5 Haziran 2019 Çarşamba

Coşkunun ve Tekinsizliğin Kesiştiği Yerde, Esprilerde Buluşmak

 
Baran Gürsel
 
Türkan Elçi'nin esprisi bende farklı bir his yarattı, bilmiyorum başkalarında da öyle olmuş mudur.
Heyecan ve hüznün iç içe geçtiği, iki bambaşka gerçekliği içinde taşıyan bir histi bu.

 Planlı, rasyonel ve biriktirmeye dayalı -ki hepimizin de uğraştığı şey bu- siyaset/düşünüş biçimini yaran, bir anlamda aşan bir his. "Her şey iyi olacak" ile "yo, hiçbir şey iyi falan olmayacak"ın ötesinde, bunları buluşturan, yani İmamoğlu ile Elçi'nin gerçekliklerini aynı dizgeye yerleştirebilen ilginç bir durum var burada; gerçekten esprisi olan bir durum. Bu dönemde kendi ellerimizle böyle esprisi olan durumlar yaratmakta epey zorlandığımızı, hatta bu tür esprilere aşırı rasyonel yaklaşabildiğimizi söylesem abartmış olmam herhalde.
 
Tam da Gezi'nin yıldönümünde, Gezi'nin esprisine benzemediğini söyleyebilir miyiz bunun? Gezi'nin rasyonel siyaset düzlemini yararcasına parlayışını, yarattığı eşzamanlı coşku ve korkuyu; mizah ve hüzün/kayıp dolu varlığını düşündüğümüzde... Tabii bence de Gezi'yi rasyonel ve birikimli bir siyaset/mücadele sürecinin bir parçası olarak da düşünmeye ve bu türden sol bir perspektifle yorumlanması gerektiğini savunmaya devam etmeliyiz. Ama bir yandan da onun, yorumlamakla kolayca bitmeyen, hikayelere kolayca sığmayan veya anlatıldığında aynı etkiyi vermeyen, "sindirilmesi" zor, yoğun bir deneyim olduğu gerçeğini de es geçemeyiz.* Gezi'nin kendisinin bir espiri olduğu gerçeğini yani...
 
Kulağa hem hoş hem nahoş gelecek şöyle bir durumla karşı karşıyayız: İmamoğlu sürecinin de benzer bir esprisi var. Türkan Elçi'nin esprisi bunun belirtisi gibi.
 
İmamoğlu coşkusunun rasyonel sol aklımızla hızlıca kavrayabileceğimizin ötesine geçen, iktidarın aklıyla birlikte bizimkini de yarıveren, afalattan bir yanı var. Ancak birazcık kapıldığımız ölçüde anlayabileceğimiz, biraz anlayabilirsek, yorumlayabilirsek "gerçekten" iyi olacak bir taraf bu. Bana kalırsa bu gerçek, ne İmamoğlu sürecine ilişkin yapılan sol ve sınıf temelli eleştirilerle çelişiyor ne de sosyalist ufkumuzun derinleştirilmesi ve yaygınlaştırılması ihtiyacını geçersiz kılıyor. Ve bu gerçeği tanımak, ne toplumsal hafızayı taşıma rolünden geri çekilmeyi, ne de seçim siyasetinde erimeyi gerektiriyor. Bu gerçeğin inkârı da bana oldukça kaygılı bir tutum gibi geliyor. Belki bu türden çekince ve kaygılarımız, rasyonel sosyalist duruşlarımızın ötesinde biraz bu esprili durumun doğasıyla alakalı: İktidarın tehdidi altında coşku, bir o kadar tekinsizlikle iç içe. Bu tekinsizliğin içine girmek, içinde kalmak ve içinden geçmek için bize yardımcı olacak ortak kurumlardan da (şimdilik) yoksunuz. Belki o nedenle başka bir esprili insan olan, yani bir o kadar feci durumlar içinden geçerken espiriler yapabilen, onları taşıyabilen Selahattin Demirtaş'ın bizi biraz rahatlatmasıyla İmamoğlu sürecine girebilir olduk bazılarımız.
 
Bir ölçüde Gezi'de de benzer bir durum vardı: Gezi de coşku ve tekinsizliği aynı anda içinde taşıyordu. Ama bir süre için Gezi, bu deneyimi taşımamıza olanak veren bir "kurum" olmuştu. Mizahıyla hüznüyle, talebiyle kaybıyla Gezi var olmuştu, Gezi'yi var etmiştik. Neticede yine kurumsuzuz, mahallesiziz ama bence şunu biraz daha iyi biliyoruz: coşku ve tekinsizliğin içinde sağa-sola kaçmadan durmak mümkün ve esprileri taşımak/anlamak için de ortak kurumlar yaratmak zorunlu.
 
*Gezi'nin "sindirilmesi" meselesi üzerine yazdığım denemeye buradan ulaşılabilir: https://elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com/2018/05/gezi-sindirilemeyendir-gezi-forumlar-ve_31.html?m=1

9 Mayıs 2019 Perşembe

Duyuru: Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışmaları 2019 Programı - İzmir Oturumu

 
Tartışmalarımızın üçüncü senesindeyiz.  Bu senenin dördüncü oturumunda toplumsal mücadelelerin nasıl kurumsallıklarla ve işlevlerle ortaklaşabileceği üzerine konuşacağız. Bu oturumu diğerlerinden farklı olarak İzmir'de yapacağız.

Konuşmacı/tartışmacılar:

Ecehan Balta
        Özne - Toplumsal Hareket - Parti

Özge Soysal ve Zeynep Özen Barkot
        Kurumsallaşma ve Özgürlük Meselesi: Bir-aradalıkları Yeniden Düşünmek

Baran Gürsel
        Olası, Ortak ve ‘Ara’cı Bir Sosyalist Öznenin İşlevleri Neler Olabilir?

Zaman: 18 Mayıs Cumartesi, 13.30-16.00

Yer:       Yakın Kitabevi
                  Kıbrıs Şehitleri Caddesi No: 104/A Alsancak/İZMİR
 
***
Duyurular ve yazılar için:
elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com.tr ,
facebook.com/elestirelsosyalistdusunce ,
twitter.com/Elest_Sosyalist

İletişim için: elestirelsosyalistdusunce@gmail.com
Etkinlik sorumlusu: Baran Gürsel


12 Nisan 2019 Cuma

Duyuru: Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışmaları 2019 Programı - Üçüncü Oturum


2017 senesinde başladığımız oturumların "Toplumsal Mücadelelerin Ortaklaşması Fikri Üzerine" tartıştığımız bu turunun üçüncü oturumu yine "Nasıl Amaçlarla?" sorusu üzerine olacak. İlgilenen herkesi tartışmalarımıza bekleriz. 

Konuşmacı/tartışmacılar:

Reha Keskin
  Kültürel İktidar ve Tiyatro: Gedikpaşa’dan AKM’ye Sahnedeki İktidar

Foti Benlisoy
  Dönem, Strateji ve Gelecekteki “Sol”

Zafer Ülger
  Kapitalizmin Biyopolitikalarına Karşı Ormanların, İnsanların ve Hayvanların Ortak Talepleri Mümkün mü?

Zaman: 
  20 Nisan Cumartesi, 14.30-18.00

Yer: 
  Sosyal Araştırmalar Vakfı (SAV)
  Osmanağa Mah. General Asım Gündüz Cad. Üner Tan İş Merkezi, No:35, D: 14, Kadıköy.

***

Duyurular ve yazılar için:
elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com.tr
facebook.com/elestirelsosyalistdusunce,
twitter.com/Elest_Sosyalist

İletişim için: elestirelsosyalistdusunce@gmail.com 
Etkinlik sorumlusu: Baran Gürsel


26 Mart 2019 Salı

Kadıköy'ün göçmenleri: Genç işçiler

( Bu yazı 23 Mart 2019'da Gazete Duvar'da yayımlanmıştır: https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/03/23/kadikoyun-gocmenleri-genc-isciler/ )

Baran Gürsel

Son günlerde Gazete Duvar'da Kadıköy'ün geçirdiği dönüşümle ilişkili iki yazı yayımlandı. Biri[1] Kadıköy'e yapılan "akının", öteki[2] de Kadıköy'e akın ettiği düşünülen "alt-orta sınıf" gençlere yönelik tepkilerin eleştirel birer analizini yapıyor. Tartışma açıcı olan bu iki yazıda da katılabileceğimiz yerler olabilir ama bana kalırsa metinlerin ikisi de, bazı güncel politik eleştirilerin temel bir eksikliğini paylaşıyor. Ve bu yüzden de metinler Kadıköy'ün ve daha geniş bağlamlardaki toplumsal ilişkilerin "tabandan" dönüşümüne ilişkin herhangi bir öneriye yer vermiyor veya gönderme yapmıyor. Ben bu eksikliği tarihsel bir sınıf perspektifi eksikliği olarak adlandırıyorum.

*

Bu çerçevede birinci yazının gözden kaçırdığı meseleyi şu şekilde ifade edebilirim.

Gezi direnişi; genç işçilerin, “orta sınıf” farz edilen, kentli, eğitimli ve çoğunlukla meslek sahibi kesiminin sınıf olma serüveninin, başka bir deyişle işçi sınıfının bir parçası olarak bir araya gelmelerinin önemli bir aşamasıydı. Daha sonra büyük ölçüde gerisine düşülen bu aşamada o genç işçiler -tabii kendi başlarına ve izole bir biçimde değil- kendi çalışma zorunlulukları ve koşullarıyla, yaptıkları işler ve boş zaman uğraşlarıyla ve yaşamları üzerinde yeterince kontrol sahibi olmadıkları gerçeğiyle yeni bir ilişki kurdular. Belki daha önce de işlerindeki ve hayatlarındaki ilişki biçimlerine çeşitli şekillerde direniyorlardı; hoşnutsuzluklarla, işe geç kalarak, geceleri biraz fazla eğlenerek, iş aramaktan vazgeçerek, patronları çekiştirerek, işte yükselme hayalleri kurarak, dayanışma grupları oluşturarak, vb. Ama bu sefer, Gezi'de, "kendileri gibilerle" yeni bir bağlamda karşılaştılar. Orada hem birbirlerini hem de hareket alanlarını kısıtlayanları (para, işveren, devlet, bazen de üst kuşaklar) daha iyi tanıdılar ve bu kısıtlayıcı ilişkilerin o kadar da "sağlam" olmadığını hissettiler. Bu ilişkiler ne o kadar sabit ve değişmez, ne de o kadar güvenilirdi. Gezi'nin genç işçileri buna karşı, hem hayallerinde hem de gerçeklikte yeni ilişkiler yaratmaya çalıştılar.

 Evet, orada, bir sınıf oluşum sürecinin içerebileceği pek çok şey eksikti. Örneğin geleneksel olduğu varsayılan "şeylerle" (geleneksel mücadele biçimleri, mavi yakalı işçiler, sendikalar, gelenek fikri, "muhafazakârlık" vb.) kurulan ilişki hep bir ölçüde reddiyeci kaldı. Hareketin, geleneksel olduğu varsayılanlarla kurduğu ilişki üzerine düşünecek ve onlarla arasındaki çatışmaları aşacak koşulları ve vakti olmadı. Dolayısıyla bir anlamda Gezi'nin sınıf hafızası hep yarımdı. Yine de bu gibi eksiklikler, Gezi'deki sınıf mücadelesinin çeşitli mücadeleci fikirleri sentezleme kapasitesi ve yaratıcılığının yanında çoğunlukla dikkatten uzak kaldı. Ama hareket çeşitli nedenlerle gerileyince ve bahsi geçen sınıf olma (işçi sınıfının parçası olma) süreci bozuşuma uğrayınca, hem “hoşa gitmeyen” özellikler, hem de kaybın başka kalıntıları, baş başa kaldığımız unsurlar oldu.

Gezi'nin -kaybının- ikamesi gibi gözüken Kadiköy'ü, Gezi'deki sınıfsal bir aradalığın -kaybının- ikamesi olarak da ele almalıyız. Önemli bir kayıptan izler taşıyan, içe dönmüş, yoğunlaşmış, sıkışmış bir ikame olarak. Yani Kadıköy bir anlamda ilişkilerini ve ideallerini kaybetmiş Gezi'nin genç işçilerinin, bir sınıf olma deneyiminin sonrasında göçtüğü, “artıklar” gibi saçıldığı, "gömüldüğü" bir yerdir. Genç işçiler burada "orta sınıflıklarına", mesleklerine, ev gibi kafelerine, küçük gruplara, alkole, kafeine, glikoza ve hayvan sevgisine doğru dönmüştür. İçe kapanma, ötekilere karşı kayıtsızlık ve eylemsizlik gibi unsurlar da bu kaybın sonrasında baskın hale gelmiştir. Bir de bunlara -Gezi'de de pek işlenememiş olduğuna söylediğimiz bir eğilim olarak- geleneksel görüleni reddetme/yok sayma eğilimi bu sefer daha çıplak biçimde eşlik etmektedir. Ama yine de belki daha yakından ve birlikte bakarsak daha iyi görürüz ki, tüm bu unsurlara, ortaklık duyguları, eşitlik ve adalet arayışı da "gömülmüştür".[3]

Bazı şeyleri “tersine çevirmenin” ve eşitlik-adalet arayışını yeniden canlandırabilmenin yolu ise, genç işçilerin, tutamadıkları yasla (yaslarla) bir şekilde temas edebilecekleri ortamlarda, ortaklaşmayla gelen güçlerini deneyimlemek üzere bir araya gelmeleridir. Kadiköy’ü ancak bu değiştirebilir. Burada gençlerin doğrudan Gezi’den söz etmek üzere bir araya gelmelerinden bahsetmiyorum. Bu da olabilir tabii bir yandan ama genç işçilerin çalışma ve yaşam alanlarına dair acı ve özlemlerini paylaşabilecekleri ve bunlar ışığında çalışma ve yaşam alanlarını düzenlemek üzere harekete geçebilecekleri ortamlar tam da böyle bir “yasla temas” işlevini görecektir; demeye çalıştığım bu. Ve sınıf temelli yerel bir örgütlenme, Gezi gibi kapsayıcı, eşitlikçi, adil ve harekete geçirici işlevler üstlenebilirse, Kadıköy’ü –ve daha geniş bağlamları- herkesin ihtiyaç ve talebini gözetecek şekilde ve kâr/rant baskısına karşı yeniden düzenleyebilir.

*
"Sınıf meselesini" daha çok anan ikinci yazı ise, kültürel bazı özelliklerine ve belki de gelir düzeylerine göre tanımlanmış "alt-orta" ve "orta" sınıf grupları arasında bir çatışma tespit ediyor ve bu tespiti, bazı Kadıköylüler tarafından ve birinci metinde gösterilen tepkiyi açıklamak için kullanıyor. Aslına bakarsanız bu yazı, tam da genç işçilerin birbirine tepki duyan gruplara ayrıldığını ve ortaklık kurmaya yanaşmadığını gördüğü noktada iki ayrı sınıf pozisyonu tanımlayarak bu çatışmayı sabitlemiş oluyor. Hâlbuki diğer bir seçenek de, Kadıköy'e göçen gençlerin (hepsi Kadıköy'e bazı hayaller uğruna göçüyor gibiler) arasındaki çatışmayı tam da genç işçilerin kendi aralarında gerçekleşen bir çatışma olarak ele almak olurdu. Böylece ele aldığımız çatışma olgusunu, sınıfın bozuşması ve parçalanmasının bir görünümü olarak düşünmüş olur ve Kadıköy'de "cirit atan" komünistlere ve sosyalistlere daha yapıcı öneriler sunabilirdik.

Genç işçiler; evde/kafede çalışanından fabrikada çalışanına, çalışan öğrencisinden profesyonel meslek sahibine, bar çalışanından işsizine kadar oldukça geniş bir grup ve Kadıköy gerçekten de çok farklı kesimlerden genç işçileri buluşturan bir mekân. Bu buluşmalar çatışmasız gerçekleşmiyor tabii. Ama kapitalizmi köklü biçimlerde dönüştürme sürecini, işçi sınıfının olgunlaşması ile paralel süreçler olarak düşünüyorsak eğer, yorumlarımızı bu türden çatışmaları anlamak ve çözmek için kullanmalıyız.

İşçilerin hepsini kesen, yaşamak için çalışmak zorunda olma durumu, ortak bir çekirdek deneyime (ben buna "birincil güvencesizlik" diyorum) yol açıyor ama bu deneyim onları birbirleriyle kendiliğinden bir şekilde bağ kurmaya itmiyor. İşçiler arasında türlü türlü ayrışma baş gösteriyor. Bununla birlikte bu ayrışmaları sadece çatışmacı olmaları açısından da yorumlayamayız; her ayrışma aynı zamanda bir kişiyi/grubu belli kaygılara karşı sakınma özelliği de taşıyor. Genç işçilerin arasındaki bölünmelerde devrede olan kaygıları başka mecralarda etraflıca tartışabiliriz ama burada çok genel bir tespit yapalım. Günümüzün neoliberalizm, borçluluk, baskı ve örgütsüzlük koşullarında, toplumdaki yapısal eşitsizliklerin bizde açtığı yaraları, yarattığı kayıpları ve öfkeyi düşünmek daha zor ve daha kaygı verici oluyor. Bu yüzden böyle durumlarda "eşitler" arasındaki farklara özel önem atfedilebiliyor ve bu farklılıklar/yabancılıklar mevcut acıların kaynağı olarak görülebiliyor. Kadıköy'e gelen farklı genç işçi kesimlerinin birbirlerine karşı tutumlarını da bu eksende yorumlamaya çalışmalıyız. Bazen işçileri ayrıştıran bu mekanizmayı tanımlamak ve yorumlamak yerine işçiler arasındaki ayrışmaları/savunmaları kuramsal düzeyde -örneğin onları farklı sınıfsal kategorilere koyarak- yeniden üretebiliyoruz. Bu, yorumları yapanların da (bizlerin de) aynı koşulları paylaşıyor olmalarından veya başka sebeplerden kaynaklanıyor olabilir. Ama her halükarda böyle olunca, yorumlarımızın tarihsellikle ve toplumsal dönüşüm arzusuyla ilişkisi iyice silikleşiyor.

Genç işçiler arasındaki bahsi geçen türden çatışmaları, Kadıköy'ü ve daha geniş bağlamlardaki toplumsal ilişkileri dönüştürmek üzere çözümlere götürmenin yolu bence yine, az evvel değindiğimiz şeydir. Yani “orta” ve “alt-orta” kesimden genç işçilerin Gezi gibi, karşılıklılığın ve insanlar arasındaki belli mesafelerin korunduğu -dolayısıyla sınır aşımı, yok sayma, baskılama vb.nin ortaya çıkmasına karşı uyanık olan ve farklı hislerin dillendirilmesine müsait- sınıf temelli örgütlenmiş gruplarda buluşmaları, karşılaşmalarıdır. Belki Gazete Duvar gibi mecralarda yazılarımız yoluyla karşılaşmak da önemlidir ama bunun bir adım ötesine geçerek, ortaklaşmacı karşılaşma alanlarımızı çoğaltmak ve süreklileştirmekte fayda var gibi gözüküyor. Geçmişteki ve olası tüm yenilgilerimize rağmen, farklı bağlamlardaki toplumsal ilişkileri dönüştürmenin, ülkede ve dünyada değişim umudunu canlandırmanın temel bir yöntemi de bu gibi gözüküyor.


[1] https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/03/14/alkol-kafein-ve-glikoz-kiskacinda-kadikoy/

[2] https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/03/19/kadikoye-gelmeyin/

[3] Bu konuda bir deneme için bkz. http://elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com/2018/04/esitlik-kahve-ve-kediler_16.html

22 Şubat 2019 Cuma

Duyuru: Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışmaları 2019 Programı - İkinci Oturum




2017 senesinde başladığımız tartışma toplantılarına bu sene "Toplumsal Mücadelelerin Ortaklaşması Fikri Üzerine" başlığı çerçevesinde devam ediyoruz. Bu başlık altında yapacağımız oturumların üç ana konusu olacak: Nasıl Amaçlarla?; Nasıl Kurumsallıklar ve İşlevlerle?; Nasıl Etik İlkeler ve Hukuklarla?. Geçen ay bir "amaç" oturumunu yaptığımız programımıza "kurumsallık ve işlev" oturumu ile devam ediyoruz:

***

KONU: Nasıl Kurumsallıklar ve İşlevlerle?

Bu oturumda toplumsal mücadelelerin ortaklaşma ortamlarının olası işlevleri, insanlar ve ilişkiler üzerindeki etkileri, buralarda kullanılabilecek yöntemler ve dönüştürücü etki yapacak kurumsallık biçimleri üzerine tartışmalar yürütülecektir.

KONUŞMACILAR/TARTIŞMACILAR:

Onur Bütün
 Marx’ın İşçi Anketinin Güncelliği ve Yöntem Sorusu Üzerine

Baran Gürsel
 Olası, Ortak ve ‘Ara’cı bir Sosyalist Öznenin İşlevleri Neler Olabilir?

Eylem Akçay
 Eşitlikçi Gruplar Üyelerinin Çıkarlarını Nasıl Örgütler?

***

Duyurular ve yazılar için:
elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com.tr , facebook.com/elestirelsosyalistdusunce

İletişim için: elestirelsosyalistdusunce@gmail.com
Etkinlik sorumlusu: Baran Gürsel

5 Şubat 2019 Salı

Duyuru: Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışmaları 2019 Programı - Birinci Oturum

 
2017 senesinde başladığımız tartışma toplantılarına bu sene "Toplumsal Mücadelelerin Ortaklaşması Fikri Üzerine" başlığı çerçevesinde devam ediyoruz. Bu başlık altında yapacağımız oturumların üç ana konusu olacak: Nasıl Amaçlarla?; Nasıl Kurumsallıklar ve İşlevlerle?; Nasıl Etik İlkeler ve Hukuklarla?. Programımıza bir "amaç" oturumu ile başlıyoruz:

Konu: Nasıl Amaçlarla? (I)

Bu oturumda toplumsal mücadelelerin ortaklaşmasının olası amaçları, ortaklaşmanın koşulları, ortaklaşabilecek özneler, “özel” ve “genel” amaçlar arasındaki ilişkiler, amaçların “gündelik” ilişkilere etkileri ve ortak amaçları oluşturma/yenileme yöntemleri üzerine tartışmalar yürütülecektir.

Konuşmacı/Tartışmacılar ve Başlıklar:

T. Gül Köksal:
Gündelik Yaşamın Dönüşümünden Süregiden Devrime Toplumsal Mücadele Ortaklaşabilir mi?

Ali Yalçın Göymen:
Gerçek Tahakküm Koşulları Altında Yabancılaşmayı Aşacak bir Müşterekleşme Hareketi Mümkün müdür?

Umut Kocagöz :
Ortaklaşma: Zorunluluk mu, Keyfiyet mi?
***

Duyurular ve yazıları takip etmek için:
elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com.tr , facebook.com/elestirelsosyalistdusunce
İletişim için: elestirelsosyalistdusunce@gmail.com
Etkinlik sorumlusu: Baran Gürsel

28 Aralık 2018 Cuma

Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışmaları 2019 Programı Ön Duyurusu



2017’nin başından beri sürdürdüğümüz tartışmaların 2019 programı Toplumsal Mücadelelerin 
Ortaklaşması Fikri Üzerine olacak. Bu üst başlık çerçevesinde yapacağımız oturumların üç konusu olacak ve sene içine yayılacak oturumların her birinde aşağıda adı geçen konuşmacı/tartışmacıların üç ya da dördü yer alacak. 

konu: Nasıl Amaçlarla?
   konuşmacı/tartışmacılar: Ali Yalçın Göymen, Barış Yıldırım, Emrah Üçer, Eylem Yıldızer, Gül Köksal, Foti Benlisoy, Hakan Koçak, Orkun Doğan, Umut Kocagöz, Reha Keskin, Zafer Ülger.

konu: Nasıl Kurumsallıklar ve İşlevlerle?
   konuşmacı/tartışmacılar: Baran Gürsel, Eylem Akçay, Fevzi Özlüer, Görkem Doğan, Kaan Dinç, Onur Doğulu, Özge Soysal, Özlem Işıl, Onur Bütün, Özgür Narin, Selma Değirmenci, Zeynep Özen.

konu: Nasıl Etik İlkeler ve Hukuklar Çerçevesinde?
   konuşmacı/tartışmacılar: Ebru Sorgun, Ecehan Balta, Evrim Hikmet Öğüt, Fırat Genç, İlker Özyıldırım, Özer Yersüren, Özge Güdül, Sevinç Doğan, Zeyno Pekünlü.

Oturumlara ilişkin duyurular için: 
elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com.tr 
facebook.com/elestirelsosyalistdusunce

İletişim için:
elestirelsosyalistdusunce@gmail.com

Etkinlik sorumlusu:
Baran Gürsel



27 Kasım 2018 Salı

Duyuru: Tartışma Toplantıları Aralık Oturumu - 15 Aralık, Mecra


Sınıf mücadelesi, toplumsal dönüşüm ve sosyalizm üzerine eleştirel tartışmalar yapmak için bir araya gelmeye devam ediyoruz. Buluşmalarımızın ikinci turunun sekizinci oturumunun duyurusunu ve programa dair diğer bilgileri aşağıda bulabilirsiniz.

***
 
ARALIK OTURUMU
 
 
Tartışmacı/Sunumcu: Emrah Üçer
  Başlık: Özelleştirme, Kriz 
                    ve Kamulaştırmanın Güncelliği
 
Zaman: 15 Aralık Cumartesi, 14.00-16.30
Yer: Mecra
   Adres: Caferağa Mah. Dumlupınar Sk. No: 5, Kadıköy, İstanbul
 
***

OCAK – Deniz Yürür “Sosyalist Denemelerde Pazar Meselesi”; Arda Arlı “Toplum İhtiyaçları için Üretim Planlama / CyberSyn Deneyimi” başlıklarıyla birer sunum yaptı. 

MART (I) – Umut Şah “Queer Teori Bağlamında Haz ve Arzu”, Ceylin Özcan “Queer Teorinin Psikanalitik Eleştirisi” başlıklarıyla birer sunum, Feryal Saygılıgil yürütücülük yaptı.

MART (II) – Orkun Doğan ve Umut Kocagöz “Kırsal Dönüşüm ve Gıda Rabıtası: Gıda Egemenliği Üzerinden Toplumsal Bir Alternatif Nasıl Düşünülebilir” başlığı çerçevesinde birer sunum yaptı.

NİSAN – Özgür Narin “Komün ve Ütopya: Sınıfsız Bir Toplum için Toplumsal Üretim ve İnsanın Üretimini Dert Etmek: Armağan ve Oyun Üzerine Düşünceler” başlığı çerçevesinde bir sunum yaptı.

MAYIS – Fırat Genç “Metropol Korkusu: Politika ve Mekân İlişkisi Üzerine” başlığı çerçevesinde bir sunum yaptı.

TEMMUZ – Can Evren “Koşuşturma: Kapitalist Toplumda Yaşamak Üzerine”; Baran Gürsel “Süreç Olarak Sınıf: Sınıfı Oluşturan/Bozuşturan Ortak Mekân Olarak Zaman” başlıklarıyla birer sunum yaptı.

KASIM – Evrim Hikmet Öğüt “Birlikte Yaşama, Birlikte Mücadele Etme ve Toplumsal Dönüşüme Dair Ne Söylüyor?” başlığıyla bir sunum yaptı.


 

24 Ekim 2018 Çarşamba

Duyuru: ESD Tartışma Toplantıları Kasım Oturumu - 10 Kasım, 13.30, Mecra

 
 

Sınıf mücadelesi, toplumsal dönüşüm ve sosyalizm üzerine eleştirel tartışmalar yapmak için bir araya gelmeye devam ediyoruz. Buluşmalarımızın ikinci turunun yedinci oturumunun duyurusunu ve programa dair diğer bilgileri aşağıda bulabilirsiniz. 

*****

KASIM OTURUMU

Tartışmacı/Sunumcu: Evrim Hikmet Öğüt
 
 Başlık: Göçmenin Müziği;
                   Birlikte Yaşama, Birlikte Mücadele Etme ve
                             Toplumsal Dönüşüme Dair Ne Söylüyor?

Zaman: 10 Kasım Cumartesi, 13.30-16.30

 Yer: Mecra
   Adres: Caferağa Mah. Dumlupınar Sk. No: 5, Kadıköy, İstanbul

*****
 
OCAK – Deniz Yürür “Sosyalist Denemelerde Pazar Meselesi”; Arda Arlı “Toplum İhtiyaçları için Üretim Planlama / CyberSyn Deneyimi” başlıklarıyla birer sunum yaptı.

MART (I) – Umut Şah “Queer Teori Bağlamında Haz ve Arzu”; Ceylin Özcan “Queer Teorinin Psikanalitik Eleştirisi” başlıklarıyla birer sunum, Feryal Saygılıgil yürütücülük yaptı.

MART (II) – Orkun Doğan ve Umut Kocagöz “Kırsal Dönüşüm ve Gıda Rabıtası: Gıda Egemenliği Üzerinden Toplumsal Bir Alternatif Nasıl Düşünülebilir” başlığı çerçevesinde birer sunum yaptı.

NİSAN – Özgür Narin “Komün ve Ütopya: Sınıfsız Bir Toplum için Toplumsal Üretim ve İnsanın Üretimini Dert Etmek: Armağan ve Oyun Üzerine Düşünceler” başlığı çerçevesinde bir sunum yaptı.

MAYIS – Fırat Genç “Metropol Korkusu: Politika ve Mekân İlişkisi Üzerine” başlığı çerçevesinde bir sunum yaptı.

TEMMUZ – Can Evren “Koşuşturma: Kapitalist Toplumda Yaşamak Üzerine”; Baran Gürsel “Süreç Olarak Sınıf: Sınıfı Oluşturan/Bozuşturan Ortak Mekân Olarak Zaman” başlıklarıyla birer sunum yaptı.

Gelecek oturumlar:  
          
Barış Ö. Şensoy – erkeklerde suçluluk ve suç ortaklığı
Sırrı Emrah Üçer – Türkiye’de özelleştirme süreçleri ve sonuçları
Sevinç Doğan ve Foti Benlisoy – tabandan tarih ve tabandan siyaset


***

Blog: elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com.tr
Facebook: www.facebook.com/elestirelsosyalistdusunce
İletişim: elestirelsosyalistdusunce@gmail.com
Etkinlik Sorumlusu: Baran Gürsel


 
 



14 Eylül 2018 Cuma

Ahlat Ağacı: Erkekliğin Kuyusunu Kazmak

Baran Gürsel
Baba-oğul karmaşasının ortasındaki, erkeklik döngüsünün çekirdeğindeki, filmin/edebiyatın/sanatın kalbindeki kuyu neyin kuyusudur? Ahlat Ağacı bize bu sorunun peşinden giderken izleyebileceğimiz bir rota sunuyor. Burada bu rotayı takip etmeye çalışarak, yorumlarda da sık sık odağa alınan baba-oğul mücadelesinin ötesinde nelerin bulunabileceğine ilişkin bazı fikirler öne süreceğim.
Babanın boşluğu ve döngüler
Filmde baba ile oğlun içinde olduğu çatışma ve karmaşanın, çoğunlukla yapıldığı gibi salt "babayla rekabet" ve "babayı öldürme arzusu" üzerinden okunması yeterli gözükmüyor. Oğlun babayla kurduğu özdeşleşmeler, babanın talepleri karşısında yaşadığı gel gitler, başkalarının kötü sözlerine karşı babasını savunması ve babaya ilişkin hayalleri/hayal kırıklıkları hikayede oldukça merkezi bir yerde duruyor.  Özellikle babaya (ve baba ikâmelerine) ilişkin hayal kırıklıkları film boyunca zaman zaman daha sessiz zaman zaman daha belirgin şekillerde karşımıza çıkıyor.
Bu bağlamda babanın hareketsiz bir biçimde yerde yattığı için ölü sanıldığı sahne "babayı öldürme arzusunun gerçekleşmesinin" ötesinde bir anlam taşıyor. Bu "hayalde" bir yıkım, bir çöküş, bir kayıp tekrarlanıyor. Oğul bu sahnede yıkılmış, çökmüş, kayıp bir baba ile karşı karşıya geliyor. Bu karşılaşma yeni değil; çökmüş ve yanı sıra dünyayla ilişkisinde hareketsizleşmiş, kendi içine, kendi düşler alemine doğru çekilmiş bir baba yeni değil aslında. Oğlun babasını sorumlu tuttuğu bir çöküş dönemi var, büyük kayıplar dönemi. Bu sahnede o yıkım yeniden sergilenir, öncekinin şokunu uyandırırken bir yandan da o çöküş döneminin baba için de bir tekrar olduğu bize hissettiriliyor. Sanki babanın tüm o döngüsel ve çıkışsız gözüken eylemlerinin, yaratıp yaratıp durduğu hayalkırıklıklarının kökü olan ağaçta, askıda unutuluş hikayesini... Bu sahnede babanın tekrarı oğlun kaybına dönüşürken, oğlun sarsıntısında esas olarak babanın temel kaybını, kayıp parçalarını hissediyoruz.
Öyleyse diyebiliriz ki filmin ana örtüsünü oluşturan tekrarlar (kumar, yenilgiler, hayal kırıklıkları, mücadeleler) ve gelgitlerin (babanın dalgacı inkârı ile ağır suçluluğu arasında, oğulun babaya yardım etme arzusu ile yardımı esirgeme arzusu arasında, şehirde olmakla taşrada olmak arasında...) altında gizlenen bir kayıp, bir boşluk var. Orada bir kuyu var.
...

Yazının devamına buradan ulaşabilirsiniz: http://t24.com.tr/k24/yazi/ahlat-agaci-erkekligin-kuyusunu-kazmak,1932


11 Eylül 2018 Salı

İçe Kapanma ile Direniş Arasında Bir İhtimal Olarak Şehir


(Aşağıda paylaşılan yazı şu kaynaktan alınmıştır: http://www.birartibir.org/kent-hakki/133-bir-ihtimal-olarak-sehir
 Metnin yazarı buradaki fikirleri Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışma Toplantıları Dizisi'nin 2018 turunun Mayıs oturumunda tartışmaya açmıştır.)

***

İçe Kapanma ile Direniş Arasında Bir İhtimal Olarak Şehir

Fırat Genç

Geçtiğimiz sene bugünlerde, uluslararası bir sanat / mimari / kamusal alan projesinin bir ayağı olarak Kadıköy’de düzenlenen Boğada, bir kamusal müdahale, bir yurttaşlık sorgusu ve daveti, bir “artivizm” eseri olarak kent içinde ortak yaşamaya, kenti kendimizin kılmaya, siyaseti ortak alanlarımız üzerinden düşünmeye çağırıyordu. Peki mücadeleyi kentte ortaklaştırmak, kenti bir mücadele alanı olarak ortak kılmak, 90’ların kasvetine döndüğümüz, hoyratlığın yerini iyiden iyiye hınca bıraktığı bugünlerde ne kadar mümkün? Yaşadığımız kentler neye dönüşüyor, bizi nasıl dönüştürüyor, bu başkalaşım karşımıza nasıl imkânlar ve açmazlar bırakıyor? Sığınılan adacıklar karşı-hegemonyaya cevap üretebilir mi? Boğada vesilesiyle, Post-Gezi’nin mirası üzerine düşünelim…

Meltem Ahıska, “Metropol ve Korku” başlığını taşıyan bir konuşmasını “[m]etropolde canavarı teşhir etmek mümkün değildir, çünkü metropol bir canavar olmuştur” diyerek bitirir.[1] Ahıska’nın gayesi, metropollerin tehlike dolu, korku salan yerler haline geldiğini vurgulamaktan ibaret değildir. Şüphesiz metropolde yaşamanın hoyrat, ürpertici bir yanı vardır, hatta Georg Simmel’i izleyerek, metropolde hayatta kalabilmenin koşulunun, hoyratlık karşısında katılıkları ve esneklikleri aynı ölçüde kullanabilme becerisi olduğunu söyleyebiliriz.[2] Ahıska daha ziyade “özerk bir şiddet potansiyeli”ne sahip olan metropolde vuku bulan şiddetin “sadece yıkıcı bir eylem değil, aynı zamanda yapıcı, tanımlayıcı bir işlev” yüklendiği, böylelikle şehrin ve toplumun sınırlarını çizdiği iddiasının peşinden gider. Şiddet yoluyla kurulan mutabakat, neyin/kimin içeride ya da dışarıda olacağının sınırlarını belirler.

Bahsini ettiğim konuşma 1992 tarihli. İstanbul’u kendi halinde, köhnemiş bir üçüncü dünya metropolünden ışıltılı bir küresel kente dönüştürme arzusunun sıkça dile geldiği yıllar.[3] Diğer yandan, 1980 darbesi sonrasının sarsıcı iktisadi ve siyasal değişimlerinin neden olduğu toplumsal huzursuzlukların hem sistematik devlet şiddetiyle karşılık bulduğu hem de gündelik, kendiliğinden şiddetin önünü açtığı zamanlar. Keza Türkiye’nin 1990’lı yılları, günümüz siyasal imgeleminde şiddet, istikrarsızlık, çalkantı mefhumlarıyla yer etmiştir. Dönemin İstanbul’u ise makbul olanın etrafında çizilen mutabakat dairesinin dışına düşenlerin –devrimci öğrenciler, Kürtler, Aleviler, trans seks işçileri vb.– ana akım medyanın tuttuğu fener ışığı altında oldukları yerden zorla kazındığı bir şehirdir. İstanbul bugün bile o yılların yaralarını taşır.

Peki, çeyrek asır sonra metropolde olmayı nasıl tasavvur etmeli? Andığım türden bir 90’lar panoramasında kendi anti-tezini bulan, 90’ları geride bırakma vaadine yaslanan 2000’ler Türkiye’sinde şehri görme, düşünme ve hayal etme yollarını neresinden yakalamalı? Günümüz İstanbul’unda şehir sakinlerinin kolektif kentsel imgelemini kuran unsurları anlamaya koyulsak, deşelemeye nereden başlamalı?

Müellifleri tarafından “zor zamanlarda yurttaş-temelli demokrasinin inşasını teşvik” etme gayesini güden “katılımcı bir mekân yaratım süreci” olarak tarif edilen Boğada, kolay cevapları olmayan böylesi soruları sormaya vesile sunuyor. Keza, aşağıda açacağım gibi, entelektüel, politik ve tasarımsal boyutlarıyla belirli türden bir sözü yükselten Boğada, Türkiye’nin bugün içinden geçtiği toplumsal ve politik kriz ortamının mekânsal izlerini takip edebileceğimiz bir aralık açıyor.

Aşağıda önce bu aralığı tarif etmeye, ardından aralığın içinden geçerek söz konusu izlerin peşinden gitmeye çalışıyorum. Asıl derdim ise güncel toplumsal/politik kriz halinin belirli bir dışavurumu olarak kent mekânındaki parçalanmaya işaret etmek. Parçalanmayı, aynı anda hem imkânların/potansiyellerin hem de endişenin/sınırlılıkların mekânı olarak şehrin, ikinciler lehine olacak biçimde kendi üstüne kapanması, kentliler arasındaki mesafelerin maddi ve düşünsel düzlemlerde daha da büyümesi ve nihayetinde şehrin yalnızca hoyrat değil, aynı zamanda hınç yüklü adacıklar silsilesine gerilemesi olarak ele alıyorum.

Sözün zamanı ve tevatür

2013 Gezi Ayaklanması kelimenin en kuvvetli anlamıyla sarsıcı bir deneyimdi. Tam da bu nedenle adına yaraşır her toplumsal kalkışma gibi kendi tevatürlerini yaratmakta gecikmemişti. Fısıltı ilk günden itibaren sahnedeki yerini almıştı. Şehir merkezine ulaşmak için yollara düşen gecekondulular, ansızın ortaya çıkıp sonra yine aniden kaybolan polis kuvvetleri, helikopterlerle ülkeyi terk eden devlet görevlileri, her an patlayabilecek içi gaz dolu inşaat depoları… Park ve etrafını dolduran kalabalık, tevatür vasıtasıyla kimi zaman umut ya da beklentisini, kimi zaman korku ya da sabırsızlığını dile getiriyordu.

Tevatür sözcüğünün çağdaş Türkçedeki baskın kullanım biçimi –aslı astarı olmayan, asılsız söz, söylenti– kolektif eylemlilik içerisindeki kitleler söz konusu olduğunda bir tür olumsuzlamayı akla getirir. Tevatüre, yani gerçek dışı olana bu denli kolayca kapılıp gitmek, muhafazakâr siyasal düşüncede sıkça tekrar edildiği gibi, bireyin rasyonalitesine sahip olmayan, hatta tam da irrasyonalitenin bedenselleşmiş biçimi olarak kitlenin denetim dışına çıkma eğiliminin bir işareti gibi yorumlanır. 

Hâlbuki sözcüğün Türkçedeki asıl anlamında bir tür kuruculuk vardır. Arapçada ip, sicim anlamına gelen watar kökünden türeyen, zincirleme/art arda gelme anlamındaki tawatur sözcüğünün Türkçeleşmiş biçimi olarak tevatür, aslen, haberin ağızdan ağıza yayılması anlamına gelir. Bu kullanımında başat olansa gerçek dışılık değil, aksine inanılırlık, güvenilirliktir. Hatta öyle ki, İslami ilimlerin bir kolu olan ve peygambere atfedilen sözlerin sahiciliğini denetleyen Hadis alanında tevatür, tam da sözün güvenilir kişilerce ağızdan ağza aktarıldığını ifade etmek için kullanılır.

Tevatür sözcüğünü yine Gezi bağlamında, ama bu ikinci anlamıyla düşündüğümüzde akla gelebilecek en uygun örnek herhalde parkın işgal edildiği ilk günlerde açılan bir pankart olsa gerek. Pankartta “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser!” yazıyordu, altına ise Karl Marx’ın adı konmuştu. Anlaşılan eylemciler Marx’ın bu sözü söylemiş olabileceğine o kadar inanmıştı ki, o günlerde birçok duvara bu sözün ve de imzanın nakşedildiğini görmek sıradan bir şey haline gelmişti. Söz duvardan duvara nakledildikçe Gezi’nin ortak söz dağarcığına daha da kalıcı biçimde yerleşmişti. Bunun sahiden Marx’ın sözü olup olmadığı bir yana, belli ki sözün zamanı gelmişti ve zamanı gelen söz peygamberini bulmakta gecikmezdi.

2000’li yılların hızlı ekonomik büyüme, dışa açılma ve Avrupa Birliği hedefli demokratik dönüşüm gündemi pembe bir tablo yaratmıştı. O denli ki, ekonomik büyümenin temel motorlarından biri olan kentsel yeniden yapılanma sürecinin ortaya çıkardığı insani ve çevresel sonuçlar büyük ölçüde –esas olarak da bir İslam ülkesinin kapitalizmle ve Batı demokrasisiyle nihayet buluşmasını keyifle izleyen Batılı hükümetler, basın ve yerli liberaller tarafından– gözardı edilmişti. Gezi Ayaklanması, pek çok şeyin yanısıra, tam da kentsel mekânın hızla artan metalaşmasına ve ticarileşmesine karşı yükseltilmiş bir itiraz çığlığıydı. Sarsıcılığı, mevcut siyasal çekişmelerin parametrelerini, bir an için bile olsa, kökten biçimde altüst etmiş olmasından geliyordu. Gezi, bir imge olarak ağacı siyasal sahnede inşaat vincinin karşısına koymayı başarmıştı.

Yüzeysel, metaforik bir okumayla, Boğada’nın enerjisini bu simgesel karşıtlıktan aldığı söylenebilir. Şehrin en merkezi semtlerinden Kadıköy’de hayli işlek bir caddenin köşesine sıkışıp kalmış tek bir ağacın altını kamusal mekân olarak düşünmeyi öneren bir mekânsal müdahalede bu karşıtlığın izlerini bulmak çok da zor olmasa gerek. Bu açıdan Boğada anlamını ve yerini Gezi’yle açılan aralıkta bulur.

Kamusal alan ve yurttaşlık

Ancak bu metaforik karşıtlık –inşaat vinci vs. ağaç– bize yalnızca bir ipucu verir. Boğada’da ifade bulan söz/fikir/vaat ile Gezi’nin siyasal muhayyilesi arasındaki bağı göstermek içinse bir adım daha atmak gerekir. Böylelikle Boğada’yı 2000’ler Türkiye’sinde kent yaşamı, kentlilik ve kamusal alan mefhumları üzerinden süregiden hegemonya mücadelesi içerisinde konumlandırabiliriz.
Modernlik deneyimi ile metropol yaşamı arasında sıkı bir bağ olduğu sıkça dile getirilmiş bir fikirdir. Endüstriyel kapitalizmin bağrından doğan metropole has gündelik hayat pratikleri gerek mekân (mesafe örneğin), gerekse zaman (ritim, her şeyden önce) boyutunda modern-öncesi yaşam formlarını sarsmış, bu sarsıntılı süreci anlamaya çalışan gözlemciyi ise kimi zaman endişeye, kimi zaman hayranlığa, ama her durumda yeni olanı karşılama zorunluluğuna sürüklemiştir. Yeni olanın belki de en bariz unsuru ise metropolün doğurduğu anonimlik halleri, yani aşina olmayanla karşılaşma ihtimalleridir.

Richard Sennett, modern kentin doğuşuyla birlikte bir süre için beliren, ama ardından burjuva modernliğinin kurumsallaşmasıyla yitip giden demokratik idealin –biraz da kadim Yunan dünyasından türetilmiş hümanist ama bir o kadar da karamsar bir bakış açısıyla– şehirdeki yabancıyla karşılaşma ihtimallerinde açığa çıktığını iddia eder.[4] Sennett için, ötekiyle karşılaşma, her şeyden önce kişinin kendi gibi olmayanla etkileşiminde öğrendikleriyle kendini gerçekleştirmesinin bir yolu ve de koşuludur. Bir başka deyişle, kent mekânı zenginleştirici, çoğaltıcıdır.[5] Sennett’ın bir sahne olarak tasavvur ettiği kamusal alan (demokratik ideanın mecrası) ise, ancak şehirdeki tekil mekânlar (tek bir yapı, meydan ya da mahalle örneğin) bu sahnenin oyuncuları arasındaki karşılaşma ihtimallerine açık olduğu müddetçe var olabilir. Bu anlamıyla kamusal alanı, böylelikle de yurttaşı var eden, açıklık, yani sınırların geçirgenliğidir.

Boğada’nın “yurttaş temelli demokrasi”si işte bu açıklık fikrine yaslanır. Konumu ve formuyla tam da Sennett’vari bir jesti icra eder. Şehrin insan ve araç trafiğinin son derece yoğun olduğu bir geçiş noktasında durup dinlenmeye, nefes almaya ve başkalarını seyre dalmaya yer açma iddiasındadır. Bir ağacı çevreleyen kesik bir beton halka üzerine yerleştirilmiş, içeriye ve dışarıya aynı anda bakan tek kişilik banklar, hareket halindeki anonimliğe göz kırpar.

Bu iddiayı daha iyi kavrayabilmek için Boğada’nın ağacını, Gezi-sonrası dönemde yenilenen biçimleriyle Taksim Meydanı’yla ya da İstiklal Caddesi’yle oluşturduğu karşıtlık içinde düşünebiliriz. Keza sermayenin ve devletin ikili kıskacına alınmış bu mahallerin düzenlenme biçimi, tam da Sennett’ın geçirgen, açık formlarda aradığı idealin bir anti-tezini sunar. Meydana sıra sıra dizilmiş ağaçlar durup seyretmeyi değil, geçip gitmeyi imler. Sıkı sıkıya çevrelenmiş çiçek tarhları ve çevresindeki oturma grupları, çiçekler zarar görmesin diye belediye yönetimi tarafından başlarına dikilmiş özel güvenlik görevlileriyle, duraksamamak gerektiğini vaaz eder. Gözetlenen, sıkı sıkıya denetim altında tutulan Meydan, İstiklal Caddesi’ne doğru ilerleyen insan akışının kesintiye uğramaması için kapatılmıştır adeta. Boğada’nın ağacının aksine Meydan’ın ağaçları, arkalarına aldıkları anıtsal bir yapı[6] ve de devasa bir bayrak sancağı ile birlikte görsel bir fon oluşturmakla yetinmek zorunda gibidirler.

Bu yeni haliyle Meydan,[7] yalnızca polisin sesinin duyulduğu yerdir. Polis bizatihi orada bulunmasa da –ki bugünün İstanbul’unda bu pek de akla yatkın bir şey değildir– varlığını yere kazımayı başarmıştır. Polis ise, Jacques Rancière’le birlikte düşünecek olursak, politikanın zıt kutbunda yer alır:
“Polis, her şeyden önce, orada [kamusal mekânda] ne olduğuna, hatta daha doğru bir ifadeyle, ne olmadığına ilişkin bir katiyeti ifade eder: ‘Dağılın, görecek bir şey yok!’ Görecek bir şey olmadığını söyler polis; bir şey olmuyordur, yapacak da bir şey yoktur. Harekete devam etmeyi, akışı kesmemeyi buyurur polis. Dolaşımın mekânı dolaşımın mekânından başka bir şey değildir. Politika, dolaşım mekânını öznenin –halk, işçiler ya da yurttaşlar– gösteri mekânına dönüştürmeyi içerir. Mekânı, orada neyin yapılacağını, görüleceğini ya da neyin adlandırılacağını yeniden biçimlendirmeyi içerir. Politika, duyularımız tarafından algılanabilir olanın bölümlenmesine ilişkin bir tartışmadır.”[8]

Politik olan bu şekilde kavrandığında, yer/mekân, politikanın içinde yapıldığı bir kap olmaktan çıkar, bizatihi politikanın kurucu bir momenti haline gelir. Şehir, basitçe yurttaşların siyasi alanda görünür ve duyulur olmak için çıktıkları bir kürsü değil de, politikayı mümkün kılan bir kesit olur. İşte, Gezi Direnişi bu anlamıyla bir kentsel ayaklanmaydı denebilir. Basitçe eylemciler kentlere ilişkin şikâyetlerini dillendirdikleri için değil, tam da kentsel olana içkin yaratıcılık anlarının, karşılaşma ihtimallerinin devlet ve sermaye tarafından temellük edilmesine itiraz ettikleri için kelimenin gerçek ve kuvvetli anlamıyla bir kentsel karşı koyuştu. Bu yönüyle de İstanbul’un nasıl görüleceğine, hissedileceğine ve deneyimleneceğine ilişkin bir karşıt tahayyülün anlık dışavurumuydu.

Bu dışavurum çağdaş Türkiye’nin kurumsal siyasal alanındaki taşları yerinden oynatmış ve kentsel mekânın kendisini süregiden bir hegemonya mücadelesinin konusu haline getirmiş oldu. Andığım karşıt tahayyül bugün için bu mücadele sahasının en zayıf halkalarından birini oluşturuyor olabilir, ancak bu zayıflık bu karşıtlığın bir kez de olsa kendini görünür kıldığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Keza Boğada da harekete geçirdiği entelektüel (yurttaş temelli kamusal mekân fikri), politik (gündelik hayatın sürüp gittiği mekânlara doğrudan müdahale etme pratiği) ve tasarımsal (yerellik ve karşılaşmaları önceleyen form ve işlev) tecrübe ve yatkınlıklarla birlikte düşünüldüğünde bu mücadele içerisindeki mütevazı bir unsur olarak ele alınabilir.    

Gezi sonrası açmazlar ve karşı-hegemonya

Ne var ki Boğada’nın öne sürdüğü karşıtlığı okunaklı kılan politik koşulların seyri, bir yandan onun trajedisini, bir yandan da post-Gezi siyasal aktivizminin –en azından belirli bir türünün– açmazlarını da ortaya çıkarıyor. Gezi’den neşet eden karşıt kamusallık ve yerellik söylemi, rakip siyasal söylemler karşısında kendine yer açmaya çalışırken, ironik biçimde, hegemonik pratikleri pekiştirecek sonuçlar üretiyor. Bu nedenle bizleri ihtimaller kadar açmazlar üzerine de kafa yormaya sevk ediyor. Bu açmazları soruşturmanın bir yolu Boğada’nın “yer”i üzerine düşünmek olabilir.

Şükrü Argın, bir makalesinde, kültür tarihçisi ve kuramcısı Jonathan Bordo’nun topoğrafya ve koregrafi arasında yaptığı ayrımı hatırlatır.[9] Bordo’ya göre, bu iki haritalandırma (kartografya) tekniği arasındaki esas ayrım, “ad verici söz-eylemler”in söz konusu teknikler içerisindeki rolüne ilişkindir. Buna göre, kişisel açıdan tarafsız bir teknik olarak topoğrafya, haritalandırılan mahallerin (topos) anlamını ortaya koyma iddiasında değildir, yerin kendisini konumlandırmak kâfidir. Buna karşılık, koregrafinin asıl vasfı, ad verici söz-eylemleri deşerek yere has anlamları ortaya koymak ve kaydetmektir; bir başka deyişle, koregrafi, topoğrafyadan farklı olarak, herhangi bir yerin sakinlerinin o yere yükledikleri anlamları açığa çıkarmanın tekniğidir.
Bu ayrımdan hareketle tikel bir politik müdahale olarak Boğada’nın topos’unun İstanbul’un siyasal koregrafisi içerisinde nerede durduğuna dikkat kesilirsek, post-Gezi siyasal aktivizmin, kendi iddiasının hilafına, kent mekânındaki parçalanmaya katkıda bulunduğunu, daha doğrusu şehirdeki parçalanmanın kötücül etkileri karşısında kendi varlığını sürdürmeye çalışırken parçalanmayı pekiştirdiğini iddia edebiliriz.

Yukarıda bu türden bir siyasal aktivizmin karşılaşmalara açık bir kamusallık iddiasını hayata geçirirken aynı zamanda bir tür karşıt yerellik fikrini de kurduğunu belirtmiştim. Devletin ve sermayenin kıskacına alınmış, katı biçimde denetlenen, ülkeye hâkim olan milliyetçi ve patriarkal şiddetin tanımladığı baskın yerellik fikrine karşı çıkan dayanışmacı ve açık bir yerellik anlayışı bu. Gezi’yi izleyen dönemde, devlet şiddetinin, gündelik milliyetçi ve şovenist şiddetin ve de karanlık terör saldırılarının yaydığı şiddetin karşısında hayatı savunmaya yönelik pratikler içinde kuruldu bu yerellik. Gezi Parkı’nın polis zoruyla boşaltılmasının ardından şehrin farklı noktalarındaki mahallelere dağılan forumlar, az sayıda da olsa bu forumlar içerisinden türeyen işgal evleri, mahalle evleri ya da bostanlar, adı değiştirilen meydanlar ya da sokaklar, bu yerelliği var kılan pratikler olarak düşünülebilir.

Boğada’nın yer aldığı, daha da önemlisi Gezi sonrasında şehrin karşı yakasındaki kültürel ve politik merkezden zorla sökülüp atılmış olan eylemcilerin ve bu eylemcileri de bağrından çıkaran toplumsallığın yoğunlaştığı Kadıköy, bu saydığım pratiklerin kalbinde yer alıyor. Bu açıdan Kadıköy, günümüz İstanbul’unda adeta bir sığınak hüviyetini edinmiş durumda. Bugün ne forumlar ne de işgal evleri varlığını sürdürüyor. Yine de Kadıköy, Gezi esnasında ön saflarda yer alan –yalnızca politik olarak örgütlü eylemcilerin değil, onu da içine alan çok daha geniş– toplumsal kesimin şehrin hoyratlığı karşısında varlığını sürdürme kaygısının başat mekânsal ifadesi konumunda. Bu anlamda Kadıköy bir exodus’un varış yerini imlerken, Boğada da o sığınağın simgesel sınırlarından birine yerleşiyor.

Trajedi ise işte tam da burada. Trajedi, Gezi’nin açtığı hegemonya mücadelesinde yenik düşmüş olmakta, zayıf kalmakta değil de, aradan geçen kısa ama bir taş kadar yoğun ve soğuk zaman zarfında bu mücadele içerisindeki hegemonik tasavvurun parametrelerini yeniden üretme tehlikesine doğru sürüklenmiş olmakta. Şehrin parçalandığı, cemaatlerin kendi içine kapandığı bir dönemde, şehri yeniden kurma iddiasının şehri giderek kapatır hale gelmesinde. Kadıköy bugün şehirdeki onca cemaatten birinin kendi içine sokulduğu bir adacık halini almışken, Boğada ve benzeri pratiklerin icrası ancak sahip olunan topos’u daha da aşina kılmak sonucunu üretiyor.

Bu söylediklerimden çıkarılacak esas sonucun siyasal bir öngörüsüzlük ya da stratejik hata olduğunu düşünmüyorum. Daha ziyade siyasal eylemi ve sözü çevreleyen, bunları var kılan muhayyilenin geçirdiği dönüşümün altını çizmek asıl derdim. Zira bugünün İstanbul’unda yaşayanların şehre hâkim olan endişe ve tekinsizlik haliyle baş edebilmesini mümkün kılanın bu türden bir parçalanma olduğu da atlanmamalı. Ne var ki, tutulan bu yolun nihayetinde metropolü –en azından bildiğimiz anlamıyla– metropol olmaktan çıkardığını, Gezi’deki o Benjamin’vari parıltının kısa zaman için görünür kıldığı potansiyelin –ötekiyle karşılaşma ânında politikanın sınırlarını yeniden tanzim etme ihtimali– kapanmasına delalet olduğunu da hatırda tutmak gerekiyor.

Sınırlar, sığınaklar, adacıklar

Walter Benjamin 1932 tarihli Berlin Günlüğü’nde “Daha iyi bir düzen için verilen mücadeleden Berlin şehri de yara almadan kurtulamayacak” diye yazar.[10] Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği günlerde, karşılaştıkları milliyetçi histeriden duydukları tiksinti karşısında intiharı seçen arkadaşlarını anımsar Benjamin. Genç çiftin cenaze törenleri iradelerinin hilafına ayrı mezarlıklarda yapılmış, maddi dünyanın katı kuralları onları son yolculuklarında dahi ayırmıştır. Benjamin ve arkadaşlarının içinden geldikleri toplumsal muhitle şehrin işçi mahalleleri arasındaki keskin sınır kalpsiz biçimde açığa çıkmıştır. Nurdan Gürbilek, bu satırları, Benjamin’in de içinde yer aldığı demokratik öğrenci hareketinin savaşın başlamasıyla birlikte gelip dayandığı sınıra dair bir muhasebe olarak yorumlar. Daha iyi bir ahlâkın inşası yoluyla dünyanın değiştirilebileceği inancı, savaşla sesini bulan milliyetçi dalganın kendi profesörlerini, hatta mücadele arkadaşlarını dahi sürüklemesiyle dağılmış, sınırı gören genç öğrenciler geri çekilmiştir. Sınırı aşmak için var olagelmiş biçimiyle şehrin derbeder edilmesi gerekmektedir.

Gezi, kendi sınırlarını gördü ve gördüğü hoyratlık karşısında dehşete kapıldı. 2000’lerin iyimser kayıtsızlığının ardından tekrar 90’lı yılların kasvetinin, belirsizliğinin ve arada kalmışlığın şehrin üstünü kaplamasıyla birlikte sınırlarının gerisine çekilmek zorunda kaldı. Gelgelelim hoyratlık günbegün yerini hınca bırakırken, sığınaklar da birbirinden kopuk adacıklara evriliyor. İstanbul, tehlike ânında kendi içine kapanırken, tıpkı 90’larda olduğu gibi bir kez daha taşralaşıyor. Kahramanın ironisi bu olsa gerek: Bildiği şehri yıkarak şehri var kılacak olan o çünkü.

[1] Konuşmanın tam metni için: Meltem Ahıska (1992), “Metropol ve Korku”, Defter, sayı 19, s. 118-129.
[2] Georg Simmel (2010 [1903]), “Metropolis and Mental Life” The Blackwell City Reader içinde, ed. Gary Bridge and Sophie Watson, s. 103-110.
[3] Çağlar Keyder (1999), “The Setting”, Istanbul: Between the Global and the Local, ed. Çağlar Keyder, Rowman, s. 3-28.
[4] Richard Sennett (2002 [1977]), The Fall of Public Man, Penguin Books, Londra.
[5] Richard Sennett (2010), “The Public Realm” in The Blackwell City Reader, ed. Gary Bridge and Sophie Watson, s. 261-272.
[6] Akıbeti bir başka hararetli kamusal tartışmaya konu olmuş olan, bugün yerinde yeller esen Atatürk Kültür Merkezi.
[7] Aslında Meydan’ın bir kısmı demeli. Çünkü bugün için Meydan’ın kuzey kanadı andığım türden bir denetim altında ıssızlaşırken, güney kanadı ise beklenmedik biçimde Suriyeli göçmenler etrafında örülmüş bir göçmen kamusallığının sahnesine dönüşmüş durumda. Kısacası, Meydan’ın metamorfozu çelişkili sonuçlar türetiyor.
[8] Jacques Rancière (1998), Aux bords du politique, Paris: La fabrique, s. 177. Fransızcadan aktaran Kristin Ross (2002), May ’68 and Its Afterlives, Chicago ve Londra: The University of Chicago Press, s. 22-23.
[9] Jonathan Bordo (2009), “The Homer of Postdamerplatz”, Images 2, s. 96. Aktaran Şükrü Argın (2017), “Çölde Vaha”, Express, sayı 154, Temmuz 2017, s. 51.
[10] Walter Benjamin (1988 [1932]), Berliner Chronik, Frankfurt am Main: Suhrkamp Verlag, s. 30-31. Aktaran Nurdan Gürbilek (2006 [1993]), “Sunuş”, Son Bakışta Aşk: Walter Benjamin’den Seçme Yazılar, ed. Nurdan Gürbilek, İstanbul: Metis, s. 9.

2 Ağustos 2018 Perşembe

Sınıf Oluşum/Bozuşum Sürecinin Özdeşimsel Aşamaları ve Protez Zaman

[1]
Baran Gürsel

Daha evvel, sınıf oluşum/bozuşum sürecine yönelik ruhsal bir yaklaşım modeli önermiştim.[2] Bu modele göre, "işçileştirilme anı" ile "sınıfın, kapitalizmle birlikte kendini de yıkacak kadar olgunlaşması" arasında gerçekleşen sınıf sürecinin dört özdeşimsel aşaması vardır. Aşağıda kısaca tanıtacağım bu aşamalardaki özdeşleşmeleri mümkün kılan, işçilik durumunun evrensel özelliği olan "birincil güvencesizliğin" öznelleşmesi ve bunun sonucunda ruhsal dünyanın -bazı öğelerinin- "birincil çaresizlik" durumuna gerilemesidir. Bu gerileme, işçilerin, “yeni” sınıfsal nesnelerle (işveren, işçiler, sınıfsal kurumlar, sermayenin farklı biçimleri, devlet, vb.) bireysel ve kolektif olarak çeşitli özdeşleşmeler kurmasına ve onları farklı şekillerde içselleştirmelerine zemin hazırlar. Sınıf oluşum/bozuşum sürecinde gerçekleşen özdeşleşmeler, hiyerarşik ve eşitlikçi olmak üzere iki düzeyde kurulur. Aynı zamanda bu özdeşleşmelerin, işçileşme ve işçileşmeye direnme olmak üzere iki hattı vardır. Dolayısıyla sınıf, iki hatta ve iki düzeyde, yani dört kümede sınıf deneyimi ifadelerinin (işçilerin bireysel ve kolektif söz ve eylemleri) üretildiği ve bu kümeler arasında gidiş gelişler içeren özdeşimsel bir süreç olarak düşünülebilir. Bu dört küme şöyledir: 

1. Hiyerarşik özdeşleşme düzeyinde işçileşme: Bu aşamada yer alan sınıf deneyimi ifadeleri, sınıfsal nesnelere (işveren, işçiler, sınıfsal kurumlar, sermayenin farklı biçimleri, devlet, vb.) bir ebeveyn konumuna doğru yapılan yatırımlar ve nesnelerin idealizasyonu üzerine kuruludur.

2. Hiyerarşik özdeşleşme düzeyinde işçileşmeye direnme: Bu aşamadaki ifadeler, sınıfsal nesnelere bir ebeveyn konumuna doğru yapılan yatırımlar ve nesnelerin idealizasyonunun yadsınması üzerine kuruludur.

3. Eşitlikçi özdeşleşme düzeyinde işçileşme: Bu aşamadaki ifadeler, sınıfsal nesnelere kardeşlik düzleminden yapılan yatırımlar ve kardeşliğin olumlanması üzerine kuruludur.  

4. Eşitlikçi özdeşleşme düzeyinde işçileşmeye direnme: Bu aşamadaki ifade, sınıfsal nesnelere kardeşlik düzleminden yapılan yatırımlar ve mevcut kardeşliğin yadsınarak topluma doğru genişletilmesi üzerine kuruludur. 

Sınıf oluşum/bozuşum sürecinin özdeşimsel aşamaları arasındaki gidiş gelişler, aracı unsurlar (meslek, emek süreci, bilinç, örgütlenme, sendika, biyografik öykü, cinsiyet, cinsel yönelim, kültür, ideoloji, vb.) tarafından şekillendirilir. Herhangi bir uzay-zamansal kesitte yer alan bir işçi veya işçi grubu, sadece bir kümeye giren sınıf deneyimi ifadeleri üretmez; aynı zamanda, bireysel ya da kolektif ifadeler tüm özdeşimsel katmanları içinde barındırabilir. Fakat iddiam odur ki, belli bir kesitte ortaya çıkan bireysel ya da kolektif sınıf deneyimi ifadeleri, belli bir kümede yoğunlaşma gösterirler.

Bu kısa özetten sonra, sınıf deneyiminin zamansal ifadelerini bu modele nasıl yerleştirebileceğimize geçebiliriz.

Protez zaman ve sınıf deneyiminin zamansal ifadeleri

Sınıf oluşum sürecinde işçiler tarafından çeşitli biçimlerde yorumalanarak, söz, eylem ve kurumlara dönüştürülen temel malzeme "ortak sömürü deneyimi" ise eğer, bu deneyimin kapitalist üretim ilişkilerinin yeni zamansal özellikleri ile bir bağlantısı olmalıdır. Çünkü, her ne iş yapıyor olursa olsun ya da çalışmayıp çalışmaya hazır durumda bulunsun her işçiyi kesen ortak gerçeklik, yaşamını idame ettirmek için belli bir zaman kesitinin kullanım iradesini başkasına devretme zorunluluğudur. Kapitalizmde iktisadi sömürü, bu zamanın çalınmasına, kullanılmasına ve üleştirilmesine dayanır. Bu zorunluluk sadece nesnel olarak kalmaz, kalamaz; sınıf deneyiminin çekirdeğini oluşturmak üzere öznelleşir, yani içselleştirilir. Bu, şu şekilde gerçekleşir: Kapitalist üretim ilişkilerinin tesiri altına girerek işçileşen kişiler, az önce de anılan birincil güvencesizlik deneyimi dolayısıyla yaşanan ruhsal gerileme sürecinde, ruhsal bir zaman kayması yaşarlar. Bu kaymada, egonun zaman işlevinde bir gerileme, eksilme, yarılma yaşanır. O ana kadar egonun bir parçası olarak gelişen, deneyimi zamansallaştırma işlevi –tamamiyle olmasa da belli parçaları açısından- dönüşüme uğrar. Ruhsal zaman kayması, kapitalizme özgü yeni bir zaman işlevinin, yani farklı bir zaman boyutunun içselleştirilmesine zemin hazırlar. Kapitalizmin, kullanım iradesi sistematik bir biçimde başkasına teslim edilmiş zamanı, yeni bir zamansallaştırma işlevi olarak işçiler tarafından içselleştirilir.

Bu yeni zamana, var olan zamansallaştırma “organında” gerçekleşen bir eksilme ve dönüşüme referansla "protez zaman" diyebiliriz. Protez zaman, hayatta kalmak için kullanımı başkasına devredilen yeni bir zamansallaştırma paradigmasına ve yeni bir zaman deneyimine tekabül eder. Bu, aynı zamanda, sömürü deneyiminin temelini oluşturan, bir işçinin başka bir işçiyi "burasından" tanıyabileceği bir unsur olarak düşünülebilir. Böyle yeni bir zamanı içselleştirmeyen bir işçi olamayacağı gibi, sınıf olma sürecinde işçilerin birbirlerini işçi olarak tanımaları da bu yeni zamanın tanınmasından bağımsız olamaz. İşçilerin, sınıf olma sürecinde içine girdikleri kolektif yorumlama süreçlerinin en temel malzemesi bu yeni zamandır. Tabii bu zaman, farklı durumlarda farklı türden deneyim ifadeleri üretilmesine sebep olabilir. Nasıl ki bir protezin kalitesi, teknik özellikleri, hangi organın yerini aldığı, toplumsal olarak nasıl algılandığı, vb. unsurlar protez kullanan kimsenin ruhsal deneyimini şekillendiriyorsa; protez zamanın kalitesi, teknik özellikleri, hangi organın yerini aldığı, toplumsal olarak nasıl algılandığı, vb. unsurlar da işçiliğe ilişkin deneyimin belirleyicilerindedir. Dolayısıyla ortaya, acıdan yabancılık hissine, kaybın yerinin doldurulamamasından fazlasıyla ikame edilmesine, utançtan yeni bir güç hissine kadar birçok deneyim çıkabilir.

Ben burada, bu deneyimleri üreten, protez zamanın örgütleniş biçimlerinin veya başka aracı unsurların ne olabileceği sorusunun ucunu açık bırakarak; sınıf deneyiminin zamansal ifadelerinin, işçilerin protez zamanla kurdukları ilişki üzerinden okunabileceği fikrine yaslanıp, bu türden ifadeleri sınıf oluşum/bozuşum sürecinin özdeşimsel kümelerine yerleştireceğim. Şu şekilde:

1. Hiyerarşik özdeşleşme düzeyinde işçileşme aşamasında üretilen zamansal ifadeleri Zamanın Genişlemesi başlığı altında toplayabiliriz. Buraya denk düşen ifadeler, protez zamanın idealize edilmesi, aşırı işlevsel kılınması ve öteki zaman biçimlerini kendine benzetmesi ve yutması üzerine kuruludur. Bu tip ifadelerin yansıtabileceği düşüncelerden bazıları şunlardır:
*Zamanın sınırsızlığı ("öğrenme hayat boyu sürer", "her zaman fazla zaman yaratılabilir") [3]
*Zamanın ve birikimin fetişleştirilmesi ("ne kadar çok deneyim kazanılırsa o kadar iyidir", "ne kadar erken başlanırsa o kadar iyidir")
*İş dışı zamanın iş zamanının uzantısı haline gelmesi (boş zamanı iş için enerji biriktirme ya da boşalma zamanı olarak değerlendirme)
*Zaman üzerinde aşırı kontrol sahibi olma (her şey için zaman yaratabilir olma)
*Zamanın tüketici özelliğinden mahrum olma (kuşakları aşan yüce değerlere yapılan göndermeler)

2. Hiyerarşik özdeşleşme düzeyinde işçileşmeye direnme aşamasında üretilen zamansal ifadeleri Zamanın Daralması başlığı altında toplayabiliriz. Buraya denk düşen ifadeler, protez zamanın temel düşman haline gelmesi, kişiyi kendine mahkum etmesi, sıkıştırması, daraltması üzerine kuruludur. Bu tip ifadelerin yansıtabileceği düşüncelerden bazıları şunlardır:
*Zamanın darlığı ve yetersizliği (“zaman hiçbir şeye yetmiyor”, “zaman sıkıştırıyor”)
*Zamanın sınırında olma (her an işi bırakacak gibi olma, her an işin sonu gelebilir diye bekleme)
*Zamanın hapsinde olma (aileyi bile görememe, kader mahkumu olma, çile çekme, molada “son bir sigara” içme)
*Zamana yetişememe (işe geç kalma, artık direnmek için geç olduğundan yakınma)
*Zamanı kontrol edememe (“zaman bize göre akmıyor”, “zamanı durdurmak isterdim”)

3. Eşitlikçi özdeşleşme düzeyinde işçileşme aşamasında üretilen zamansal ifadeleri Tanıma ve Hatıra Oluşumu başlığı etrafında toplayabiliriz. Buraya denk düşen ifadeler, protez zamanın ve işçiliğin tanınması, bunun üzerinden geçmişte ve şimdide ortak hatıralar oluşturulması üzerine kuruludur. Bu tip ifadelerin yansıtabileceği düşüncelerden bazıları şunlardır:
*Zamanı ve işçiliği tanıma (“kim dost kim düşman tanıdık”, “işçisiz kalkınma olmaz”, “vardiyalarımız ortaklaşmalı”)
*Geçmişi hatıraya dönüştürme (“öfke ve sorunlar birikti”, “sözler tutulmadı”, “işveren şöyle şöyle yollar denedi”)
*Güncelden hatıra oluşturma (“bundan sonra kimse aynı olmayacak”, “işçiler mücadeleyi unutmayacak”, “artık meslek hastalığında maaştan kesinti yapılmayacak”)
 Bu ifadeler işçilik durumunun etrafında dolaşırken bu durumu tekrarlayan ifadelerdir. 

4. Eşitlikçi özdeşleşme düzeyinde işçileşmeye direnme aşamasında üretilen zamansal ifadeleri Hafıza Oluşumu ve Zamanın Kırılması başlığı altında toplayabiliriz. Buraya denk düşen ifadeler, protez zamanın yeni bir işlev yaratması (sınıf hafızası); şimdinin, geçmişin hatırasını ve gelecek potansiyelini birlikte taşır hale gelmesi; hatırlamanın geride bırakmaya, geride bırakmanın da ileriye bakmaya işaret etmesi üzerine kuruludur. Bu tip ifadeler metafor olarak düşünebilir ve şu tür düşünceleri yansıtabilir:
*Alternatif tarih ve gelecek yazımı (“kahrolsun bağzı şeyler”, “ölmek var dönmek yok”, “bu daha başlangıç”)
*Hafızanın mekânsallaşması (park, meydan,“her yer taksim her yer direniş”)
*Hafızanın eylemselleşmesi (işgal, grev, kolektif üretim, forum)
*İş dışı zamanın iş zamanını bozması (iş bırakma, grev, parkta meydanda sabahlama)
Bu ifadeler işçilik durumunun bilgisini taşımakla birlikte bu durumun kendisinin aşılmasına yönelik eğilimler de barındırırlar ve katman katman yoruma açılabilecek sembol niteliği taşırlar. 

Sınıf Siyasetinin İşlevine Dair

Sınıf bozuşumu, hafıza işlevinin sakatlanmasıyla birlikte hatıralara takılmaya, hatıraların bozulmasıyla birlikte hatıraların boşluğunda sıkışmaya, sıkışmanın kaldırılamaması ile birlikte protez zamana yapışmaya doğru giden bir süreçtir. Bozuşum; hafızayı ketleyen, unutturan, sıkışmaya katlanma kapasitesini zayıflatan aracı unsurların (güvencesizlik, denetim, şiddet, ikame doyum araçları, hiyerarşik ideolojiler, vb.) etkisinin yoğunluğuna ve aksi yöndeki eğilimleri destekleyen unsurların (yaşam güvencesi, emekten yana adil kurumlar, seçilebilir doyum araçları, eşitlikçi ideolojiler, vb.) göreceli zayıflığına işaret eder. Sınıf oluşumu ise yapışmanın sıkıntıya, sıkıntının hatıralara, hatıraların da yeni bir hafıza organına çevrilmesi sürecidir. Oluşum; sıkıntı veren, sıkıntıdan anlam yaratan, anlamdan düş yaratan unsurların etkisinin yoğunluğuna ve aksi yöndeki eğilimleri destekleyen unsurların göreceli zayıflığına işaret eder. 

Sınıf siyaseti de, sınıfın, kapitalizmle birlikte kendini bile yıkacak kadar olgunlaşmasına katkıda bulunmayı amaçlayan bir unsursa eğer, kapitalizmin zamanından devrimci bir sınıf hafızasına doğru giden yolu inşa etmek onun temel gayelerindendir. O halde bu amaç çerçevesinde sınıf siyasetini (ve kendimizi) mahalli sınırları aşarak tüm işçileri evrensel olarak kesen zaman meselesine daha yakından ve sistematik biçimde bakmaya davet etmek anlamsız olmayacaktır. 

-----
[1] Bu metinde, Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışma Toplantıları Dizisi kapsamında 21 Temmuz'da yaptığım “Süreç Olarak Sınıf: Sınıfı Oluşturan/Bozuşturan Ortak Mekân Olarak Zaman” sunumunda yer alan temel fikirleri, içeriğe daha uygun bir başlık çerçevesinde sunmaya çalışıyorum. 

[2] Bu bölümde özetlenen tezlerin daha detaylı bir anlatımı ve her aşamaya denk düşen sınıf deneyimi ifadesi örnekleri için bkz. https://viraverita.org/yazilar/kapitalist-uretim-iliskilerinde-sinifin-ruhsalligi-kavramsal-ve-yontemsel-oneriler

[3] Parantez içindeki ifadeler ve temalar, farklı sektörlerde çalışan kişilerin güncel söz ve eylemlerinden, alt başlığın olası içeriğine dair bir fikir vermesi amacıyla sadeleştirilerek buraya alınmıştır.   

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Başkanlar, patronlar ve reklamlar: Ali Koç başkan mı değil mi?

Eylem Akçay

Fenerbahçe başkanı Ali Koç, FB TV’de katıldığı “Camiaya Sesleniş” programında sunucuyla şakalaştı. Kendisi Fenerbahçe başkanı sıfatıyla sınırlandırılamayacak bir “Ali Koç” olduğu için, bu şakası karmaşık duygular ve tepkiler yarattı. Olay şöyle gerçekleşti:

Ali Koç: Bir yenilikten daha bahsetmek istiyorum, stadyum turu.
Sunucu: Sayın başkanım, stadyum turuna geçmeden yine kısa bir reklam arası var...
Ali Koç: Buna geçmem gerekiyor, çünkü bu konuyu bitirmemiz lazım.
Sunucu: Peki
Ali Koç: (3 saniye bekliyor, hafif bir gülümsemeyle) Reklam kaçmıyor, bekler biraz. (5 saniye daha bekliyor) Ben başkan değil miyim? (Gülüyor)
Sunucu: Tabii ki. (Gülüyor)
Ali Koç: (2 saniye bekliyor) Şimdi şaka bir yana, kısaca onu da söyleyeyim... (35 saniye kadar stadyum turundan bahsediyor, Fenerium'un henüz lansmanı bile yapılmayan bir etkinliğinin reklamını yapıyor, taraftar ödül olarak yöneticilerle maç seyredecek vs.) Şimdi reklama girebiliriz.
Sunucu: Peki. Sayın başkanımızın izniyle reklam arası veriyoruz...


Ali Koç’un bu kısa, espirili gerginlik anında düşüne düşüne konuştuğunu, sunucununsa cevaplarının hızla ve biraz telaşla verildiğini de not edelim. Gazetelerde ve sosyal medyada çoğunlukla bu şakalaşma beğenildi. Bazıları Ali Koç’un sunucuya fırça attığını ve sonra ortamı şakayla yumuşattığını yazdı. Camiaya Sesleniş başlığı, Özal’ın icraatlarını anlattığı “Ulusa Sesleniş” programlarını andırıyor. Yeni ve sevilen başkan, takımın televizyonundan taraftarlara icraatlarını anlatıyor bir anlamda. Sonuçta başkan, değil mi?

Patronu tanıyor muyuz?
Hikayeye göre kral bir gün bahçesinin ne kadar güzel olduğunu fark eder ve tek başına dolaşmaya karar verir. Bahçede, beklendiği gibi bahçıvanla karşılaşır. Ama adamı tanımaz, kimsin sen, nasıl girdin bahçeme diye sorar korkuyla. Bahçıvan, “kralın bahçesinde” hangi çiçeğin nerede olduğundan kralın soyuna sopuna, neyi sevip neyden kaçındıklarına kadar kral hakkında her şeyi bildiğini söyler. Kral on yıllardır “bahçesinde” çalışan bahçıvanı tanımaz, ama bahçıvan kralı kraldan bile iyi tanır. Şimdi biz de Ali Koç’u kendisinden iyi tanıdığımızı iddia edeceğiz. Ali Koç’un o sıra ne hissettiğini, ne düşündüğünü, onu neyin kızdırıp neyin gülümsettiğini biliyoruz. Çünkü işçiler hem işçiyi hem patronu iyi bilmek zorundadır. Patronların böyle bir zorunluluğu ve becerisi yoktur. Dahası, işçileri ve işçilerin gözünde nasıl göründüklerini bilselerdi işçileri yönetemezlerdi. Bu yüzden tüm bir kişisel gelişim, liderlik, işçi yönetimi yazını derin analizler yerine görünen davranışların takibi ve olasılık hesapları üzerine kurulmuştur.  Bir patron bir işçiyi yönetip yönetmediğini ancak işçinin uyumlu davranışlarından anlayabilir. Onun “gerçekte” ne düşündüğünü, ne istediğini, arkasından iş çevirip çevirmediğini bilemez. Sistemin işleyebilmesi, yani işçinin yönetilebilmesi sadece işçinin patronun “gerçek” talep ve arzularının farkında olması ve onlara cevap vermesiyle mümkündür. Patronu ve kendini iyice bilemeyen bir işçi de, kendisine verilen her emri, “gerçekte” ne istendiğini anlamadan harfi harfine uygulamaya çalıştığı için sistemi krize sokan Aslan Asker Şvayk gibi olur. Sistem tıkır tıkır işliyor, biz Şvayk değiliz, demek ki Ali Koç’u gayet biliyoruz.

Ali Koç’u nasıl biliyoruz? Birlikte çalışan, bir yerde karşılaşan insanlar onun (diğerleri gibi?) kibirli, burnu büyük olmadığını, saygılı davrandığını söylerler. Fenerbahçe seçiminde gönüllere taht kurdu, iyi bir referans bu. Bir defasında da kapitalizmin ortadan kalkması gerektiğini söylemişti, yani tartışan, okuyan, eşitsizliği dert edinen, bunun kaynaklarının toplumsal yapıda ve kapitalizmde olduğunu söyleyebilen sıradışı bir patron. Şöyle konuşmuştu G20 zirvesi öncesinde: “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Ben en azından eşitsizliğin minimum seviyeye indirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçek sorun kapitalizmdir. ... Küreselleşmenin insan tarafı yok” Yani bahçıvanını tanımayan kralın aksine işçinin ne yaşadığının farkında olan bir patron görüntüsü çiziyor. Acaba aykırı patron Ali Koç, işçiyi, onun “gerçekte” ne istediğini biliyor ve önemsiyor mu? Peki, böyle bir patron, yönetebilir mi?

Ali Koç, Otomatik Patron
FB TV’deki resme geri dönelim. Ali Koç, sunucuya ilk anda “konuşacağım” dediğinde, kimilerine göre sözünü reklamla kesen sunucuyu fırçaladığında, patrondu. Karşısında bir çalışanı vardı sanki. Belki de “sesleniş”in ciddiyetini fark edememiş ve Ali Koç’un programa gelmesini reklamdan gelecek gelir için değerlendirmeye çalışan bir işçi. Patronun “gerçekte” ne istediğini anlayamayan, kulağına gelen reklam emrini harfiyen uygulayan bir Şvayk belki. Elbette reklam sunucunun değil, işletmenin ve o an işletme adına kulağına fısıldayan görevlilerin talebi, bu yüzden aslında “patronun”/işletmenin ne istediğini biliyor. Ama kendisi “başkan” (lider?) olmadığı ve karşısında bir başkan olduğunun farkında olmadığı için Ali Koç’un sözünün bitmesini bekleme inisiyatifini kullanamıyor. Patronları arasındaki ve patron ile işletmenin ekonomik ihtiyaçları arasındaki hiyerarşiyi doğru kuramıyor. Tabii karşısındaki “gerçek” patrondan fırçayı yiyor.

Okuyucuya ilk anda provokatif ve beylik gelecek şu ifade: Ali Koç’un bu fırçası, yapısal bir şiddet gösterisidir. Patronun işçiye uyguladığı şiddet. Ahmet Çakar ve Hıncal Uluç gibi spor programı adamlarının arasındaki yer yer küfürleşmeye yaklaşan saldırganlık gösterileri için aynı şey geçerli değil. Bir futbol programında horozlar gibi birbiriyle didişen yorumcular birbirlerinin eşitidirler. Kimin kimi yendiğinden bağımsız olarak sergiledikleri şiddet yapısal bir nitelik taşımaz -mesela biri diğerine küsebilir ama onu işten çıkarma yetkisine sahip değildir. Ama patron Ali Koç ve sunucu birbirinin eşiti değildir. O patronun sunucuyu işten çıkarabilecek olması değil burada mesele, muhtemelen Ali Koç bunu yapamaz veya yapmazdı. Patronun patron olması, işçinin işçi olması yeterli. Ali Koç kendi yaratmadığı toplumsal eşitsizliğin ona bahşettiği gücünü kullanıyor, şiddet uygulayarak sunucuya “peki” dedirtiyor, bunu refleks olarak yapıyor. Nitekim, Ali Koç otomatik olarak, sınıfsal konumundan dolayı ortaya çıkan bu şiddetin ve bunun dışarıdan kibir gibi göründüğünün farkına bir iki saniye içinde varıyor. Ali Koç kibir sergiledi, ama sınıfsal bir kibir bu. Eşitsizliğin kaynağı kapitalizm, insan yok burada. Ali Koç kendi şiddetinin faili bile olamıyor. Bu kibirli ama çaresiz görüntünün silinmesi gerekiyor. Bu Ali Koç için gerekli, kendisiyle kurduğu ilişki için gerekli. Bir iki saniye sonra bununla başa çıkmak için “reklam bekleyebilir biraz” diyor. Ama tam bir çözüm olmuyor.

Patron mu döver, başkan mı?
Daha ileri gitmeden burada biraz resmi donduralım. Ali Koç reklam bekleyebilir diyerek ilk önce meseleyi işçi-sunucuyla patron-alikoç arasında bir mesele olmaktan çıkarmayı deniyor. Reklam dışsal bir mesele, sunucu dışsal bir zorlamayla sohbeti bölmeye çalıştı. Ali Koç bunun farkında, sunucu kendi kendine karar vermiyor, işletmenin kararlarını ve ekonomik zorunluluklarını yansıtıyor sadece. Ama Ali Koç ikisi aynı yere çıkan iki çelişkiyle karşı karşıya kalıyor. İlkin, sunucuyla aralarındaki eşitsiz ilişkinin oyunun dışına çıkarılması için reklama başvuruyor, ama böylece sunucuyu Ali Koç’un yönetmediğini, Ali Koç’tan daha güçlü bir şeyin (bir büyü gibi) yönettiğini kabul etmiş oluyor. Yani hikayedeki kralın aksine işçiyi ve onun ne yaşadığını görmesi, işçiyi yönetebilmesinin önüne geçiyor. Ama eğer sunucuyu Ali Koç veya seslenişin ciddiyeti yönetmiyorsa kim yönetiyor? Ali Koç her ne kadar aksini söylese de aslında reklam bekleyemez. Ekonomi, kapitalizm, eşitsizliği gören ve işçisini yönetmekten bir süreliğine vazgeçebilen bir patronun boşalttığı yeri hemen dolduruyor. Ekonomi, reklam, reklama girme zorunluluğu, sadece işletmeyi ve  sunucuyu değil, Ali Koç’u da yönetiyor. Patron, patronluğunu yaşayamıyor. O kadar ki, reklam bekleyebilir diyen Ali Koç, aslında etkili bir Fenerium reklamı yapmak üzereyken sözü kesildi, “stadyum turu” reklamı, reklam kuşağından sonraya kalarak bağlamını kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakıldı diye sinirlenmişti: Reklam bekleyemez.

Resmi oynattığımızda, ekonomik zorunlulukların işçisi kadar kendisini de rehin aldığı gerçeğiyle yüzleşen Ali Koç’un bu noktada biraz daha uzun beklediğini görüyoruz, düşünüyor. Ardından o cümle geliyor: “Ben başkan değil miyim”. Ali Koç, apaçık olan bir şeyi söylüyor: Elbette başkandır. Ama bunu söyleyerek reddediyor, o diğer başkanlar gibi kontrol delisi değil, ne yaptığının, nasıl göründüğünün farkında, bununla ve kendisiyle dalga geçebilir. Bu onu daha güçlü bir lider yapar hatta, kişisel gelişim söylemleri böyle şeylerle dolu. Ama belki de tam tersine bu cümleyi böyle bir ironi değil, bir arzunun dışavurumu olarak görebiliriz. Ali Koç, reklamın gücü karşısında “başkan” olmak istiyor. İşletmeyi ve sunucuyu -ve bizzat kendisini- yöneten reklamı yönetmek istiyor. Başkan böyle bir şeydir: Ekonominin onu yönetmesine izin vermez, o ekonomiyi yönetir. “Olması gereken” faizleri artırmaktır denir, ama o buna engel olur. Hatta ekonominin başına tümüyle bizzat yönetebileceği imajını garanti eden birini getirir. İhaleleri tanıdıklarına verir, serbest rekabeti falan önemsemez. Böylece ekonomiden üstün olduğunu gösterir aslında. Uluslararası ekonomik ilişkilere “olması gerekenin” aksine çelikten alınan gümrük vergisini artırarak yön verir, tepkilere aldırmaz. Modern kafesi karizmasıyla kıracakmış gibidir. Başkan böyledir, her ne kadar bir noktada bazı şeylere zorlanması mümkün olsa da zorunluluğu oyun dışına çıkarma, hatta olağanüstü hal ilan ederek keyfiyeti hükümdar kılma imkanı bu görüntünün korunmasına bağlıdır. Neyse ki Çin vardır, neyse ki dış güçler ve hainler vardır her zaman. Ali Koç’un reklam bekleyebilir’inin aksine, bir başkan meseleyi kişiselleştirir, bizzat yönetir.

Uygulamalı Psikoekonomi Bilimi
Kapitalist kurallar apaçık olsa da başkan olarak onlara direnebileceğini göstermek için sunucuya sen zorunluluklarını boşver, benim sözümü dinle, diyor aslında Ali Koç. Ekonominin altında ezilen biri için bu çekici bir çağrı olabilir: Ekonomiye tek başına kafa tutamayan ve onun yıkıcılığını tıpkı bir doğa olayı gibi yaşayan biri, fırtınaya tutulan birine göre daha fazla çaresizlik hissedecektir. Alışverişe yani insan ilişkilerine bağlı olan ekonominin doğa gibi kutlu görülmesi de pek mümkün değil. Uyum gösterdiğim takdirde şiddetini bana değil ekonomik ekolojiye yönlendireceği vaadinde bulunan bir başkana inanmayı tercih edebilirim. Ali Koç başkan bir yandan da kendisinin başkan değil patron olduğunu açığa vuran kibirli sınıfsal görüntüsüyle baş etmeye çalışıyor. Bu hamlenin başarılı olması için “şaka bir yana” diyerek ironik vurguyu artırıyor. Artık sunucuyu az çok tavlamışken “stadyum turu” reklamını gönül rahatlığıyla yapabilir. Ama uzatılan reklam konuşması bittiğinde yine bir pozisyon almak gerekecek.

Ali Koç, konuşmasının sonunda hiç tereddüt etmeden maruz kaldığı durumu tercihi haline getiriyor. İşçiyi gören, kapitalizme karşı insan olmayı seçen bir patron ya da takımımız kazansın diye sözünün reklamla kesilmesine ses çıkarmayan bir fenerbahçe gönüllüsü pozisyonunu koruması beklenemezdi. Bunun yerine reklama/ekonomiye kafa tutarak öncelikleri yönetebilecek bir başkan olmayı; ekonomiye yenilmeden patron olamayan ve patron olmadan da işçiyi yönetemeyecek çelişkili bir pozisyonu denedi. Apaçık zorunluluklardan sonra yine bir tercih yapmalıydı.

Nihayet yöneten-ekonomi ve yöneten-başkan seçeneklerinin ikisini birden uygulamaya karar veriyor. Kibirli patron olmaya yeniliyor çünkü işçinin yönetilebilir olmasını seçiyor. Onu yönetebilmek için ekonomik öncelikleri sıralama vaadinde bulunabilir veya faizin, enflasyonun, merkez bankasının nasıl olacağı konusunda emirler verebilir. Bu yüzden sunucu-işçisine reklam talimatını veriyor, zaten sunucu da patron-başkanın izniyle reklama gittiklerini söyleyerek vurguyu artırıyor. Artık iki eşit kişi değiller. Gülüştük, şakalaştık, ama artık patronun kim olduğunun belli olması gerekiyor. Reklam/ekonomi beklemez, evet. Ama reklamın gecikmeden gelmesi için patronun güvence olması, ipleri eline alması, reklamları ve sunucu/işçileri sıraya dizebilmesi gerekir.

Bütün bu hikaye bize ne gösteriyor derseniz, ekonomi ve psikoloji aynı yerdeler işte, üst üsteler, çakışıyorlar, onu görüyoruz, derim. Ali Koç, toplamda 35 saniyelik bir süre içinde aynı anda bir birey olmakla sınıfsal bir pozisyonu doldurmanın, insan olmakla patron olmanın nasıl çeliştiğini ve nasıl mümkün olduğunu anladı, pratiğini yaptı, bize de gösterdi. İzin verilseydi Ali Koç aşk acısı veya varoluş çelişkileriyle uğraşmayı tercih edebilirdi. Ama şimdi patron olarak ekonomi karşısındaki güçsüzlüğüyle, patronluktan kaynaklanan yönetme kibrinin yönetilme acizliği karşısındaki çelişkisiyle uğraşmak zorunda. Aşk ve kapitalizm karşıtlığı belki hâlâ onun bu zorunluluktan kaçarak sığınacağı adacıklar olabilir, ama Fenerbahçe bu adacıklardan değil. Fenerium sağolsun, Fenerbahçe ekonomik zorunlulukları yönetme zorunluluğuna tahvil edebilir. İnsanın sürekli içinde bulunduğu, bir an dinse de geri geleceğini hep bildiği ruhsal fırtınanın içinde Fenerium ve FB TV’nin temsil ettiği sıradan kapitalist tahakküm ilişkilerinin bir insan, bir patron ve bir başkandan müteşekkil oyuncularca icra edildiği bir temsile şahit olduk. Bu bir temsildir: Bir gösteridir, “show business” deyin isterseniz. Ama temsil de eder: Patronun/ekonominin karar yetkisinin ve belirleme gücünün temsilcisidir. Ruhumuzla piyasanın ortak sahnesinde sergilenen, sadece kulisinde değil içinde de birçok kararlar alınıp uygulamaya konan bir tiyatro gösterisi.

Gördüğünüz gibi patronu gayet iyi tanıyoruz. Peki sunucuyu tanıyanınız var mı? Daha doğrusu, aranızda sunucuyu biraz olsun tanımayan var mı?