikte böyle bir dışsallaştırma eğilimini tersine çevirdiğimizde, konuyu gerçekten düşünme alanımızın içine almış ve üzerine çalışabileceğimiz çelişkileri de görebilmiş oluruz. Doğal eğilimlere ve insan olmayan modellere atfettiğimizde gözümüzden kaçan çelişkili bir işleyiş insanın gerçek durumuna baktığımızda daha görünür hale gelir. İnsan saldırganlığını özgün yapan durumlar, aynı zamanda onu çelişkili/çatışmalı bir zemine de oturtmaktadır. Bu çelişkili zemin ve bu zemin üzerinde yapacağımız seçimler de politik söylem ve stratejilerimizin önemli gündemleridir. İlgili gündemler üzerine yapılacak tartışmaları ise başka metin ve mecralara bırakarak, bu yazıyı noktalıyorum.


* Bu iki maddede temel alınan düşünceler için İlker Özyıldırım’ın “Gezi Bağlamında Vicdan-Üstbenlik Gerilimi: Başka Tür Bir 'Bastırma'ya Dair Bir Deneme” (2016, Gezi’yi Psikanalizle Düşünmek, s. 65-76. İstanbul: Bağlam Yayınları) metnine bakabilirsiniz.  

Baran

1 Kasım 2016 Salı

Ön Duyuru: Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışma Toplantıları Dizisi - 2017




2017 senesinde, belirli konuları birlikte düşünmeye açmak üzere bir dizi tartışma toplantısı gerçekleştirilmesi planlanmaktadır.  Her bir tartışma toplantısında bir sunumcu/tartışmacı, belli bir konuya dair önemli bulduğu ve başkalarıyla paylaşmayı arzuladığı düşüncelerini katılımcılarla paylaşacak ve konu üzerine yürütülecek bir tartışma için açıcı rol üstlenecektir. Toplantı, sunumcu/tartışmacının ve dileyen katılımcıların katkılarıyla sürdürülecektir.

Burada yapılan tartışmaların sınıf hareketi ve toplumsal mücadelelerin hâlihazırdaki birikimine eleştirel katkılar sunması hedeflenmektedir. Yaşam(sallık), ilişkisellik ve yaratıcılığa yönelik yıkıcılığın egemen olduğu günlerde, yaratıcı, eleştirel ve sosyalist düşüncenin bir arada canlı tutulması niyeti, etkinlikler için bir çıkış noktasıdır.

Bir fikir vermesi adına, tartışma toplantılarında yer alması planlanan konulardan bazıları şöyle sıralanabilir: finansallaşma ve borçluluk, sınıf deneyiminin kavramsal önemi, post-Kemalizm paradigmasını aşmak, kadın hareketi ve emek mücadelesi, tarımda emeğin dönüşümü, muhalefetin tarihteki farklı görünümleri, sol harekette normallik algısı ve heteronormativite, psikanaliz ve siyaset ilişkisi,  insan ve şiddet ilişkisi.

Toplantılar herkesin katılımına açıktır.  Programa dair ayrıntılar zaman içerisinde netleşecek ve netleştikçe duyuru yapılacaktır. Toplantılarla ilgili duyuruları şuralardan takip edebilirsiniz:

Blog: elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com.tr
Facebook: www.facebook.com/Eleştirel-Sosyalist-Düşünce-1137403932946433/

İletişim: elestirelsosyalistdusunce@gmail.com
Etkinlik Sorumlusu: Baran Gürsel

4 Eylül 2016 Pazar

Korku Politikaları ve Bizim Korkularımız

Bu metinde korku ile iktidarın politikaları arasındaki ilişkiye dair iki tez sunacağım. Daha sonra bizim kendi korkumuzla ne yapabileceğimize dair bazı fikirlerimden bahsedeceğim.

1. Bir açıdan bakıldığında; en korktuğu durumlar sahneye konmuş bir iktidarın, kendisinin en korkutucu gözüktüğü sahneyi yaratma çabasını izlediğimizi ve yaşadığımızı düşünebiliriz. Bu tez üzerinden devam edersek muktedirin  -gerçekte tümgüçlü olmak gibi bir ihtimal olmasa da- mutlak kontrol sahibi olduğu en korkutucu sahneleri gerçek hayatta yaratmasına olanak tanıyan, iktidar ve şiddet araçlarına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Daha doğrusu yaratılan sahnenin, mutlak kontrol sahneleri olduğuna, kendisini ve bizleri inandıracak araçlara sahip olduğunu. Burada sahip olmak derken, “yönetim” ile “devlet” arasındaki dolayımların büyük ölçüde kalkmış olduğundan, birinin diğeriyle özdeşleştiğinden, birinin bir diğerinin uzantısı haline geldiğinden söz ediyoruz. Kullanılan araçlar bir yandan acı vermeye, öte yandan verilen acının hem tanınmaması hem de onarılma ihtimallerinin ortadan kaldırılmasına yarıyor. Mevcut iktidarın çağrısına göre sıralanan yöneticiler, sermayedarlar, partiler, kurumlar, medya kuruluşları, muhalif kesimler, vatandaşlar vb. bu sahnedeki “araçsal” rollerde kendi pozisyonlarını alıyorlar. Kuşkusuz pasif bir şekilde ya da zorunlu olarak bir emretme ilişkisi içerisinde de değil; ekonomik ve ideolojik  güdülerle.

 Burada iktidarın işleyişinin yapısalcı bir açıklamasını tekrarladığım düşünülmesin. Burada bir birlik, nüfuz ve çağırma mekanizması var ama ne olursa olsun, sahne kurgusal. Ve bu sahneyle çelişki içinde olan da bir “gerçeklik” var. Birincisi; sahnedekinin aksine gerçeklikte, mutlak ve kesintisiz iktidar yoktur. Özneler (ve pozisyonları) çatışmalı iktidar ilişkileri içinde oluşur, çatışmaları içinde taşır ve çağrıya bunlar dolayımında katılır. İkincisi; gerçeklikte, sınıf çelişkisi vardır. Yaşadığı sınıf deneyimi kültürelleşerek iktidarın kurgusunda kapsanan işçi sınıfının, bununla çelişkili olarak deneyimlediği bir sınıf gerçekliği var. Üçüncüsü; insan, ötekilerle eşitlikçi bağlar ve özdeşleşmeler de kurar ve hiyerarşik ve düşmanlık içeren bir kurgunun egemenliği ancak bunun bastırılması ile sağlanır.

 Yani bu üç gerçekliğin bastırılmasıyla kurulan bir iktidar sahnesinin varlığından söz ediyoruz. Hepimizin bu sahnenin unsurları olduğumuza dair yaygın ve güçlü bir inanç, yukarıda sayılan gerçekliklerin güçlü bir şekilde bastırılmasının üzerine oturuyor. Bu yüzden de tekil bir tutunma noktası, hiyerarşik iç örgütlenme ve mit üretimi ihtiyacı her gün artıyor.  

 2. Öne sürdüğüm bu tezin korkuya, mutlak iktidarın imkânsızlığına ve –tüm zorluklara rağmen- sahnenin dışında kalma olanaklarına yaptığı vurguların önemli olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte bu tez, darbe girişimi sonrasındaki durumu içermek üzere geliştirilmediği müddetçe yetersiz kalacak ve yeni korkuyu gözden ırak kılarak iktidarın bugünkü kurgusunun bir bileşeni haline gelecek. 

 Elbette güçlü bir entegrasyona, planlı bir gidişe sahip rejimlerin içinde rakip güçler olduğu oluyor ve devlet örgütlenmesi içinde rekabet/düşmanlık ilişkileri gelişebiliyor ama ülkemizde “ortaya çıkan” durumun bir özgünlüğü söz konusu. Bir metinde* de belirtildiği gibi  mevcut durumunda, organizmanın içinde zararlı hücrelerin yayılmış olmasından farklı olarak, organizmanın savunma sistemini oluşturan bir bölümünün, bağışıklık sisteminin organizmaya karşı çalışmasından söz edebiliriz. Buradaki tehdidin özelliği hem dışsallaştırılmasındaki muazzam zorluk, hem de yok edilmesinin organizmanın da sonunu getirme ihtimalidir.

 Bu da ilk maddede bahsedilen “en korkutucu” sahnenin ötesinde (ve gerisinde) bir durum yaratır.  İktidarın kendi sağlığının, bütünlüğünün kendisi için de oldukça belirsiz olduğu ve öncekinden de daha derin bir korkuya sevk olduğu bir durum: Bu organ benim mi? Yap dediğimi yapar mı? (Saldırma arzusuyla da birlikte düşünürsek) Saldırmasını istesem, başkasına mı “bana” mı saldırır?

 İktidarın darbe olarak tanımladığı önceki durumların kendisi üzerideki etkisini birinci maddede bahsettiğim şekilde okuyorum. Darbe girişiminin etkisini ise bu maddede bahsettiğim şekilde. Cemaatin önceki hamleleriyle benzer korkuların canlanmadığını iddia edemem ama mevcut durumda hâkimiyet kurduğunu varsayabilirim. Yani iktidarın darbe girişimi öncesinde de var olan, korku/acı ve tümgüçlülük sahnelerinin yayılması ile telafi edilmeye çalışılan korkusunun, darbe girişimi ile başka bir katman kazandığı ve bu yönde derinleştiği söylenebilir: Bedenin kendisinin bir tehdit olması karşısında yaşanan dehşet.

 Yeni korku katmanının açılmasının önemli bir sonucunun “kararsızlaşma ve dağılma” olduğunu düşünüyorum. Başka bir açıdan, tehdidi dışsallaştırma çabası içerisinde bir tür “parçalılaşma”. Bu, korkunç sahnelerin ve mitlerin yaratılmayacağı ya da saldırganlığın azalacağı anlamına gelmiyor. Bir yandan bunlar olurken, bir yandan da daha çelişkili hale gelen, kararsızlaşan ve dağınıklaşan adımlara tanık olacağımız anlamında geliyor. Aynı zamanda da, sadece iktidarın kararlı bir şekilde mutlak bir güç olmaya doğru gittiği politik önermesinin yeterli olmadığı anlamına da. İktidarın emin ve kararlı adımlarla mutlak bir güç olmaya doğru ilerlediğini söylemek iktidarın dağınıklığını düzenleme çabasının ve telafi edici yeni sahnenin bir parçası olma riskini taşıyor. Nihayetinde mevcut durum diktatöryel bir güç birikimi ile son bulsa bile –ki aksi mümkün mü bilmesem de- mevcut durumu açıklamak için böyle bir planlılığı vurgulamak bence yeterli değil. İktidar açsından, gerçekliğin nasıl algılanabileceğine dair referans noktalarının kaybedildiği bir durumdayız.

 Ek olarak, burada vurguladığım yeni korku katmanı nedeniyle “demokrasi mitinglerinin” iktidarın “kendini toparlamak”, “yoğun bir dağılmayı telafi etmeye çalışmak” için canlı tutulduğu tezi, bana; bu şekilde faşizmin planlı ve adım adım örgütlendiği tezinden daha yakın geliyor.  Faşizm adım adım geliyorsa bile, iktidarın planlılığı ve kararlığı sayesinde değil, onun bedeninin parçaları ve iyileştiricileri olmanın tadını çıkaran, dağılmanın toparlayıcısı olurken kendini var etmeyi hedefleyen öznelerin yardımıyla geliyor.

3. “Bizim taraf”a gelirsek, bu korku politikaları karşısında dayanmak ve çözüm bulmak için -gerçekten korkmuyor olana sözüm yok ama- illa korkusuz olmamız gerektiğini düşünmüyorum. Yukarıda bahsettiklerimden yola çıkarak, korkumuzla ne yaptığımız ve gerçeklikle ilişkimizi ne ölçüde koruduğumuz, bizim geleceğimizi ve muktedire ne ölçüde benze(me)mekte olduğumuzu belirleyecek diye düşünüyorum. İlişkimizi korumamız gereken, gerçekliğin üç özelliğinin şöyle ifade edebilirim.

-Gerçeklik sınırlı olma, ayrı olma, geçici olma, eksik olmayı içerir. İktidarın aksi yönde kurulan bir hayali yaşatmaya çalıştığı bir yerde, bunlarla teması koparmamaya çalışmanın yapıcı ve kalıcı bir anlamı var. Bu aynı zamanda geçmişli ve gelecekli, doğumlu ve ölümlü olmayı kapsıyor. Yani yaşama ve yaratma arzusunu mümkün kılan ve duygulara ve tabii ki gülmemize olanak veren “nesnellikleri”. (Muktedirler ise bu yüzden gülmüyorlar.)

-Gerçeklik toplumsallığı ve bağ kurmayı içerir. Düşmanlaşmanın bu bağların bozulması, yadsınması, dönüştürülmesi üzerinden kurulduğu düşünüldüğünde, düşmanlık her zaman hayali bir kurguya ihtiyaç duyuyor. Bu kurgu da özdeşlik kurmanın, vicdan ve insan kardeşliğinin “zorunluluğu” ile çelişki halinde.

-Gerçeklik sınıf çelişkisini içerir. Sınıf deneyimini yaratan ve sınıf deneyiminin iktidar tarafından kültürelleştirilmesi ile çelişki içerisinde olan sınıfsal bir gerçeklik var. Ve iktidarın kurgusunda dövüşürken bazen unutulan zorunlu bir sınıf kardeşliği.

 Büyüyü bozmak için kötü büyünün karşısına iyi büyülerle çıkmaya değil, bu gerçekliklerle temasımızı koparmamanın yollarını bulmaya ihtiyacımız var. Direnmek de, bizleri iyileştirecek toplumsal gerçekliği olan bir örgütlenme de, bir “güçbirliği” de ancak bu şekilde mümkün.

Baran

* Bahsi geçen metine buradan ulaşabilirsiniz: https://canevren.wordpress.com/2016/08/16/reflections-on-post-coup-times/