27 Aralık 2016 Salı

Antiotoriter Mücadele Sınıf Mücadelesine Tercüme Edilebilir mi?

( Bu yazı 23.12.2016'da baslangicdergi.org'da yayımlanmıştır. Kaynağa bu bağlantıdan ulaşılabilir: http://baslangicdergi.org/antiotoriter-mucadele-sinif-mucadelesine-tercume-edilebilir-mi-baran-gursel/ )

“Anamız amele sınıfı” ise “anadilimizin” “sınıf dili” olduğunu düşünebiliriz. Sınıf dilinin ne olduğuna dair yaklaşımımız kuramsal bakış açımıza göre değişecektir, ama şimdilik bu çeşitlenmeyi es geçip -ve yazarın da Siyasal Marksizm ekolüne yakınlığını akılda bulundurup- bu dile genel bir isimle “sınıf yaklaşımı” diyelim. Bir anadilin de insanların ve insan topluluklarının özneleşme süreçlerinin önemli bir kurucu unsuru olduğunu akılda bulunduralım.

Ben burada, antiotoriter mücadelenin nasıl yürütülebileceğine sıklıkla kafa yorulan bir dönemde, antiotoriter yaklaşımla sosyalist mücadelenin kurucu bir unsuru olan sınıf yaklaşımı arasında bir bağ kurmaya çalışacağım. Bunun için de, iki mücadelenin yaklaşımları arasında bir “tercüme” işleminin nasıl mümkün olabileceğini tartışacağım. Öte yandan bu tercüme işleminin -her tercüme işlemi için geçerli olduğu gibi- asla tam ol(a)mayacak olmasını da kısıtlayıcı değil, hareketi olanaklı kılan bir özellik olarak yorumlayıp, tercümenin bıraktığı “kalıntıları” nasıl ele alabileceğimize değineceğim. Ve metni, sunacağım mantıktan yola çıkarak, sosyalist öznelerin sahip olmasını önemli bulduğum “tercümanlık” işlevlerinden söz ederek tamamlayacağım.

Antiotoriter yaklaşımın sınıf yaklaşımına tercümesi

Antiotoriter düşünceleri sınıf kuramına tercüme etmeye girişmek, bu düşüncelerin (ve pratiğin) sınıf dilinde bütünüyle kapsanabileceğini varsaymayı gerektirmiyor. Böyle bir aynılaştırma, yani indirgeme, ancak farklılıkların aynılıklar içinde eritilmesi, böylece ayrı varoluşların yadsınması ve tercümenin önkoşulu olan farklı dillerin varlığının yadsınması ile mümkündür. Bu nedenle benim varsayımım böyle bir indirgeme ya da “tam çeviri”nin yapılabileceği değil; “özerk alanlar”ın varlığı da olmadığı gibi. Tercümeyi mümkün kılan bir yanda, en az iki dilin varlığının tanınması; diğer yanda da, bağlama işlemi için iki dil arasında köprüler kurmaya imkân veren bazı ortak referans noktalarının tespit edilebilirliği varsayımıdır. Benim de burada temellendirme işine girmeden önkabul olarak aldığım bu iki düşünce, tabii ki bir hedef dilin (ve çevirme niyetinin) varlığında oluşur ve bir sürecin parçası haline gelirler.

Yukarıda değindiğim gibi ben bu metinde -sosyalist niyetlerle belirlenen- hedef dili, sınıf mücadelesinin anadili olan sınıf yaklaşımı olarak alıyorum. Bana göre bu yaklaşım kabaca tarihte sınıf oluşumu ve ilişkilerinin rolüne, özgün bir tarihsel oluşum olan kapitalizmin merkezi çelişkilerine, hareket tarzına ve onu bertaraf etmek için gerekli olan sınıf mücadelesine işaret ediyor. Bu anlamda bu dilin -en azından- kapitalizm var olduğu sürece onu bertaraf etme mücadelesinde olanların kullanacağı bir dil olduğu düşünülebilir. Bununla birlikte bana göre, sınıf dilini başka dillerle ilişkilendirmeye çalışmak ve bunu hedef olarak korurken diğer yandan çeşitlenmeler arasında gezinmek yerine, bir dili bir ötekine indirgeme veya bir dili bir ötekinden bağımsızlaştırma çabaları, doğrudan Marksist bir sınıf kuramından değil -burada yer veremeyeceğimiz- başka tür mantıksal etkilenmelerden türüyor.

Tercümenin “tam” olmamasına nasıl yaklaşabileceğimize bir sonraki maddede değineceğim. Burada ise iki dil arasındaki dönüşebilirlik potansiyeline odaklanarak, tercümenin nasıl mümkün olabileceğine odaklanalım.

Gündemimize aldığımız iki yaklaşım arasındaki geçiş köprülerini kurmamıza yarayacak kavramları seçebilmek için antiotoriter yaklaşımın temel tezlerini tanımlamaya çalışalım: Devletin/siyasal iktidarın zor kullanması, acı vermesi, bu ihtimalleri gündemde tutması, insanların kendi yaşamını, var olma, ilişki kurma, kendini ifade etme biçimlerini yeniden üretmelerini belirgin ölçüde etkiler ve engeller. Bu durumun yarattığı baskıyı hisseden kişilerin yaratma ve yaşamdan keyif alma ihtimalleri ciddi ölçüde kısıtlanır, kaygı, korku, güvensizlik ve acı deneyimleri çoğalır. Bu şartlar altında yaşam, gelecek, doğa ve ötekilerle kurulan ilişkiler, dolayısıyla kişinin kendiyle ilişkisi de fakirleşir; bu ilişkiler belirli yönlerine indirgenerek yaşanır. İnsanlar böyle yaşamayı hak etmez ve böyle yaşamama ihtimalleri vardır. İnsanlar üzerindeki bu baskıyı azaltmak için gerekli olan dayanışmadır. 

Bu tezler arasında tanımlayıcı olduğuna inandığım üç kavramı (devlet/siyasal iktidar, kısıtlanma ve dayanışma) iki dil arasında bağ kurmak üzere seçecek ve bu bağlara işaret edeceğim:

Devlet/siyasal iktidar: Antiotoriter mücadelenin karşısına konumlandığı baskıcı devletin, sınıf kuramında da önemsizleştirilemeyecek bir yere sahip olduğunu düşünebiliriz. Kapitalizmin varoluşu tarihsel bir üçgen üzerine kuruludur: işçi-kapitalist-devlet. Kapitalizme özgü olan “iktisadi”-siyasal ayrışması ve siyasalın mülkiyet ilişkilerini tanımlama ve düzenleme rolü ancak böyle bir üçgende içerilebilir. Bir anlamda devlet, diyalektik ilişkinin tanımlayıcı bağlamını, üçüncüsünü oluşturur. Bu devletin davranış biçimi ve bileşimi önemsiz değildir ama her halükarda devlet, “iktisadi” ile siyasal ayrışmasına dayandığı için iktisadi alanda gerçekleşen sömürü ile ilişkisi kopuktur. Sömürü ilişkisine dokunulması, siyasal iktidar aracılığıyla yapılabilecek bir şey değil, bu ayrışmayı ortadan kaldıracak bir dönüşüm ile mümkündür. Bu bağlamda, kapitalizmde siyasal iktidar kaçınılmaz bir şekilde yabancılaşmış bir iktidardır ve sınıf mücadelesi bu iktidarın yerine farklı bir “iktidar”, “yasa” ve “sözleşme” koymayı hedefler.

Bu açıdan düşündüğümüzde, devlet/siyasal iktidar kavramı antiotoriter mücadeleyi sınıf mücadelesine tercüme etmemize olanak veren kavramlardan biridir. Sınıf mücadelesi bu kavramı kullanır, kendi yaklaşımında bir yere yerleştirir ve aynı zamanda kendi dilinin zengin olanaklarını bu kavrama açar. Bu durum aşağıdaki diğer iki kavram için de geçerlidir.

Kısıtlanma: Antiotoriter mücadelenin, insanların kısıtlanmasına dair tezleri de, sınıf kuramının tezleri ile ilişkilendirilebilir. Emeğin emek gücüne dönüşmesini ve meta olarak soyutlanması esasında bir kısıtlama edimidir. Piyasa zorunlulukları mülksüzleşmeyi, mülksüzleşme çalışma ihtiyacını, çalışma ihtiyacı da emeğini satma zorunluluğunu getirir ve bu süreç, kişinin hayatına yayılmış, potansiyel yaratıcı gücü olan emeğini başkasının ve piyasanın otoriter sınırlandırmasına teslim etmesi sürecidir. Buradaki gizli otoriterlik, kişinin yaratıcı potansiyelini, ilişkilerini, hayallerini, duygularını sürekli kutulamaya çalışırken, bu kutulama işlemine karşı da emeğin bir aşma tavrı gelişir. Kapitalizmin gizli otoriterliğine karşı sınıf kuramının gizli bir antiotoriterliği olduğu düşünülebilir.

Dayanışma: Baskının ortadan kaldırılması için dayanışma içine girme vurgusu, sınıf yaklaşımının sınıf oluşumu vurgusunu hatırlatmaktadır. Sınıf, belli sınıfsal konumların ötesinde, ortak deneyim ve çıkarların yaşanması, fark edilmesi, kurulması ile tanımlanan bir oluşum, hareket sürecidir. Bu bağlamda sınıf yaklaşımı, içerisinde insanların bazı ortaklıklarla kurdukları ilişkiyi içerir. Bu ortaklıklarla kurulan farklı ilişkiler, farklı hareket tarzları doğurabilir ama sömürü koşulların ortadan kaldırılması ancak ortaklıklar üzerinden bir dayanışma geliştirilmesi ile mümkündür. Antiotoriter kuramın baskı karşısında gerekli olan dayanışma tezinin bir paralelini bu noktada bulabiliriz. Buna ek olarak, sınıf kuramı antiotoriter dayanışmayı bir yönde zenginleştirir; otoriter rejimlerin üzerine yaslandığı keskin ayrışmaların aşılması için de nesnel temelli bir ortaklık zemini tanımlar.

Bu üç kavram üzerinden yakaladığımız geçişlerin, sınıf mücadelesinin antiotoriter mantığını gösterdiğini de söyleyebiliriz. Bir mantık, bir diğerinin içinde ifade bulmakta, ona tercüme olmaktadır.

Tercümenin kalıntıları

Tercüme ifadesinden anlaşılması gereken, iki dilin birbirine dönüşebilirliği üzerine kurulu bir çaba ile bu çabanın “kalıntıları” arasındaki geçişin sürekli biçimde dokunmasıdır. Elbette bu süreç, metnin ortaya çıkabilmesi için bazı noktalarda durdurulur ve metin yetersizlikleri ile yeterli kabul edilir ama her halükarda bu iki taraftan birinin olmadığını düşündüğümüzde, bu dokuma işleminin temeli çöker. Dönüşebilirlik; ilgili metni, bizim gündemimizde bir yaklaşımı yeni bir dilin imkanlarına (ve insanlarına) açarken, kalıntılar da değerlendirilmek, süzülmek ve gerektiğinde yeni ilişkilere sebep olmak üzere varlıklarını korurlar.

Burada, antiotoriter kuramın, sınıf kuramının dışına taşan yönlerinden söz edeceğim. Ama bunu az önce seçtiğimiz üç geçiş kavramı üzerinden ve sadece belli bir kısım kalıntıdan söz ederek yapacağım. Kalıntıların sadece bir kısmından bahsedebiliyor olmamızın en önemli sebebi, bu kalıntılarla ilişkimizi düzenlemek için başka dillere/yaklaşımlara da ihtiyaç duymamız ve bu yaklaşımların, bu kalıntıları nasıl bir süzgeçten geçireceğimizi belirlemesi. Bu nedenle, tercümenin eksik doğasını örneklemek için sadece aklıma gelen ve işe yarar bulduğum bazı örnekleri sıralamakla yetineceğim.

Devlet/siyasal iktidar: Bir önceki maddede aslında sınıf kuramının kapitalist devleti kavramsallaştırma biçimi üzerinden, iki mücadelenin de onu dönüştürme arzusuna değindik. Bunu, diğer kavramlar için de yaptığımız gibi, yaklaşımların mantıkları arasında benzerlikler kurmak, antiotoriter mantıkla sınıf mantığı arasında bir çakışma yakalayarak temellendirdik. Yola çıktığımız dilin hedef dile çevirisi sırasında, aslında ilk dilin referans noktalarından da belli ölçüde farklılaşmış olduk. Yani yola çıkılan dilde bir “şeyler” çevrilmeden kaldı. İktidarın topluma yabancılaşmış olması meselesini düşündüğümüzde, sınıf diliyle ifade edilmemiş olarak kalan meseleler, örneğin devlet otoritesinin farklı biçimleri, araçları, çatışmalı düzenlenmeleri, değişim ihtimalleri gibi konula oluyor. Bu durumlar ve bunların insanlarla ile teması, sınıf ilişkileri ile birlikte düşünülebilecek ama bilgi üretmek için sınıf kuramından başka kuramlara ihtiyaç duyduğumuz konulardır.

Kısıtlanma: Kısıtlanma meselesinin, sınıf yaklaşımında da bulunabileceğini iddia etmekle kısıtlanmanın tüm biçimlerinin sınıfsal olduğunu savunmak aynı şey değildir. Bu bağlamda antiotoriter bir kısıtlanma düşüncesi, kapitalizmin insan emeğini ve dolayısıyla hayatını yeniden üretme biçimlerini belli kısıtlar altında tutma eğiliminin ötesinde deneyim ve durumlara gönderme yapabilir. Antiotoriter düşünce iktidar biçimlerinin insan hayatında nasıl işlediğine, devlet baskısının insan hayatını şekillendirmedeki rolüne, toplumsal ilişkilerin hiyerarşik kuruluşuna ve farklı kesimlerin baskı altında kalma biçimine dikkat çekmek için sınıf yaklaşımının ötesinde yaklaşımlara ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacı, sınıf yaklaşımının anadil olmakla birlikte tek dil olmayabileceği düşüncesiyle birlikte düşünürken, elbette diğer yandan da, iktidar biçimlerinin de sınıfsal özneler üzerinde (ve bizim ilgileneceğimiz üzere, sınıfsal öznelerin sınıf deneyimini şekillendirir biçimde) uygulandığı gerçeğini es geçemeyiz.

Dayanışma: Tercümenin mümkün olduğunu, sınıf dayanışması kavramına gönderme yaparak temellendirirken, aslında dikkat çekmemiz gereken bir gerilim var. Bu, antiotoriter dayanışma ile sınıfsal dayanışma arasındaki gerilimdir. Gerilimi yaratan bir gerçek, antiotoriter dayanışmanın farklı sınıfları kapsama olasılığıyken, başka bir gerçek ise otoriter yönetimin genellikle işçi sınıfını da bölerek ve bir kısmının desteğini de alarak varlığını sürdürmesidir. Bu noktada dayanışma, sınıfsal dayanışmaya çevrildiğinde, geriye enerji yükü fazla olan bir artık kalır. Bana göre bu artığın önemli bir kısmı dayanışma kavramının anlamı üzerine düşünülerek değerlendirilebilir. Keza antiotoriter bir yaklaşımın da içeremeyip -ki yukarıdaki örnekler için de bundan farklı ölçülerde bahsedebilirdik- kalıntı ürettiği bir konu gibi gözükmektedir bu. Bu gibi durumlarda, başka yaklaşım/kuram/dillerle etkileşim elzem hale gelmektedir. Dayanışma kavramının, gerçek bir iletişim dilinde ifade bulmasının yolunu açacak olan da bu çok etkileşimli tercüme çabası/mücadelesidir.

Burada ufak bir kısmından söz ettiğim bu çeviri atıklarını gömmeyi seçmemiz durumunda onlardan kurtulmanın pek mümkün olmadığını, bu durumda bunların hayaletlerinin peşimizi bırakmadığını da düşünüyorum. Bu atıklarla ilişkimizi sürekli tartışmamız, tartmamız ve yeniden tanımlamamız gerekiyor.

Tercüman aktör olarak sosyalist özneler

Buraya kadar, sınıf yaklaşımını anadilimiz olarak alarak, antiotoriter yaklaşımla, sınıf yaklaşımı arasındaki bir tercümenin nasıl mümkün olabileceğine dair bazı fikirler sundum. Bu bağ kurma meselesini oldukça önemsediğim gibi, bağ kurulamayan noktaların tespit edilmesi meselesini de bu sürecin içinde gördüğümü, kalıntı metaforu üzerinden aktarmaya çalıştım. Bu tip bir bağ kurma sürecinde, sosyalist mücadele yürütenlerin de tercüman özneler olacaklarını düşünebiliriz.
Aslında, sosyalist aktörlerin her durumda bir tercüme süreci içinde olduğunu düşünebiliriz. Bana göre bu tercüme sürecinin ise, yukarıda sunduğum mantığın dışında yürütüldüğü zamanlar az rastlanır değil. Ben kendi gözlemlerimden yola çıkarak, tercüman sosyalist aktörlerin özelliklerini korumasını önemli bulduğumdan söz ederek metni tamamlayayım.

Sosyalist öznelerin, anadil olarak düşünebileceğimiz (tartışılamaz olmayan ve soyut idealler üzerine kurulmayan) bir kuramsal çerçeveyi temel alması, bunu yaparken farklı dillerin etkileşimi, dillerin birbirine geçebilmesi-geçememesi, dillerin yeterliliği-yetersizliği gibi konular üzerine düşünmesi ve dilin eleştirilebilir olduğu bilgisini taşıması bana önemli geliyor. Yaklaşımlar arasındaki etkileşimin, ana yaklaşımı bozacak bir risk unsuru olarak değil, teori ile pratik, bilgi ile deneyim arasındaki etkileşimi sağlayacak bir girişim olduğunu düşünmek de anlamlı olur. Yaklaşımın, gerçeklikle buluşması ve soyut ilkeler ile kimliklere hapsolmadan kurucu bir çerçeve olarak varlığını sürdürebilmesi için bu etkileşim yaşamsal önemde. Buna ek olarak sosyalist öznelerin, bu etkileşimlerin yaratacağı gerilim ve huzursuzluğu üzerinden hızlıca atacak yollara başvurmaktansa bunları taşıyabilme kapasitelerini canlı tutmaya çalışmaları gerektiğini de düşünebiliriz. Neticede -metaforu sürdürürsek- arzulanır bir tercümanlığın, belli bir arzu ile bir dili hedeflemeyi, başka dillere meraklı olmayı, diller arasında gidip gelmenin gerilimini taşımayı, her zaman geride kalacak anlamlar olacağını bilip bunlarla ilişkiyi düzenlemeye çalışmayı ve sürecin (hep gelişen) “son” halinin tasarımını da akılda bulundurarak süreci yürütmeyi içereceğini düşünebiliriz.

Sosyalist ortamlarımıza bu özellikleri katmayı ve antiotoriter yaklaşım ile sınıf yaklaşım arasındaki bağı kurma meselesine kuramsal olarak daha çok yoğunlaşmayı ben önemsiyorum. Kuşkusuz, otoriter baskı ve şiddet ortamı bunları epey zorlaştırıyor. Bu konuda da üzerine düşünmemiz gereken çok konu var ve sanıyorum bunlardan bir tanesi de kendi sınıf ve baskı deneyimlerimiz ve kırılganlığımızı işlemenin yollarını yaratıp, kendimizi de sınıfın “dayanışmasının” içine dahil edip, hayatımıza temas eden, gerçek destek/dayanışma etkinliğini çoğaltmanın yollarını bulmak.

Baran

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder