Eleştirel Sosyalist Düşünce Blogu (elestirelsosyalistdusunce@blogspot.com.tr) nisan ayında açılmış bir sayfadır. Sayfa; dogmatik, yapısalcı ve post-Marksist yaklaşımlara mesafe alan ve işçi sınıfının, solun ve dünyanın çeşitli gündemlerine dair sosyalist, eleştirel ve sistematik tartışmalar yürütmeyi, sorular sormayı hedefleyen/önemseyen yazılar içermek üzere kurulmuştur. Bu tip yaklaşımları buluşturan ve henüz sosyalist hareket içerisinde geniş bir yere sahip olmayan, hâlihazırda mevcut alanları da genişletmeyi arzulayan bir girişimdir. Bu bağlamda, nisan ayında yazılmış iki giriş yazısını kendine yakın hisseden kişilerin yazılarına, eleştiri ve önerilerine açıktır. Sayfanın, kurumsal aidiyetleri veya ait olmayışları ile ilgili olası yazarlardan bir beklentisi yoktur; sayfa kendi içinde polemiklere de açıktır. Olası yazarlardan giriş yazıları bağlamında, başlangıç noktaları ve yöntemsel bir çerçevede buluşma beklenmektedir.
İrtibata geçmek isteyenler için iletişim adresi şu şekildedir: elestirelsosyalistdusunce@gmail.com
Sayfaya bugüne kadar koyulmuş yazılar şöyledir:
* Sayfaya Dair: Yola Çıkış Noktası (Nisan)
* Giriş Niyetine Bazı Düşünceler (Nisan)
* 1 Mayıs Tartışmaları ve Sembollerin İşlevi Üzerine (Mayıs)
* Türkiye’de Gerilim Deneyimi, Gerileme ve Bazı Potansiyeller (Mayıs)
* Kiralık İşçilik, Sınıfın Kayıpları ve Yaratıcılığın Örgütlenmesi (Haziran)
* “Darbe Girişimi” Üzerine Düşünürken Kullanılan Yönteme Dair (Temmuz)
* “Sokağa Çıkanlar”ın Sınıfsal ve Kültürel Öfkesi Üzerine (Temmuz)
* Darbe Girişimi Sonrasında Söz ve Politika Üretimi: Sıkışma ve İmkânlar (Ağustos)
23 Ağustos 2016 Salı
11 Ağustos 2016 Perşembe
Darbe Girişimi Sonrasında Söz ve Politika Üretimi: Sıkışma ve İmkânlar
Siyasal iktidara sahip öznenin ve devletin kurumlarının bir kriz içerisinde olduğu, ciddi gerilimler taşıyan ve yenilerini doğurması muhtemel yeniden yapılandırmaların planlandığı bu süreçte sosyalist hareketin kendine, durumun özgünlüğü üzerine kurulu bir alan açmak yerine bir “sıkışma” yaşadığını düşünüyorum. Bana göre yaşanan sıkışma söz ve politika üretiminde savunmacı/korumacı bir hareket tarzının varlığına işaret ediyor. Buna karşın, hem durumun özgünlüğünü okuyabilecek hem de onu tarihselleştirebilecek bir hareket tarzının yeni sorular ve politika imkânları yaratabileceğine inanıyorum.
Görebildiğim kadarıyla ve biraz genelleştirirsem sosyalist hareket darbe girişimi sonrası süreçte -sivil dikta rejimine karşı olma vurgusunu koruduğunda bile- demokrasi paradigmasına sıkıştı. Gerek doğrudan “darbe karşısında demokrasi”, gerek “gerçek demokrasinin bizimle geleceği” söylemleri, gerekse merkeze demokrasi cephesinde buluşmayı alan yaklaşımların ortak olarak böyle bir paradigma içerisinde kaldığını düşünüyorum.
Bu, söz konusu yaklaşımlar arasında, benim de ona göre konum alabileceğim ayrımlar yapmadığım, bu vurguları yapmanın her zaman bir sıkışma yaşandığı anlamına geleceği veya demokratik kurum ve haklar için ortak mücadele etmenin gereksiz olduğunu düşündüğüm anlamına gelmiyor. Ayrımların varlığına ve ayrımlar üzerinden “daha doğru” teorik /politik duruşlar geliştirilebileceğine inanmakla birlikte, bu yaklaşımları ortak olarak kesen ve ayrımların önemini geri planda bırakan bir ortak eğilim olduğunu düşünüyorum. İstisnaları olmakla birlikte -ki tabii ki istisnalar kaideyi bozacak- acil politik ajitasyon yönteminin hâkim bir biçimde kullanıldığı ve soyut ilkesel ideallerin egemen olduğu sözler, hem kendisine hem de ötekilere temas ettiği noktalarda demokrasi paradigmasının aşılmasını değil, kendi içinde bir sıkışmayı yaratıyor.
Sıkışmaya paralel olarak, analizi derinleştirmek için yapılan, meseleyi tarihselleştirmek ve sosyolojikleştirmek değil; çoğunlukla güç odaklarının birbiriyle ilişkisinin incelenmesi ve (ileriye ve geriye yönelik, doğru ya da yanlış) senaryo üretimi oluyor. Politika yapmak, ilke beyan etme ile bunun ayna yansıması olan “yine aynı şeyi söylüyoruz” (“zaten söylemiştik” ve “tek yol mücadele” türünden ifadeler buraya dâhil) noktalarına indirilmiş bir biçimde içine kapanıyor. Bana göre ne demokrasi tartışması, ne güç odaklarının mücadelesinin analizi, ne de ilke beyanları kendi başına faydasız veya gereksiz. Bununla birlikte analiz, söylem ve politika üretirken bu noktalara sistematik bir şekilde geri dönülmesi belli bir hareket tarzına ediyor. Bu -elbette ki dışsal baskı ve şiddet ile doğrudan alakalı olan ve yeni darbelerle “sağlamlaşan”- “ideal olan”lara atıfla düşünme temeline oturan, kendini kendi içinde düzenleme ve korumaya yönelik, içe doğru bir hareket tarzı.
Metinde bu tarza dair bazı eleştiriler sunacağım. “Dışarıdaki” baskı ve şiddet, bunların etkisi kesinlikle yadsınamaz. Ama en azından bu metinde eleştirilerim, dolaşımdaki metinlerin belli alanları hâlihazırda dolduruyor olması, “içeri”nin kendini devrimci bir şekilde düzenlemesinin önemine olan inanç ve iktidar sahibinin hiçbir zaman asıl güç sahibi olmadığı gerçeğinden yola çıkarak yazarını da kapsayan bir şekilde “içeri”ye yönelmektedir.
Sıkışmaya Yönelik Hareket
Sosyalist hareketin sıkışmasını anlatan hareket tarzını şöyle düşünebiliriz: Söz konusu özne gerek entegrasyon ve ilişkisellik konusundaki eksiklikleri nedeniyle, gerek bu eksikliklerle yeni bir “darbe” ile karşılaşması dolayısıyla, bir çekirdeğin/özün etrafında dönen ve onun etrafını ören bir hareket etme biçimini takip eder. Burada bir koru(n)ma arzusu vardır ve arzunun nesnesi bu çekirdektir, özdür. Başka bir açıdan, bu çekirdek bir çekim gücü taşır ve aksi yönde eğilimlerin gücü belli nedenlerle azaldığında çekim gücü baskın gelir. Burada yaşanan sadece tanımı gereği değil, aynı zamanda -bilinçli olarak niyetlenmese de- amacı gereği de bir sıkış(tır)madır. Bir anlamda, sıkı bir şekilde tutma ve tutunmadır. Elimizdeki örnekte, “saldırı altındaki demokrasi” formülünden yola çıkarak demokrasiye sıkı bir şekilde tutunulmaktadır. Burada bastırılan hareket ise açılma, türeme ve çoğullaşmadır. Eski, varsayılan gücü koruma arzusu yeni imkânları silikleştirir. Yeni yolların ihtimali de bir dengesizlik, belirsizlik unsuru olarak algılanır. Eski stratejiler ile yeni stratejileri birbirinden ayırt etmek zorlaşır.
İlkelerin ve belli konumların yıkıcı olaylarla karşılaşılınca korunması bir noktada, öznenin varlığının korunması açısından anlamlı olabilir. Bununla birlikte; birincisi, yıkıcı olaylara verilen tepkilerin birbiriyle benzeşmesi; ikincisi, olaylar gücünü yitirdiğinde de varlığı koruma tepkilerinin sürdürülmesi, kronik bir hareket tarzının benimsendiği anlamına geliyor olabilir. En azından farklı tepkilerin tahayyül edilemeyişi kronikleşmiş gibi gözükmektedir.
Bir olayın yıkıcılığını, sürekli bir “savaş”ta olup olmadığımızı belirlemek, güvenlikçi ideolojilerin kaynak aldığı nesnel durumları nasıl kavrayacağımızı düşünmek kolay olmayabilir. Dahası farklı bir anlayış geliştirmesini istediğimiz öznelerin doğrudan bir saldırı altında olduğu gerçeğini asla yok sayamayız. Yine de yıkıcı olayların varlığı, onlara verilen tepkilerin doğrudan benzeşmesini, bir tepkinin zorunlu olarak tekrarlanmasını gerektirmez. Verilen tepkilerin ve geliştirilen alışkanlıkların da acilci ve korumacı olmasını da. Verilen tepkilerin bu şekilde gelişmesi -egemen ideolojilerin ve türlü tarihsel olayın etkisiyle- sosyalist hareketin “hazırlıksız” ve “güçsüz” bir bünye haline gelmiş olmasının sonucu olabilir. Alternatif hareket tarzları geliştirmenin zor veya kolay olduğuna dair bir şey demiyorum ama olay ile tepki arasında bir zorunluluk ilişkisi olmaması dikkatimizi bazı olasılıklara çeker. Burada da bu olasılıklardan bahsediyorum.
Alternatif bir hareket tarzı da bazı (tarihsel) çekirdeklerin, “öz”lerin taşıyıcısı, türeticisi ve üreticisidir ama hareket, bu “öz”den yeni imkânlara ve çelişmelere doğru açılarak devam eder. Belli bir zihinsel hazırlığın ve fikirsel örgütlenmenin sonucunun, belli kavramları kullanmakla birlikte onlara tutunmak olmadığını düşünebiliriz. Özgün bir olay, bir “saldırı”, meydana geldiğinde buna verilen cevaplarda bazı kavramlara tutunmak ya da onlara tutturulmuş bir paradigmanın içinde kalmak yerine, kavramların tarihselliğini barındıran ve yeni sorulara açılan bir hareket tarzı, korunmacı bir eğilimin karşıtıdır. Ve kurucu bir harekettir. İlk bakışta görünenin aksine, (kolektif olarak sosyalist biçimde) örgütlü bir zihnin ürününün, bu yönde olması ihtimali, “ideal olan”ı koruma noktasında kalmasından daha olasıdır.[1]
Bu, ideal yoksunluğu, ilkesizlik veya dağılma demek değildir. İki hareket tarzında da “öz”e, çekirdeğe bağlılık vardır. Ama birincisinde çekirdekle kurulan ilişki “bağımlılığa”, diğerinde ise kavramsal olarak indirgenemez bir “(t)üre(t)meye” benzetilebilir ve kendisini yadsıyabilmeyi de içerir. Birincisini tut(un)maya benzettiysek, ikincisini kavramaya benzetebiliriz. Böylece alternatif hareket tarzının hem bütünsellik vurgusunu hem de anlam çerçevesine oturtma anlamını gündeme almış oluruz. Tarihsel “öz”ler (diyelim ilkeler, diyelim demokrasi) yayılmanın, genişlemenin ve yenilenmenin başlangıç noktası olarak kullanılırken aslında çerçevelere dönüşür, böylece tarihselleşirler. Esasında onları evrensel, kalıcı ve gerçek yapan tarih üstü soyutlamalar değil, onların çerçeve olarak pratiğe girişidir. Bu, ilkeler için aynı zamanda bir sözelleşme, yani söze, politikaya, eyleme dönüşme sürecidir.
İlke ve Söz Üretimi
Demokrasi paradigması içerisinde -bazen gizli de olsa- demokrasi savunusu, koruması ve idealleştirmesine sıkışmış bir sosyalist politika, toplumdaki egemen söylemle paralel olarak, ideal bir öze gönderme yapar. Bu teze itiraz olarak, öne sürdüğüm tezin egemen söylemin rüzgârıyla gelişen bir algı olduğu ve aslında hâkim sol söylemin demokrasi vurgusunun burjuva varsayımlar üzerine temellenmiyor olduğu söylenebilir. Ben buna şüpheyle yaklaşıyor olsam ve Türkiye’nin hâkim sol geleneklerinde de ilerlemeci bir “demokrasi aşaması” kavrayışının önemli bir yeri olduğunu düşünsem de; böyle olsa bile demokrasi vurgusu -uzun metinler içinde bile- soyut politik bir slogan düzeyinde kalıyor ve ilgili metinlerde kavramın tarihselleştirilmesinden sistematik olarak kaçınılıyor. Metin yazarlarının niyeti bu olmayabilir ama bu kadar ihtiyaç duyulan bir durumda -esas vurgunun demokrasi olduğu bu durumda- tarihselleştirmeden kaçınan tarz, aslında korumacı bir tarzdır ve onun egemen söylemin gücünden kurtulması beklenemez. Hatta onunla o denli bir uyum içinde, ilgili olguyu (demokrasiyi) toplumsal gerçekliğin ve politikanın dışına atabilir.
Temel iddiam şu ki, ilke beyanına dayanan ve açık ya da örtük bir şekilde demokrasi idealleştirmesi içeren hareket tarzı, liberal demokrasi dışındaki demokrasi anlayışlarını doğrudan görünmez hale getiriyor, kavramı tekleştiriyor ve hatta insanlığa faydalı olabileceği kadar olma fırsatını liberal demokrasiye bile vermiyor. Bu sistematik söylem içerisinde “demokrasi” her fırsatta korunması gereken bir öze dönüşüyor ve söz ve politika da onun etrafında dönüp durmaya başlıyor. Bu dönüp durma, materyalist, “halk”a temas edecek, “halk”ın çelişkilerini kapsayacak, “halk”ın sözüne ve dönüştürme gücüne tercüman olacak bir politikayı/eylemi de imkân dışına fırlatır.
Aksi yönde alternatif bir hareket, liberal demokrasinin kazanımlarının aslında hiç de iddia edildiği gibi “liberal” öznelerin kazandırdığı şeyler olmadığını, yabancılaşmış bir iktidara dayanmayan ve yaşam üzerinde gerçekten söz sahibi olmak anlamına gelen demokrasiyi konu edebilir. Ve aynı zamanda liberal demokrasinin gerçekten ne şekilde “zorlanabileceğini” de. Çünkü birinci hareket tarzı daha kısa ve “öz” ifadelerle acil politik ajitasyonları hedefler ve aksi yönde hareket etmenin dağıtıcı olduğunu varsayarken; alternatif hareket tarzı, varsayılan bir özü korumaktansa onu yeni olasılıklara açma, insanlarla tanıştırma, insanlara taşıma ve tarihselleştirme dinamiği ile şekillenirdi.[2]
Korumacı hareket tarzını aynı zamanda “ilke” ve “söz/politika” arasında eşitleyici bir ilişki kurulması olarak da düşünebiliriz. Bana kalırsa bir ideal ilkenin her zaman ve her yerde aynı şekilde ifade edilmesi ve her yere aynı şekilde taşınması bir üretim faaliyetinin zıddına denk düşer, dolayısıyla burada bir “söz üretimi”nden söz etmek zorlaşır. Belli sabitliklerin yeniden ve yeniden üretilmesi olsa olsa “kapitalist meta üretimi” ile benzeşir. Sosyalist üretimin hem toplumsal ihtiyaçlara yönelik olma hem de arzunun/yaşamın olasılıklı oluşuna denk düşme özelliklerine sahip olduğu düşünülürse, sosyalist bir söz üretiminin de bu özellikleri kapsaması gerektiği söylenebilir. Doğası gereği birçok çelişkiyi içinde barındıran böyle bir üretimin çelişkisiz teklikler yanılsamasını sürdürmesi beklenemez. Ama burada çelişkilerin kapsanmasını içermeye yönelen bir bütünsellik ve tutarlılıktan vazgeçildiği de iddia edilmez. Aksine, ideal kavramları egemen kılan politik ajitasyonun ideal, yani gerçeklik dışı netliğine karşı; dokunduğu, birey ile toplumun, araç ile amacın, eylem ile sözün, pratik ile teorinin buluşturulmasına yönelik bir bütünselleştirme, tutarlılaştırma çabasıdır söz konusu olan.[3]
Liberal Demokrasinin ya da İdeal Geleceğin Ötesi/Berisi
Alternatif bir hareket tarzıyla kavramları tarihselleştirme ve böylece yeni sorular ve olasılıklara açılmanın, sosyalist hareketin toplumsallaşması ile de bir ilişkisinin olacağını düşünüyorum. 1980 darbesi ve neoliberal politikalarla kendini koruma, içe dönme, kimlikleşme, ilke siyasetine dönüşme eğilimleri güçlenen, darbeye kadarki belirleyici özellikleri tırpanlanan sosyalist hareketin[4] yeni bir darbeler döneminde kendini yeni sorulara açması “ne darbe ne dikta” söylemine gerçek ve onu aşan olumlu içeriğini verecek, devrimci düşünme ve politika imkânlarını arttırabilir.
Bu metinde kavramları tarihselleştirme vurgusu vesilesiyle öne çıkardığım ve sosyalist hareketin toplumsallaşması için önerdiğim birincil şey “liberal demokrasinin kullanılması” olmamakla ve sosyalizmin özgünlüğünü tanıyor olmakla birlikte, “liberal demokrasinin demokrasisi” üzerine düşünmenin liberal entelektüellere bırakılamayacak, önemli bir iş olduğunu düşünüyorum. Alternatif bir hareket tarzı liberal demokrasiyi sadece eleştirmenin önünü açmaz, aynı zamanda onu da tarihselleştirdiği için onu “kullanmanın” da önünü açar. Bir anlamda güncel olanı sosyalist politika alanına girmeye zorlar. Bir yandan sosyalist bir dünyanın kurulmasını hedeflerken, diğer yandan da sosyalist demokrasinin güncel kanallarını aramak ve açmak için böyle bir mantığa ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Ne kastettiğimi açayım. (1) Liberal demokrasi gerçek bir halk egemenliği anlamına gelmez ve kapitalizm ekonomik ile siyasi arasında ayrışma yarattığı için biçimsel bir demokrasi olarak kalması da zorunludur. (2) Bununla birlikte başka bir tarihsel gerçeklik de şudur ki, kapitalist toplumlardaki demokratik kazanımların büyük çoğunluğu sınıf hareketinin ve toplumsal mücadelelerin ürünüdür. Liberal demokrasiye dair birinci önerme bize böyle bir demokrasinin gerçek bir demokrasi olmayacağını, ikincisi ise sınıf hareketinin ve toplumsal mücadelelerin demokratik kazanımlar yaratabileceğini ve bunun öznelerinin kim olduğunu söyler. Bana göre birincisinden yola çıkarak, ikincisini doğrudan yadsımak, gerçeğin eksik bir ele alınışıdır ve genel olarak bir sosyalist kimlik (ideal ilke) savunusuyla güdülenir. Bu metinde ele aldığımız, çelişkilere ve belirsizliklere tahammül edemeyen bir tarz böyle bir yaklaşım barındırabilir. Öte yandan ikinci önermeden yola çıkıp birincisi yadsımak ise yine gerçekliğin kısmi bir ele alınışıdır ve bu yaklaşım ne kapitalizmin ne sosyalizmin özgünlüğünü tanır, ne de kapitalizmin yok oluşuna yönelik gerçekçi bir stratejiye sahip olur. Aslında bu da tarihsiz bir teori olması ve tarih dışı demokrasi tasavvuru nedeniyle, ideal olana tutunan bir yaklaşımdır.
Eğer bunlardan yola çıkarak Türkiye’deki sosyalist öznelerin demokratik mücadeleyle ilişki kurmadığını söylersem, ampirik olarak da ikna edici bir tez öne sürmüş olmam. Sosyalist hareket gözle görünür biçimde haklar mücadelesinin çeşitli alanlarında, “demokratik kitle örgütlerinde” yer almaktadır. Kuşkusuz bu anlamlıdır. Bununla birlikte, tezim o ki, özneler genellikle yukarıda değindiğim iki yadsıyıcı konumdan birinde yer alırlar. Birinci önermeye sahip çıkıp ikincisini yadsıyanlar, aslında demokratik kazanımlara inanmaz değildirler ama araç ile amaç, teori ile pratik, şimdi ile gelecek/devrim, vb. gibi bölme işlemleri yaparlar. Pratik ve güncel olan bu bağlamda teoriden ve sosyalizmden ayrışır.[5] Diğer yandan ikinci önermeye sahip çıkıp birincisini yadsıyanlar, aslında sosyalizmi arzulamaz olmayabilirler ama kapitalist olmayan piyasa ile kapitalist piyasa, ekonomik sömürü ile diğer baskı biçimleri, liberal demokrasi ile sosyalist demokrasi, vb. gibi konularda gereken ayrıştırmayı yapmazlar. Böylece tarih kendi içerisinde ileri doğru bir süreklilik olarak anlaşılır, kapitalizmin kendine has özellikleri görünmez olur.
Bu iki konumun ortak özelliğinin sosyalist bir düşünme biçimiyle, sosyalist güncelliği aynı anda kavrama (bunların çelişmesi ayrı bir konu) noktasında durmamalarıdır. Ve aynı zamanda benim görüşüm o ki, bu kısmi tutunma demokrasi paradigması içerisinde kalmanın sebeplerindendir. Görünen de odur ki, demokrasi paradigması içine böyle bir sıkışma liberal demokrasi içinde yaşamaya, devletin yeniden yapılandırılmasına, öznelerin sosyolojikleştirilmesine dair yaratıcı sorular üretemeye de engel olmaktadır. Metinde ele aldığım alternatif bir hareket tarzı “güncel sorunlara sosyalist çözümler” veya “politik sorulara ideal yanıtlar” üretemez belki ama düşüncelerin ve kişilerin birbiriyle karşılaşma imkânlarını artırabilir, tutarlılığımızı arttırabilir, hoşa gitmeyen sorularla biraz baş başa kalmamızın önünü açabilir. Bu karşılaşma, baş başa kalma ve çelişkili gerçeklikle yüzleşme, sosyalist politika üretiminin ön koşulu olabilir.
Bazı Sorular
Metni tamamlarken, çeşitli yerlerde de konuşulan ama özel olarak sosyalist hareketin, sosyalistlerin üzerine düşünmesini önemli bulduğum bazı zor soruları sıralamak isterim:
- Kapitalist bir devlete dair sosyalist bir perspektifle öneriler yapılabilir mi? Devlet yeniden yapılandırılırken sosyalist bir perspektifle, kamu gücünün kullanımına, devlet içindeki işbölümüne, “savunma ve güvenlik” aygıtlarının işleyişine dair sosyalistler öneri getirebilir mi, nasıl öneriler getirebilir? Öneriler hangi alanlara dair yapılabilir? Eğer alanlar kısıtlıysa bu kısıtlılığı belirleyen, öneriler herhangi bir açıdan kısıtlıysa bu kısıtlılığı belirleyen ve kapitalist devlete ait olan özellikler nelerdir? Yapılan öneriler hangi noktada “kapitalist” hangi noktada “sosyalist” özellik kazanır, bunu belirleyen nedir?
-Darbe girişimi sürecindeki “taraf”lardan “halk çocukları” nasıl sosyolojik ve psikolojik süreçlerle bazı fikirlere, liderlere, gruplara örgütlenirler? Bu kişiler ne tür ideallere yatırım yaparlar, nasıl bir arzu dinamiğine sahiptirler? Sosyalistler açısından, halkın bir “taraf”ı kimlikleştirme derecesi, dolayısıyla onunla temas kurma olanakları ve kişilerin alternatif düşünceler doğrultusunda dönüşme ihtimalleri neye göre, nasıl belirlenir? Sosyalist bir toplumun, kişilerin idealleri ve arzuları ile kurduğu ilişki, onları gruplaştırma biçimi nedir?
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Örgütlenmenin tarzları ayrıca tartışılmalıdır, çünkü farklı zihinsel/politik örgütlenme biçimleri vardır.
[2] Belki de tanı(ş/t/ştır)ma eyleminin kendisinin içerdiği mücadele, böyle zalim zamanlarda bir savaş olarak algılanıyordur ve bu nedenle korunmaya yönelik eğilimlerimizi besliyordur. Bu tabii önemli başka bir tartışma.
[3] Tabii ki ilkelerin ve ideal durumların ifade edilmemesi gerektiğinden söz etmiyorum burada. Her şeyin bir bildiriye yazılabileceğini veya bazı durumlarda hızlı bir iletişim tarzının kullanılmasının gerekmeyeceğini de iddia etmiyorum. Daha çok, durumu, sosyalist bir öznenin ya da öznelerin söz ve politikasının bütününde ilke beyanının ve ideal olana referansların tuttuğu yer, bunların soru sorma ve dinlemenin önüne ne kadar geçtiği üzerinden değerlendirebiliriz. Ve tabii bunun, tartışma yerine kimlik savunusunun geçmesi gibi yansımaları üzerinden de.
[4] Tekrarlamalıyım. Bahsettiğim türden yaklaşımların hiç var olmadığını elbette söylemiyorum. Var olanların da desteklenmesini önemli buluyorum. Burada, hâkim olduğunu düşündüğüm yaklaşımların özelliklerinden söz ediyorum.
[5] Aşamalı bir sürekliliğe dayanan devrim modelleri ile böyle ayrıştırıcı bir bakış açısının aynı öznede nasıl aynı anda var olabildiğine dair bir tartışma ilginç olabilir.
Görebildiğim kadarıyla ve biraz genelleştirirsem sosyalist hareket darbe girişimi sonrası süreçte -sivil dikta rejimine karşı olma vurgusunu koruduğunda bile- demokrasi paradigmasına sıkıştı. Gerek doğrudan “darbe karşısında demokrasi”, gerek “gerçek demokrasinin bizimle geleceği” söylemleri, gerekse merkeze demokrasi cephesinde buluşmayı alan yaklaşımların ortak olarak böyle bir paradigma içerisinde kaldığını düşünüyorum.
Bu, söz konusu yaklaşımlar arasında, benim de ona göre konum alabileceğim ayrımlar yapmadığım, bu vurguları yapmanın her zaman bir sıkışma yaşandığı anlamına geleceği veya demokratik kurum ve haklar için ortak mücadele etmenin gereksiz olduğunu düşündüğüm anlamına gelmiyor. Ayrımların varlığına ve ayrımlar üzerinden “daha doğru” teorik /politik duruşlar geliştirilebileceğine inanmakla birlikte, bu yaklaşımları ortak olarak kesen ve ayrımların önemini geri planda bırakan bir ortak eğilim olduğunu düşünüyorum. İstisnaları olmakla birlikte -ki tabii ki istisnalar kaideyi bozacak- acil politik ajitasyon yönteminin hâkim bir biçimde kullanıldığı ve soyut ilkesel ideallerin egemen olduğu sözler, hem kendisine hem de ötekilere temas ettiği noktalarda demokrasi paradigmasının aşılmasını değil, kendi içinde bir sıkışmayı yaratıyor.
Sıkışmaya paralel olarak, analizi derinleştirmek için yapılan, meseleyi tarihselleştirmek ve sosyolojikleştirmek değil; çoğunlukla güç odaklarının birbiriyle ilişkisinin incelenmesi ve (ileriye ve geriye yönelik, doğru ya da yanlış) senaryo üretimi oluyor. Politika yapmak, ilke beyan etme ile bunun ayna yansıması olan “yine aynı şeyi söylüyoruz” (“zaten söylemiştik” ve “tek yol mücadele” türünden ifadeler buraya dâhil) noktalarına indirilmiş bir biçimde içine kapanıyor. Bana göre ne demokrasi tartışması, ne güç odaklarının mücadelesinin analizi, ne de ilke beyanları kendi başına faydasız veya gereksiz. Bununla birlikte analiz, söylem ve politika üretirken bu noktalara sistematik bir şekilde geri dönülmesi belli bir hareket tarzına ediyor. Bu -elbette ki dışsal baskı ve şiddet ile doğrudan alakalı olan ve yeni darbelerle “sağlamlaşan”- “ideal olan”lara atıfla düşünme temeline oturan, kendini kendi içinde düzenleme ve korumaya yönelik, içe doğru bir hareket tarzı.
Metinde bu tarza dair bazı eleştiriler sunacağım. “Dışarıdaki” baskı ve şiddet, bunların etkisi kesinlikle yadsınamaz. Ama en azından bu metinde eleştirilerim, dolaşımdaki metinlerin belli alanları hâlihazırda dolduruyor olması, “içeri”nin kendini devrimci bir şekilde düzenlemesinin önemine olan inanç ve iktidar sahibinin hiçbir zaman asıl güç sahibi olmadığı gerçeğinden yola çıkarak yazarını da kapsayan bir şekilde “içeri”ye yönelmektedir.
Sıkışmaya Yönelik Hareket
Sosyalist hareketin sıkışmasını anlatan hareket tarzını şöyle düşünebiliriz: Söz konusu özne gerek entegrasyon ve ilişkisellik konusundaki eksiklikleri nedeniyle, gerek bu eksikliklerle yeni bir “darbe” ile karşılaşması dolayısıyla, bir çekirdeğin/özün etrafında dönen ve onun etrafını ören bir hareket etme biçimini takip eder. Burada bir koru(n)ma arzusu vardır ve arzunun nesnesi bu çekirdektir, özdür. Başka bir açıdan, bu çekirdek bir çekim gücü taşır ve aksi yönde eğilimlerin gücü belli nedenlerle azaldığında çekim gücü baskın gelir. Burada yaşanan sadece tanımı gereği değil, aynı zamanda -bilinçli olarak niyetlenmese de- amacı gereği de bir sıkış(tır)madır. Bir anlamda, sıkı bir şekilde tutma ve tutunmadır. Elimizdeki örnekte, “saldırı altındaki demokrasi” formülünden yola çıkarak demokrasiye sıkı bir şekilde tutunulmaktadır. Burada bastırılan hareket ise açılma, türeme ve çoğullaşmadır. Eski, varsayılan gücü koruma arzusu yeni imkânları silikleştirir. Yeni yolların ihtimali de bir dengesizlik, belirsizlik unsuru olarak algılanır. Eski stratejiler ile yeni stratejileri birbirinden ayırt etmek zorlaşır.
İlkelerin ve belli konumların yıkıcı olaylarla karşılaşılınca korunması bir noktada, öznenin varlığının korunması açısından anlamlı olabilir. Bununla birlikte; birincisi, yıkıcı olaylara verilen tepkilerin birbiriyle benzeşmesi; ikincisi, olaylar gücünü yitirdiğinde de varlığı koruma tepkilerinin sürdürülmesi, kronik bir hareket tarzının benimsendiği anlamına geliyor olabilir. En azından farklı tepkilerin tahayyül edilemeyişi kronikleşmiş gibi gözükmektedir.
Bir olayın yıkıcılığını, sürekli bir “savaş”ta olup olmadığımızı belirlemek, güvenlikçi ideolojilerin kaynak aldığı nesnel durumları nasıl kavrayacağımızı düşünmek kolay olmayabilir. Dahası farklı bir anlayış geliştirmesini istediğimiz öznelerin doğrudan bir saldırı altında olduğu gerçeğini asla yok sayamayız. Yine de yıkıcı olayların varlığı, onlara verilen tepkilerin doğrudan benzeşmesini, bir tepkinin zorunlu olarak tekrarlanmasını gerektirmez. Verilen tepkilerin ve geliştirilen alışkanlıkların da acilci ve korumacı olmasını da. Verilen tepkilerin bu şekilde gelişmesi -egemen ideolojilerin ve türlü tarihsel olayın etkisiyle- sosyalist hareketin “hazırlıksız” ve “güçsüz” bir bünye haline gelmiş olmasının sonucu olabilir. Alternatif hareket tarzları geliştirmenin zor veya kolay olduğuna dair bir şey demiyorum ama olay ile tepki arasında bir zorunluluk ilişkisi olmaması dikkatimizi bazı olasılıklara çeker. Burada da bu olasılıklardan bahsediyorum.
Alternatif bir hareket tarzı da bazı (tarihsel) çekirdeklerin, “öz”lerin taşıyıcısı, türeticisi ve üreticisidir ama hareket, bu “öz”den yeni imkânlara ve çelişmelere doğru açılarak devam eder. Belli bir zihinsel hazırlığın ve fikirsel örgütlenmenin sonucunun, belli kavramları kullanmakla birlikte onlara tutunmak olmadığını düşünebiliriz. Özgün bir olay, bir “saldırı”, meydana geldiğinde buna verilen cevaplarda bazı kavramlara tutunmak ya da onlara tutturulmuş bir paradigmanın içinde kalmak yerine, kavramların tarihselliğini barındıran ve yeni sorulara açılan bir hareket tarzı, korunmacı bir eğilimin karşıtıdır. Ve kurucu bir harekettir. İlk bakışta görünenin aksine, (kolektif olarak sosyalist biçimde) örgütlü bir zihnin ürününün, bu yönde olması ihtimali, “ideal olan”ı koruma noktasında kalmasından daha olasıdır.[1]
Bu, ideal yoksunluğu, ilkesizlik veya dağılma demek değildir. İki hareket tarzında da “öz”e, çekirdeğe bağlılık vardır. Ama birincisinde çekirdekle kurulan ilişki “bağımlılığa”, diğerinde ise kavramsal olarak indirgenemez bir “(t)üre(t)meye” benzetilebilir ve kendisini yadsıyabilmeyi de içerir. Birincisini tut(un)maya benzettiysek, ikincisini kavramaya benzetebiliriz. Böylece alternatif hareket tarzının hem bütünsellik vurgusunu hem de anlam çerçevesine oturtma anlamını gündeme almış oluruz. Tarihsel “öz”ler (diyelim ilkeler, diyelim demokrasi) yayılmanın, genişlemenin ve yenilenmenin başlangıç noktası olarak kullanılırken aslında çerçevelere dönüşür, böylece tarihselleşirler. Esasında onları evrensel, kalıcı ve gerçek yapan tarih üstü soyutlamalar değil, onların çerçeve olarak pratiğe girişidir. Bu, ilkeler için aynı zamanda bir sözelleşme, yani söze, politikaya, eyleme dönüşme sürecidir.
İlke ve Söz Üretimi
Demokrasi paradigması içerisinde -bazen gizli de olsa- demokrasi savunusu, koruması ve idealleştirmesine sıkışmış bir sosyalist politika, toplumdaki egemen söylemle paralel olarak, ideal bir öze gönderme yapar. Bu teze itiraz olarak, öne sürdüğüm tezin egemen söylemin rüzgârıyla gelişen bir algı olduğu ve aslında hâkim sol söylemin demokrasi vurgusunun burjuva varsayımlar üzerine temellenmiyor olduğu söylenebilir. Ben buna şüpheyle yaklaşıyor olsam ve Türkiye’nin hâkim sol geleneklerinde de ilerlemeci bir “demokrasi aşaması” kavrayışının önemli bir yeri olduğunu düşünsem de; böyle olsa bile demokrasi vurgusu -uzun metinler içinde bile- soyut politik bir slogan düzeyinde kalıyor ve ilgili metinlerde kavramın tarihselleştirilmesinden sistematik olarak kaçınılıyor. Metin yazarlarının niyeti bu olmayabilir ama bu kadar ihtiyaç duyulan bir durumda -esas vurgunun demokrasi olduğu bu durumda- tarihselleştirmeden kaçınan tarz, aslında korumacı bir tarzdır ve onun egemen söylemin gücünden kurtulması beklenemez. Hatta onunla o denli bir uyum içinde, ilgili olguyu (demokrasiyi) toplumsal gerçekliğin ve politikanın dışına atabilir.
Temel iddiam şu ki, ilke beyanına dayanan ve açık ya da örtük bir şekilde demokrasi idealleştirmesi içeren hareket tarzı, liberal demokrasi dışındaki demokrasi anlayışlarını doğrudan görünmez hale getiriyor, kavramı tekleştiriyor ve hatta insanlığa faydalı olabileceği kadar olma fırsatını liberal demokrasiye bile vermiyor. Bu sistematik söylem içerisinde “demokrasi” her fırsatta korunması gereken bir öze dönüşüyor ve söz ve politika da onun etrafında dönüp durmaya başlıyor. Bu dönüp durma, materyalist, “halk”a temas edecek, “halk”ın çelişkilerini kapsayacak, “halk”ın sözüne ve dönüştürme gücüne tercüman olacak bir politikayı/eylemi de imkân dışına fırlatır.
Aksi yönde alternatif bir hareket, liberal demokrasinin kazanımlarının aslında hiç de iddia edildiği gibi “liberal” öznelerin kazandırdığı şeyler olmadığını, yabancılaşmış bir iktidara dayanmayan ve yaşam üzerinde gerçekten söz sahibi olmak anlamına gelen demokrasiyi konu edebilir. Ve aynı zamanda liberal demokrasinin gerçekten ne şekilde “zorlanabileceğini” de. Çünkü birinci hareket tarzı daha kısa ve “öz” ifadelerle acil politik ajitasyonları hedefler ve aksi yönde hareket etmenin dağıtıcı olduğunu varsayarken; alternatif hareket tarzı, varsayılan bir özü korumaktansa onu yeni olasılıklara açma, insanlarla tanıştırma, insanlara taşıma ve tarihselleştirme dinamiği ile şekillenirdi.[2]
Korumacı hareket tarzını aynı zamanda “ilke” ve “söz/politika” arasında eşitleyici bir ilişki kurulması olarak da düşünebiliriz. Bana kalırsa bir ideal ilkenin her zaman ve her yerde aynı şekilde ifade edilmesi ve her yere aynı şekilde taşınması bir üretim faaliyetinin zıddına denk düşer, dolayısıyla burada bir “söz üretimi”nden söz etmek zorlaşır. Belli sabitliklerin yeniden ve yeniden üretilmesi olsa olsa “kapitalist meta üretimi” ile benzeşir. Sosyalist üretimin hem toplumsal ihtiyaçlara yönelik olma hem de arzunun/yaşamın olasılıklı oluşuna denk düşme özelliklerine sahip olduğu düşünülürse, sosyalist bir söz üretiminin de bu özellikleri kapsaması gerektiği söylenebilir. Doğası gereği birçok çelişkiyi içinde barındıran böyle bir üretimin çelişkisiz teklikler yanılsamasını sürdürmesi beklenemez. Ama burada çelişkilerin kapsanmasını içermeye yönelen bir bütünsellik ve tutarlılıktan vazgeçildiği de iddia edilmez. Aksine, ideal kavramları egemen kılan politik ajitasyonun ideal, yani gerçeklik dışı netliğine karşı; dokunduğu, birey ile toplumun, araç ile amacın, eylem ile sözün, pratik ile teorinin buluşturulmasına yönelik bir bütünselleştirme, tutarlılaştırma çabasıdır söz konusu olan.[3]
Liberal Demokrasinin ya da İdeal Geleceğin Ötesi/Berisi
Alternatif bir hareket tarzıyla kavramları tarihselleştirme ve böylece yeni sorular ve olasılıklara açılmanın, sosyalist hareketin toplumsallaşması ile de bir ilişkisinin olacağını düşünüyorum. 1980 darbesi ve neoliberal politikalarla kendini koruma, içe dönme, kimlikleşme, ilke siyasetine dönüşme eğilimleri güçlenen, darbeye kadarki belirleyici özellikleri tırpanlanan sosyalist hareketin[4] yeni bir darbeler döneminde kendini yeni sorulara açması “ne darbe ne dikta” söylemine gerçek ve onu aşan olumlu içeriğini verecek, devrimci düşünme ve politika imkânlarını arttırabilir.
Bu metinde kavramları tarihselleştirme vurgusu vesilesiyle öne çıkardığım ve sosyalist hareketin toplumsallaşması için önerdiğim birincil şey “liberal demokrasinin kullanılması” olmamakla ve sosyalizmin özgünlüğünü tanıyor olmakla birlikte, “liberal demokrasinin demokrasisi” üzerine düşünmenin liberal entelektüellere bırakılamayacak, önemli bir iş olduğunu düşünüyorum. Alternatif bir hareket tarzı liberal demokrasiyi sadece eleştirmenin önünü açmaz, aynı zamanda onu da tarihselleştirdiği için onu “kullanmanın” da önünü açar. Bir anlamda güncel olanı sosyalist politika alanına girmeye zorlar. Bir yandan sosyalist bir dünyanın kurulmasını hedeflerken, diğer yandan da sosyalist demokrasinin güncel kanallarını aramak ve açmak için böyle bir mantığa ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Ne kastettiğimi açayım. (1) Liberal demokrasi gerçek bir halk egemenliği anlamına gelmez ve kapitalizm ekonomik ile siyasi arasında ayrışma yarattığı için biçimsel bir demokrasi olarak kalması da zorunludur. (2) Bununla birlikte başka bir tarihsel gerçeklik de şudur ki, kapitalist toplumlardaki demokratik kazanımların büyük çoğunluğu sınıf hareketinin ve toplumsal mücadelelerin ürünüdür. Liberal demokrasiye dair birinci önerme bize böyle bir demokrasinin gerçek bir demokrasi olmayacağını, ikincisi ise sınıf hareketinin ve toplumsal mücadelelerin demokratik kazanımlar yaratabileceğini ve bunun öznelerinin kim olduğunu söyler. Bana göre birincisinden yola çıkarak, ikincisini doğrudan yadsımak, gerçeğin eksik bir ele alınışıdır ve genel olarak bir sosyalist kimlik (ideal ilke) savunusuyla güdülenir. Bu metinde ele aldığımız, çelişkilere ve belirsizliklere tahammül edemeyen bir tarz böyle bir yaklaşım barındırabilir. Öte yandan ikinci önermeden yola çıkıp birincisi yadsımak ise yine gerçekliğin kısmi bir ele alınışıdır ve bu yaklaşım ne kapitalizmin ne sosyalizmin özgünlüğünü tanır, ne de kapitalizmin yok oluşuna yönelik gerçekçi bir stratejiye sahip olur. Aslında bu da tarihsiz bir teori olması ve tarih dışı demokrasi tasavvuru nedeniyle, ideal olana tutunan bir yaklaşımdır.
Eğer bunlardan yola çıkarak Türkiye’deki sosyalist öznelerin demokratik mücadeleyle ilişki kurmadığını söylersem, ampirik olarak da ikna edici bir tez öne sürmüş olmam. Sosyalist hareket gözle görünür biçimde haklar mücadelesinin çeşitli alanlarında, “demokratik kitle örgütlerinde” yer almaktadır. Kuşkusuz bu anlamlıdır. Bununla birlikte, tezim o ki, özneler genellikle yukarıda değindiğim iki yadsıyıcı konumdan birinde yer alırlar. Birinci önermeye sahip çıkıp ikincisini yadsıyanlar, aslında demokratik kazanımlara inanmaz değildirler ama araç ile amaç, teori ile pratik, şimdi ile gelecek/devrim, vb. gibi bölme işlemleri yaparlar. Pratik ve güncel olan bu bağlamda teoriden ve sosyalizmden ayrışır.[5] Diğer yandan ikinci önermeye sahip çıkıp birincisini yadsıyanlar, aslında sosyalizmi arzulamaz olmayabilirler ama kapitalist olmayan piyasa ile kapitalist piyasa, ekonomik sömürü ile diğer baskı biçimleri, liberal demokrasi ile sosyalist demokrasi, vb. gibi konularda gereken ayrıştırmayı yapmazlar. Böylece tarih kendi içerisinde ileri doğru bir süreklilik olarak anlaşılır, kapitalizmin kendine has özellikleri görünmez olur.
Bu iki konumun ortak özelliğinin sosyalist bir düşünme biçimiyle, sosyalist güncelliği aynı anda kavrama (bunların çelişmesi ayrı bir konu) noktasında durmamalarıdır. Ve aynı zamanda benim görüşüm o ki, bu kısmi tutunma demokrasi paradigması içerisinde kalmanın sebeplerindendir. Görünen de odur ki, demokrasi paradigması içine böyle bir sıkışma liberal demokrasi içinde yaşamaya, devletin yeniden yapılandırılmasına, öznelerin sosyolojikleştirilmesine dair yaratıcı sorular üretemeye de engel olmaktadır. Metinde ele aldığım alternatif bir hareket tarzı “güncel sorunlara sosyalist çözümler” veya “politik sorulara ideal yanıtlar” üretemez belki ama düşüncelerin ve kişilerin birbiriyle karşılaşma imkânlarını artırabilir, tutarlılığımızı arttırabilir, hoşa gitmeyen sorularla biraz baş başa kalmamızın önünü açabilir. Bu karşılaşma, baş başa kalma ve çelişkili gerçeklikle yüzleşme, sosyalist politika üretiminin ön koşulu olabilir.
Bazı Sorular
Metni tamamlarken, çeşitli yerlerde de konuşulan ama özel olarak sosyalist hareketin, sosyalistlerin üzerine düşünmesini önemli bulduğum bazı zor soruları sıralamak isterim:
- Kapitalist bir devlete dair sosyalist bir perspektifle öneriler yapılabilir mi? Devlet yeniden yapılandırılırken sosyalist bir perspektifle, kamu gücünün kullanımına, devlet içindeki işbölümüne, “savunma ve güvenlik” aygıtlarının işleyişine dair sosyalistler öneri getirebilir mi, nasıl öneriler getirebilir? Öneriler hangi alanlara dair yapılabilir? Eğer alanlar kısıtlıysa bu kısıtlılığı belirleyen, öneriler herhangi bir açıdan kısıtlıysa bu kısıtlılığı belirleyen ve kapitalist devlete ait olan özellikler nelerdir? Yapılan öneriler hangi noktada “kapitalist” hangi noktada “sosyalist” özellik kazanır, bunu belirleyen nedir?
-Darbe girişimi sürecindeki “taraf”lardan “halk çocukları” nasıl sosyolojik ve psikolojik süreçlerle bazı fikirlere, liderlere, gruplara örgütlenirler? Bu kişiler ne tür ideallere yatırım yaparlar, nasıl bir arzu dinamiğine sahiptirler? Sosyalistler açısından, halkın bir “taraf”ı kimlikleştirme derecesi, dolayısıyla onunla temas kurma olanakları ve kişilerin alternatif düşünceler doğrultusunda dönüşme ihtimalleri neye göre, nasıl belirlenir? Sosyalist bir toplumun, kişilerin idealleri ve arzuları ile kurduğu ilişki, onları gruplaştırma biçimi nedir?
Baran
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Örgütlenmenin tarzları ayrıca tartışılmalıdır, çünkü farklı zihinsel/politik örgütlenme biçimleri vardır.
[2] Belki de tanı(ş/t/ştır)ma eyleminin kendisinin içerdiği mücadele, böyle zalim zamanlarda bir savaş olarak algılanıyordur ve bu nedenle korunmaya yönelik eğilimlerimizi besliyordur. Bu tabii önemli başka bir tartışma.
[3] Tabii ki ilkelerin ve ideal durumların ifade edilmemesi gerektiğinden söz etmiyorum burada. Her şeyin bir bildiriye yazılabileceğini veya bazı durumlarda hızlı bir iletişim tarzının kullanılmasının gerekmeyeceğini de iddia etmiyorum. Daha çok, durumu, sosyalist bir öznenin ya da öznelerin söz ve politikasının bütününde ilke beyanının ve ideal olana referansların tuttuğu yer, bunların soru sorma ve dinlemenin önüne ne kadar geçtiği üzerinden değerlendirebiliriz. Ve tabii bunun, tartışma yerine kimlik savunusunun geçmesi gibi yansımaları üzerinden de.
[4] Tekrarlamalıyım. Bahsettiğim türden yaklaşımların hiç var olmadığını elbette söylemiyorum. Var olanların da desteklenmesini önemli buluyorum. Burada, hâkim olduğunu düşündüğüm yaklaşımların özelliklerinden söz ediyorum.
[5] Aşamalı bir sürekliliğe dayanan devrim modelleri ile böyle ayrıştırıcı bir bakış açısının aynı öznede nasıl aynı anda var olabildiğine dair bir tartışma ilginç olabilir.
19 Temmuz 2016 Salı
"Sokağa Çıkanlar"ın Sınıfsal ve Kültürel Öfkesi Üzerine
17 Temmuz’da yayımladığım “Darbe
Girişimi” Üzerine Düşünürken Kullanılan Yönteme Dair* başlıklı metnin
sonunda bazı kavramların içeriğini tartışmanın önemini vurgulama amacıyla üç
soru sormuştum. Sorulardan bir tanesi şu şekildeydi:
*** http://elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com.tr/2016/05/turkiyede-gerilim-deneyimi-gerileme-ve.html
Sokağa çıkmak kavramı Gezi’deki gibi yaşamsal, yaratıcı ve
eşitlikçi güdülerle mi, yoksa yıkıcı, hiyerarşik ve tabi olmaya yönelik
güdülerle mi yapılan bir hareketi anlatır?
Bunun üzerine Foti Benlisoy’un 15-16 Temmuz’da Sokağa Çıkanlar Kim?**
başlıklı yazısını okudum. Yazının benim de katıldığım önemli bir politik
vurgusu şurada bulunabilir:
Türkiye’de demokrasi cephesi güç kazanacaksa bu, AKP tabanını
siyaseten yararak, en azından bu tabanın bir kısmının AKP liderliğine mesafe
almasını sağlayarak olacak. Yani bu toplumsal tabanı külliyen ve siyaseten
etkilenip değiştirilemeyecek bir öze sahip bir “düşman” addetmektense AKP’nin
kendi “mahallesindeki” olası kaçış ve ihlal dinamiklerini dikkate alan, onları kışkırtmaya
soyunan yöntemleri aramamız gerek.
Ve Benlisoy sokağa çıkanların idealizasyon
temelli ideolojik çekirdek grup dışında kalan kesimini şu şekilde tanımlıyor:
AKP’nin yoksulluğun
yönetilmesi politikalarının yarattığı paylaşım mekanizmalarından şu ya da bu
biçimde istifade eden, Erdoğan kaybederse kendisinin de kaybedeceğine inanan
kesimler olduğu açık.
Tepkilerini de şu cümledeki gibi
temellendiriyor:
“Kazanımlarını”
kaybettirecek her türlü girişime karşı sınıfsal ve kültürel bir öfke ile
verilen bir tepki bu.
Benlisoy’un metnini okuduğumda yazının başında
buraya da aktardığım soruda var olan karşıtlaştırmalı tanımlamanın o şekilde
bırakıldığı takdirde tutucu ve sabitleyici eğilimlere sahip olduğunu ve
Benlisoy’un eleştirdiği noktaya yaklaştığımı fark ettim. Politik vurgusu açısından
ve sınıfsallığa işaret ettiği noktada katıldığım bu metinden yola çıkarak “sokağa
çıkanlara” dair biraz daha ilerletilmiş ama tartışılması gereken birçok yanı
olan bir mantığı kısaca sunmak isterim.
Sınıfsallığın ve Kültürelliğin “Ayrışması”
“Darbeye karşı sokağa çıkanlara” dair
dinamikleri anlamak açısından Benlisoy’un “sınıfsal ve kültürel bir öfke” olgusunu
iki doğrultuda (sınıfsal ve kültürel) ayrıştırmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.
“Sınıfsal” ile “kültürel” arasında böyle bir ayrıştırmayı yapmamıza izin veren
kültürün sınıftan bağımsız olması veya sınıfın salt ekonomik bir kategori
olması değil ve ben de bu karşıtlığın her durum için geçerli olduğunu iddia
etmiyorum. Bununla birlikte bu ayrıştırma ve karşıtlaştırmayı gerekli kılan
gerçekliğin ele aldığımız konunun özgünlüğünde bulunduğunu; yazıya konu olan sınıfsal öznenin mevcut Muktedir’i
desteklemesi olgusunun, verili özgün biçimi itibariyle sınıfsallık ve
kültürellik arasında önemli bir gerilimin taşıyıcısı olduğunu düşünüyorum.
Daha önce bir yerde ifade etmeye çalıştığım
gibi*** bu gerilimin ana kaynağı sınıfsal gerçeklikle, kültürel gerçeklik
arasındaki yarılma ve bu yarığın gün geçtikçe daha çok açılması ve kapatılmak
üzere daha dikkat çekici örtülere ihtiyaç duymasıdır. İşçi sınıfının ekonomik,
sosyal ve kültürel ihtiyaçları, yaşamını sürdürme biçimleri ve deneyim
üzerinden ortaklaştığı “kardeşleriyle” ilişkisi onun sınıfsal gerçekliğini
ifade ediyor ve deneyiminin önemli bir parçasını oluşturuyor. Ama aynı zamanda
Muktedir’i takip etmesi, yüceleştirmesi ve onunla (yaşamı ve arzularıyla)
özdeşleşmesi, giderek bu gerçeklikten ayrışan ve sembolikleşen kültürel
deneyiminin başka bir parçasını oluşturuyor. Bu kültürel dünya gerçeklikle
ilişkisi sorgulanır bir şekilde ve idealizasyon temelinde oluşuyor. Elbette
toplum ve kültürün hiyerarşik bir şekilde düzenlendiği her yerde bir ihtimal
olarak beliren bu eğilim, içinde bulunduğumuz gibi bir Muktedir’in tüm iktidar
aygıtlarıyla ve egemen çoğunluk kültürüyle bütünleşmesi ile biat ve güçlü
idealizasyonu durumunda daha belirgin ve diğer durumlardan niteliksel olarak
farklı bir şekilde yaşanıyor. İşçi sınıfının iktidarı destekleyen kesimi için,
bu yolda sembolikleşen kültürel dünya güçlendiği ölçüde sınıfsal gerçekliği hâkimiyeti
altına alıyor ve aralarında bir gerilimin yaratıcısı oluyor. Sınıfsal deneyim yeryüzüyle
olan bağları hep hissettirirken, kültürel dünya sembolikleştikçe gerçek yaşam
ve toplumsallıkla ilişkisinden uzaklaşıyor ve kültürellikle sınıfsallık
arasındaki ipin gerilimi de yükseliyor. Benim bu olguda sınıfsal ile kültürel
arasında bir karşıtlaşma tanımlamamın sebebi de bu. İşçi sınıfının mevcut Muktedir’i destekleyen
kesiminin deneyimi böyle bir yarılma ve içsel egemenlikle şekilleniyor.
Benlisoy’un bahsettiği “kültürel
kazanımların”, işçi sınıfının sahip olduğu kültürü yaşamasının, yaymasının ve
geliştirmesinin önündeki engellerin azalması ve bu yüzden bir rahatlığa
kavuşmasını ifade ettiğini varsayabiliriz. Böyle düşünüldüğünde “kültürel”
kavramı yukarıda çizdiğim mantığa oturmaz çünkü böyle bir kültürelliğin
sınıfsallıkla zorunlu bir karşıtlık içerisinde bulunduğunu söylememizin
doğrudan bir ikna ediciliği yoktur. Hatta böyle bir kültürelliğin (kültürel
kazanımların) sınıfsallıkla (sınıfsal kazanımlarla) uyumlu olduğu örnekler bile
bulabiliriz. Bununla birlikte bana göre Benlisoy’un mantığında gözden kaçan
işçi sınıfının kültürünün Muktedirle özdeşleşme temelinde ciddi ölçüde
sembolikleşmesidir. Yani sokağa çıkanlar arasındaki işçilerin kültürel
dünyasını ele alırken onların kültürel kazanımları ve bunların kaybına yönelik
verdiği tepkileri birincil belirleyen olarak ele almak, kültürel dünyalarının
(dünyamızın) nasıl bir sembolik işgal altında olduğu gerçeğini hesaba katmamak
demektir. Bu sembolik işgal içerisinde elbette kültürel kazanımlar bir ölçüde
güdüleyici rolünü koruyabilir ama bu rol büyük ölçüde sembolikleşmelerin ve
idealizasyonların etkisi altındadır. Ve örneğin bunun neticesi olarak kültürel
(ve sınıfsal) kazanımların –bu koşullar altında- Muktedir tarafından geri
alınması, başkası tarafından ele alınmasına yakın bir etki bile yaratmaz. Çoğu
zaman da bu idealizasyon, bu kayıpların meşrulaştırılmasına yarar.
Bu bağlamda eğer doğru anlıyorsam yazıda
yapılan şu ayrıma katılmıyorum: bir yanda “Erdoğan’ın kişilik kültü etrafında
ideolojikleşmiş olanlar” diğer yanda da “sınıfsal ve kültürel öfke duyanlar”
var. Eğer toplumda ciddi bir kolektif ruhsal gerileme (regresyon) ve Erdoğan’a
yönelik eşi görülmemiş bir idealizasyon olmasaydı belki iki grubun da
kültürelliği (bir yanda idealizasyon bir yanda kültürel kayıplara tepki)
birbirinden ayrı olarak ele alınabilirdi. Bununla birlikte iki grubun da ortak
ve çok güçlü bir kültürel/sembolik yatırım nesnesi bulunduğunu ve ikisinin de
kültürel dünyasının temelde bunun üzerinden şekillendiğini söylemek bana daha
doğru geliyor.
Yani burada işçi sınıfının kültürelliğini ele
alırken mevcut Muktedir’in idealizasyonunu etkili bir faktör olarak ele almamız
gerektiğini iddia ediyorum. Tam da bu idealizasyon “sembolikleşen kültürellik”
ile “kültürel kazanımlar” arasındaki ve dolayısıyla da “kültürellik” ile
“sınıfsallık” arasındaki çelişki ve egemenlik ilişkisini yaratmaktadır. Bizim
de sınıfsal öfke ile kültürel öfke arasında bir ayrıştırma yapmamıza ve
karşıtlık kurmamıza imkân veren de bu gerçekliktir.
Sınıfsal Öfke ve Kültürel Öfke
O halde
mevcut olguda sınıfsal öfke ile kültürel öfke arasındaki ilişkiye dair ne
söyleyebiliriz? Yazıda belirtilen (sembolikleşmiş) kültürel öfkeyi, sembolik
kazanımı kaybetmeye yönelik bir tepki; sınıfsal öfkeyi de maddi kazanımı
kaybetmeye yönelik bir tepki olarak ele alabiliriz. Yukarıdaki ayrımın
mantığını takip edersek bu iki tepki/öfke arasında da bir gerilim olduğunu
söylemiş oluruz. Bu gerilimli ilişki içerisinde de baskın olan ve temel
yönlendirici güce sahip olan, sembolikleşmiş kültürel kazanımın kaybına verilen
tepkidir.
Peki, sınıfsal ve kültürel öfkeyi böyle bir
mantık çerçevesinde birbirinden ayırdığımızda, bahsi geçen kesimin sınıfsal bir
öfke ile değil de sadece sembollerini korumaya yönelik kültürel bir öfke ile mi
oraya gittiğini söylemiş oluruz?
Bu soruyu şöyle düşünebiliriz. Kültürel olanın
sembolikleşmesinden bahsederken esas olarak sembolik kültürelleşmenin,
gerçeklikle ilişkisi daha güçlü olan kültürel kazanımları hegemonyası altına
aldığını ve onları bastırdığını varsaydık. Benzer olarak bu şekilde oluşmuş bir
kültürelliğin de sınıfsallıkla karşıtlaştığını ve onu hegemonyası altına alarak
bastırdığını söyleyebiliriz. Bu iki formülde de var olan bir vurgu bastırma
ise, bir o kadar önemli başka bir vurgu da bastırılanın yok edilmesi değil
egemenlik altına alınmasıdır. Bu iki şey ifade eder. Birincisi, bastırılan –ne
şekilde olduğunun daha uzun tartışılması gerekse de- varlığını korur, içerilir
ve sızar. İkincisi, bu bastırma/egemenlik ilişkisinin varlığı, ilişki yoluyla
var olan bir bütünselliğin varlığını ifade eder. Nasıl ki birey ve toplum
ruhsallığı, “parçaların ilişkisi” ile ifade edildiği zaman bile bir bütünsellik
ifade ediyorsa, burada da nihayetinde bir bütünsellik vardır. Önce ayrıştırma daha
sonra da bütünselleştirme yoluyla ortaya çıkardığımız dinamikler, bütünselliğe
hareket dinaminiğini ve rengini veren dinamiklerdir. Yani kültürelliğin
egemenliği altına girmiş bir sınıfsallık, “kültürelleştirilmiş/sembolikleştirilmiş
bir sınıfsallık” bütünselliğini yaratır. Bu ise “sınıfsallaştırılmış bir
kültürellik”ten farklı bir olgudur. Burada verilen tepkileri de, sınıfsallık
içermelerine rağmen kültürel ve semboliktir.
Benlisoy’un “sınıfsal ve kültürel öfke”si
böyle bütünselliği ifade eder ama yukarıda mantık doğrultusunda açılmalıdır.
Öfke tepkisi bir bütünsellik olarak sınıfsallık ve kültürelliği içinde taşır.
Bu bağlamda darbeye karşı verilen öfke tepkisinin sınıfsal bir tepki olduğu
doğrudur. Bununla birlikte bu tepkinin içindeki kültürellik sınıfsallığı
baskılamış ve büyük ölçüde kendine tabi kılmıştır. Bu anlamda da tepki kültürelleşmiş bir sınıfsallığın öfkesidir.
Tekrara düşmek pahasına şunu söylemek isterim. Burada sınıfsallıkla kültürellik
arasındaki zorunlu ve genel geçer bir özerklik ve uyumsuzluktan bahsetmiyorum,
aksine bu uyumun sağlanmasının ve ikisi arasındaki içsel ilişkinin
anlaşılmasının önemine inanıyorum. Burada kültürelleşmeden kastım,
“idealizasyon temelli bir sembolikleştirmeye dayalı bir kültürelleşme”dir.
Elbette bunun örnekleri sadece otoriter muktedirlerin mevcudiyetinde bulunmaz.
Burada, mevcut örnek ve gündem bu ilişkiyi tanımamıza olanak verdiği için bu
şekilde bir açıklama üzerinde duruyoruz.
Metnin başında yer alan sorudaki karşıtlığı (yaratıcılık-yıkıcılık)
da buradaki karşıtlık ilişkisini ele aldığımız mantıksal çerçevede ele
alabiliriz. (Sokağa çıkanların yaratıcı ve eşitlikçi bir kolektif eğilime sahip
olduğu, ne söylem ve eylemleriyle ne de arzuladıkları sonuçlarla uyuşur. Bu
nedenle şu an bu ihtimal üzerinde durmayacağım.) Yani sokağa çıkanların kolektif
eğilimini yıkıcı, hiyerarşik ve tabi olmaya yönelik olarak tanımladığımızda, yıkıcı
eğilimlerinin yaratıcı eğilimlere egemen olmasından, ikincisinin birincisi
tarafından bastırılmasından bahsediyor oluruz. Ama burada bastırılanın varlığını
reddedemez, “kaçış ve ihlal dinamiklerini” gözden kaçıramaz ve zorunlu yaratıcılık
potansiyelleri yokmuş gibi yapamayız. Yukarıda söz ettiğimiz nedenlerle ve
önünde duran aşılması gereken engellerle kişinin ve toplumun yaşayışında bunlar
mevcuttur. Elbette her kişinin yaratıcılığı yıkıcılık tarafından farklı derecelerde,
sınıfsal deneyimi de kültürel deneyimi tarafından farklı derecelerde
bastırılmaktadır. Bu bastırmanın derecesi ve özellikle hangi tip durumlarda
bunun geri dönüşsüz bile olabileceği tartışmaya değer bir konudur. Bunun kadar
önemli başka bir şey de “kendi içimize kapanmamak için” işçi sınıfının bu tip
idealizasyonlar içerisine girdiğinde ve sembolik deneyimi hâkimiyeti ele
aldığında dahi, sınıfın nesnelliği tarafından yaratılan bir gerilimin zorunlu
taşıyıcısı olduğunu unutmamaktır. Benzer bir “büyülenme” içerisinde biz de sosyalizmin teorisi ve olasılığını unutmaya, kendimizi
bu şekilde savunmaya çalışıyor olabiliriz. Bu Benlisoy’un kullandığı ifadelerde
olduğu gibi bir tür kayıtsızlık ve içe kapanma da olabilir.
Kültürel gerçekliğin sınıfsal gerçeklikle
uyumlu hale gelmesi ve öfkenin sınıfsal içeriği bastırılmış ve neticede kendine
dönen hallerinden kurtulmanın yolu belirsizliklerle dolu olabilir. Bununla
birlikte diğer seçenekler hem “sokağa çıkanlar” hem de “solcular” için sembolik
bir kültürelleşme noktasında kalma ve kimlikleşmenin ötesine geçememe anlamına
geliyor. İhtiyaç duyulan canlanmaların yaşanabilmesi için “karşımızdaki”ne ve
dışarıya doğru yönelmemiz önemli gözüküyor.
* http://elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com.tr/2016/07/darbe-girisimi-uzerine-dusunurken.html
** http://fotibenlisoy.tumblr.com/post/147585741014/15-16-temmuzda-sokağa-çıkanlar-kim*** http://elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com.tr/2016/05/turkiyede-gerilim-deneyimi-gerileme-ve.html
Baran
17 Temmuz 2016 Pazar
"Darbe Girişimi" Üzerine Düşünürken Kullanılan Yönteme Dair
15 Temmuz gecesi başlayan ve ertesi gün sona eren “darbe
girişimi”nin nasıl bir mantığa oturtulabileceği konusunda cevap arayan birçok
soru var. Bu olayın hangi aktörler tarafından nasıl bir amaçla gerçekleştirildiği
ile bundan sonra (özellikle ciddi ölçüde devletin başı, devlet kurumları, parti(ler) ve işçi sınıfının bir
kesimi dâhil olmak üzere halkın bir kısmının birbirine hiyerarşik-otoriter-askeri-milli-dini “kenetlenmesiyle” belirlenecek olan) nasıl
bir yola girildiği konusu oldukça önemli gündemler. Bununla birlikte ben bu kısa metinde, böyle
bir olayı yorumlarken kullandığımızı gözlemlediğim yöntemlere dair önemli bulduğum bazı noktalara değineceğim.
Bu tip olaylar üzerine düşünürken soru işaretlerinin korunmasının ve yan yana konmasının meseleye kestirme yanıtlar vermekten daha faydalı olduğunu, çünkü bu şekilde üst üste gelen/gelecek göstergeleri yorumlama tutarlılığımız ve hareket kabiliyetimizin -hızlıca cevaplar bularak ve buna yönelik sinik hareketsizlikler geliştirerek olacağının aksine- artabileceğini düşünüyorum. Böyle bir olguyu yorumlarken bizim soru sorma ve onları yan yana koyma konumunda beklememizi zorlaştıran şeyin ise “çelişkiler” olduğunu düşünüyorum. Burada da çelişkilere karşı aldığımız tutumun, yorumlayışımızı ve hareket tarzımızı ciddi ölçüde belirlediği varsayımından yola çıkarak, onlara karşı nasıl yöntemsel ilkeler kullanabileceğimizden söz edeceğim.
Böyle bir olay birbiriyle çelişki içerisinde olan birçok görüngüden oluşabilir ve bu çelişkili görüngülerin nasıl bir anlam çerçevesi içerisine oturtulacağı, yani nasıl bir politik analize çevrileceği zor bir konu olabilir. Genellikle sosyalist siyasete de güçlü tesirleri olan anaakım siyaset tarzının, doğrudan cevap verme, politik doğruya yönlendirme, “her koşulda …” türünden mutlak ideal söylemler üretme, tarih üstü kural ve kavramları vurgulama vb. gibi yöntemlerin –bilinçli ya da bilinçsiz kullanılsa da- bu çelişkilerin üzerinden hızlıca geçilmesi ve durumun şiddeti ve cevaplar konusundaki aşırı talepkârlığı karşısında katılaşılması üzerinden işlediği söylenebilir. Söylem ve eylemin böyle bir yöntemle üretilmesi ve soru işaretlerine yönelik bir tahammül eksikliği ya da bilinçli bir tercihle çelişkilerin gölgede bırakılması egemen sınıf ve devletin gücünü pekiştirme riski taşıyan bir eğilimdir. Egemen sınıf ve devlet ideolojisi yönetebilirlik yanılsamasını böyle çelişkilerin gölgede bırakılması üzerinden yaratır. Bana göre, sanıldığının aksine çelişkilerin üstünü hızlıca örtmemek ve gerektiğinde konum değiştirebilmek, sınıf siyasetinin değil, düzeni sürdüren siyasetin altını oyar.
Bu tip olaylar üzerine düşünürken soru işaretlerinin korunmasının ve yan yana konmasının meseleye kestirme yanıtlar vermekten daha faydalı olduğunu, çünkü bu şekilde üst üste gelen/gelecek göstergeleri yorumlama tutarlılığımız ve hareket kabiliyetimizin -hızlıca cevaplar bularak ve buna yönelik sinik hareketsizlikler geliştirerek olacağının aksine- artabileceğini düşünüyorum. Böyle bir olguyu yorumlarken bizim soru sorma ve onları yan yana koyma konumunda beklememizi zorlaştıran şeyin ise “çelişkiler” olduğunu düşünüyorum. Burada da çelişkilere karşı aldığımız tutumun, yorumlayışımızı ve hareket tarzımızı ciddi ölçüde belirlediği varsayımından yola çıkarak, onlara karşı nasıl yöntemsel ilkeler kullanabileceğimizden söz edeceğim.
Böyle bir olay birbiriyle çelişki içerisinde olan birçok görüngüden oluşabilir ve bu çelişkili görüngülerin nasıl bir anlam çerçevesi içerisine oturtulacağı, yani nasıl bir politik analize çevrileceği zor bir konu olabilir. Genellikle sosyalist siyasete de güçlü tesirleri olan anaakım siyaset tarzının, doğrudan cevap verme, politik doğruya yönlendirme, “her koşulda …” türünden mutlak ideal söylemler üretme, tarih üstü kural ve kavramları vurgulama vb. gibi yöntemlerin –bilinçli ya da bilinçsiz kullanılsa da- bu çelişkilerin üzerinden hızlıca geçilmesi ve durumun şiddeti ve cevaplar konusundaki aşırı talepkârlığı karşısında katılaşılması üzerinden işlediği söylenebilir. Söylem ve eylemin böyle bir yöntemle üretilmesi ve soru işaretlerine yönelik bir tahammül eksikliği ya da bilinçli bir tercihle çelişkilerin gölgede bırakılması egemen sınıf ve devletin gücünü pekiştirme riski taşıyan bir eğilimdir. Egemen sınıf ve devlet ideolojisi yönetebilirlik yanılsamasını böyle çelişkilerin gölgede bırakılması üzerinden yaratır. Bana göre, sanıldığının aksine çelişkilerin üstünü hızlıca örtmemek ve gerektiğinde konum değiştirebilmek, sınıf siyasetinin değil, düzeni sürdüren siyasetin altını oyar.
Bu tip bir
olguda çelişkili görüngülerin yorumlanmasının doğrudan bir formülü olmayabilir
ama eleştirel bir yorumlama çabasının bu bağlamda iki önemli unsuru içermesi
gerektiğini düşünüyorum.
Birincisi, çelişkili görüngüleri bu çelişkileri kapsayabilecek bir anlam çerçevesinde buluşturma, bunların bir sürecin farklı ve aslında tutarlı görüngüleri olduğunu kavrama ve dolayısıyla olayların seyrine dair bir süreç okuması yapma çabasıdır. Bunun aksi ise çelişkili görüngülerin varlığında bir tarafı görmeyi seçmek, diğerini dışarıda bırakmak ve dolayısıyla aceleci, mantığını sadece kendi içinde kurmaya çalışan ve kesitsel bir tanımlamanın ötesine geçememek olabilir. Bu, görüngülerin açıklanması ve aşılması konusunda bize yardımcı olmayan bir yöntemdir çünkü bu yöntemle gerçeklik her zaman eksik ele alınır ve o eksiklik mutlak ideal tanımlamalar yoluyla bastırılır. Bu vasıtayla uzun vadeli ve etkili hareketler yaratma imkânları da gözden ırak olur. “Darbe girişmi”ne dair yapılan yorumlardaki genel çıkarımlarda bunu görmek mümkün olduğu gibi (“bu bir parodidir”den “halkın darbeyi yendiğine” kadar değişen çıkarımlar) yorumlarda kullanılan kavramlarda da görülebilir (“sokağa çıkmak”, “halkın gücü”, “demokrasi”, “darbe karşıtlığı”, “sivillik”, vb.). Gerek düzen yanlısı gerekse muhalif açıklama ve yorumlarda tarih üstü ideal kavram kullanımı ve kestirme cevaplara rastlayabilmek mümkün. Elbette bu, bazı açıklama ve yorumların gerçeklikle kesinlikle uyuşmadığı anlamına gelmez ama gerçeklikle uyuşma konusunda pek bazı gerekçelendirmelerden kaçındıkları ve bazı çelişkili görüngüleri içlerine almakta zorlandıkları anlamına gelir. Herhangi bir yorumu ise daha “gerçekçi” hale getirecek olan şey, onun ideal bir şekilde tüm görüngüleri kapsaması değil –zaten bu mümkün olmazdı- ama karşılıklı kolektif tartışmalar içerisinde yoğrulması ve olgunlaşmasıdır.
Eleştirel bir yorumlama çabasının bana göre ikinci önemli unsuru ise çelişkili görüngüler aynı anlam çerçevesince kapsanamadığında, çerçevede düzeltmeler, eksiltmeler, değişiklikler yapabilmek, “geri adımlar” atabilmektir. Bir çelişkinin anlamsal çerçeveyi değiştirecek güce sahip olup olmadığının tespit edilmesi kolay değildir. Yani, iki çelişkili görüngü bizim anlamsal çerçevemiz tarafından “gerçekten” kapsanıyor mu yoksa çelişki bizi yeni bir çerçeve geliştirmeye mi zorluyor; bu, cevapları, tarihin nasıl okunduğu ve mantıksal/felsefi/politik/ideolojik varsayımlarla belirlenen bir sorudur. Ne var ki bu belirleme bizi- nasıl ki mutlak bir kuşkusuz pozitivizme takılmıyorsak- mutlak bir belirsiz göreceliliğe sürüklemez. Eğer bunlardan birine sürükleniyorsak bu, bizi bekleyen zorluktan ve belirlilik-belirsizlik arasındaki salınmayı kaldırmaktan çok hoşnut olmadığımız için olabilir. Burada bizi bekleyen, tarih okumamızın ve mantıksal/felsefi/politik/ideolojik varsayımlarımızın tartışılması, gerekçelendirilmesi, temellendirilmesi, gözden geçirilmesi, başkalarıyla buluşturulması süreçleridir. Elbette her politik analiz süreci bunların gerekliliğini aynı oranda yaratmaz veya buna yeterince zaman tanımaz. Yine de bu gerekçelendirme ihtiyacı hem, her güncel politik okumayı yapma tarzımızın bunlarla ilişkili olduğunu hem de, birbirimizle sadece gündelik (önemsiz demiyorum) yorumlarımızı “çarpıştırmanın” ötesinde buluşma ve “çarpışmalara” da ihtiyacımız olduğunu bize hatırlatır.
Bu iki unsuru vurgulamamın sebebi, bir yorumlama yaparken çelişkilerle nasıl başa çıktığımızın üreteceğimiz söylem ile eylemin tutarlılığı ve politik etkisi açısından önemli ve belirleyici olduğu düşüncesidir.
O halde eleştirel açıklama/yorumlama sürecinin her iki unsurunun da gerektirdiği şöyle iki çaba var: zaman tanıma ve esnek olma. Bu iki kavramın ne kadar “liberal”, “postmodern” ya da “gelişigüzel” gözükebileceğinin farkında olmakla birlikte bu iki kavramı yukarıda önem atfettiğim iki şeyle birlikte düşünürsek, bunların neden eleştirel sosyalist bir politik okumanın unsurları olabileceği ortaya çıkar. “Zaman tanıma”, göstergelerin belli bir olgunlukta ortaya çıkması, çelişkilerin berraklaşması ve bir vade içeren doğrulamaların (ileriye ya da geriye yönelik) yapılabilmesi için önemli gözüküyor. Bununla birlikte buradaki “zaman”ın sayısal-doğrusal bir zaman olmadığı söylemeliyim. Bunu dakika, saat, gün, ay, yıllarla ölçülebilen bir süre yerine bir ilke, beklemenin bir niteliği olarak tanımlamak daha doğru olur. Olguların ve okuyucularının “yeterli zamanını” belirleyen “süre” değil, “aciliyet hissine kapılmama, kestirmelere kaçmama” ilkesidir.
Benzer bir şekilde “esneklik” de “o da olur bu da” şeklinde ifade edilen bir teoriden kaçma yöntemi değil, “yanlışlanmaya ve doğrulanmaya izin verme” ve “vazgeçebilme” ilkelerini ifade eder. Bu iki ilkeyi, “liberal” , “postmodern” ya da “gelişigüzel” yapan örtük ama bir o kadar ciddi bir mutlaklık içeren, “mutlaklık karşıtı” neoliberal düşünme biçimleridir.
Gerçekleşen “darbe girişimi” üzerine düşünürken, aklıma gelen iki yöntemsel ilke ve bunları sağlayabilecek iki çabayı ifade ettim. Mevcut olay üzerinde düşünürken, bunu yapan birçok kişi gibi, ben de başka olayları da düşünürken kullanabileceğimiz fikirler çıkarmaya çalıştım. Bu gibi olay/süreçleri yorumlarken, aslında birçok kişinin zihninde beliren ama etkisi kaybedilen ilkesel ve yöntemsel konuları da gündeme almanın (buradakiler doğru bulunsun ya da bulunmasın) görüngülerin“esas anlamı” ve “esası anlama çabasıyla” bizi ilişkilendireceğini, alınacak “darbelerden” bizleri koruyacak ve “darbeleri” bertaraf edecek zihinsel ve politik örgütlenmeye imkân açacağını düşünüyorum.
Bana göre, “darbe girişimini” okurken kendimizi tartışmalar çerçevesinde daha gerekçelendirilmiş yorumlar yapmaya doğru açarsak, hem çelişkili görüngülerin ardındakini anlamaya izin veren hem de buluşmalarla olgunlaşan okumaların oluşmasına imkân tanımış oluruz. Böyle bir çabanın var olmadığını söylemek gibi bir niyetim yok ama “darbelerin” etkisi bizi bir tür hızlı davranmaya ittikçe bu çabadan uzaklaşma riskimizin arttığını söyleyebiliriz. Biraz nitel bir “yavaşlama” yakaladığımızda ise anaakım siyaset tarzına benzeşen ve düzeni var olan haliyle dondurmayı arzulayan mutlak ideal tanımlardan (demokrasi, sokağa çıkmak, halk, halkın tepkisi, sivil vb.) uzaklaşabilir, eleştirel ve sosyalist bir gerçekçilikte farklı konumlardan da olsa buluşabiliriz. Anlamayı, tanımlamanın önüne koyan böyle bir çaba mutlak gözüken tanımları da gerçek içeriğine ayrıştırabilir. Yani böylece hızlıca kullanılan bazı kavramlar da üzerine düşünülecek alanlar haline gelebilir. Kavram kullanımına dair aklıma gelen üç soruyu belirterek metni tamamlıyorum:
-Kullanılan demokrasi kavramı herkesin yaşamı hakkında birebir söz hakkına sahip olduğu demos’un egemenliği mi, yoksa sömürü ilişkilerine dokunmaktan uzak “siyaset”le sınırlı ve aynı zamanda temsili yüceleştiren bir olguyu mu ifade eder?
-Sivil kavramı “bir seçim sonucu yönetime gelmiş kimse” dışında bir anlam ifade etmez mi ve tüm yönetimsel, askeri, bürokratik ve yargısal gücün bir kişide toplandığı, bir kişinin her türlü silah ve zor üzerinde birebir söz hakkına sahip olma durumunda bile durumu tanımlayacak olgu sivillik midir?
-Sokağa çıkmak kavramı Gezi’deki gibi yaşamsal, yaratıcı ve eşitlikçi güdülerle mi, yoksa yıkıcı, hiyerarşik ve tabi olmaya yönelik güdülerle mi yapılan bir hareketi anlatır? (Ki bu tartışma sokağa çıkanların darbe karşıtlığını sorgulanır hale getirdiği gibi, bir gün evvel muhalif birçok kesimce “biat ediyor” olarak tanımlanan halkın bir sonraki gün bu güdülerinin nasıl canlandığını ve bir gün sonra da tekrar bunların yok mu olacağının açıklanmasını da zorunlu kılar).
Birincisi, çelişkili görüngüleri bu çelişkileri kapsayabilecek bir anlam çerçevesinde buluşturma, bunların bir sürecin farklı ve aslında tutarlı görüngüleri olduğunu kavrama ve dolayısıyla olayların seyrine dair bir süreç okuması yapma çabasıdır. Bunun aksi ise çelişkili görüngülerin varlığında bir tarafı görmeyi seçmek, diğerini dışarıda bırakmak ve dolayısıyla aceleci, mantığını sadece kendi içinde kurmaya çalışan ve kesitsel bir tanımlamanın ötesine geçememek olabilir. Bu, görüngülerin açıklanması ve aşılması konusunda bize yardımcı olmayan bir yöntemdir çünkü bu yöntemle gerçeklik her zaman eksik ele alınır ve o eksiklik mutlak ideal tanımlamalar yoluyla bastırılır. Bu vasıtayla uzun vadeli ve etkili hareketler yaratma imkânları da gözden ırak olur. “Darbe girişmi”ne dair yapılan yorumlardaki genel çıkarımlarda bunu görmek mümkün olduğu gibi (“bu bir parodidir”den “halkın darbeyi yendiğine” kadar değişen çıkarımlar) yorumlarda kullanılan kavramlarda da görülebilir (“sokağa çıkmak”, “halkın gücü”, “demokrasi”, “darbe karşıtlığı”, “sivillik”, vb.). Gerek düzen yanlısı gerekse muhalif açıklama ve yorumlarda tarih üstü ideal kavram kullanımı ve kestirme cevaplara rastlayabilmek mümkün. Elbette bu, bazı açıklama ve yorumların gerçeklikle kesinlikle uyuşmadığı anlamına gelmez ama gerçeklikle uyuşma konusunda pek bazı gerekçelendirmelerden kaçındıkları ve bazı çelişkili görüngüleri içlerine almakta zorlandıkları anlamına gelir. Herhangi bir yorumu ise daha “gerçekçi” hale getirecek olan şey, onun ideal bir şekilde tüm görüngüleri kapsaması değil –zaten bu mümkün olmazdı- ama karşılıklı kolektif tartışmalar içerisinde yoğrulması ve olgunlaşmasıdır.
Eleştirel bir yorumlama çabasının bana göre ikinci önemli unsuru ise çelişkili görüngüler aynı anlam çerçevesince kapsanamadığında, çerçevede düzeltmeler, eksiltmeler, değişiklikler yapabilmek, “geri adımlar” atabilmektir. Bir çelişkinin anlamsal çerçeveyi değiştirecek güce sahip olup olmadığının tespit edilmesi kolay değildir. Yani, iki çelişkili görüngü bizim anlamsal çerçevemiz tarafından “gerçekten” kapsanıyor mu yoksa çelişki bizi yeni bir çerçeve geliştirmeye mi zorluyor; bu, cevapları, tarihin nasıl okunduğu ve mantıksal/felsefi/politik/ideolojik varsayımlarla belirlenen bir sorudur. Ne var ki bu belirleme bizi- nasıl ki mutlak bir kuşkusuz pozitivizme takılmıyorsak- mutlak bir belirsiz göreceliliğe sürüklemez. Eğer bunlardan birine sürükleniyorsak bu, bizi bekleyen zorluktan ve belirlilik-belirsizlik arasındaki salınmayı kaldırmaktan çok hoşnut olmadığımız için olabilir. Burada bizi bekleyen, tarih okumamızın ve mantıksal/felsefi/politik/ideolojik varsayımlarımızın tartışılması, gerekçelendirilmesi, temellendirilmesi, gözden geçirilmesi, başkalarıyla buluşturulması süreçleridir. Elbette her politik analiz süreci bunların gerekliliğini aynı oranda yaratmaz veya buna yeterince zaman tanımaz. Yine de bu gerekçelendirme ihtiyacı hem, her güncel politik okumayı yapma tarzımızın bunlarla ilişkili olduğunu hem de, birbirimizle sadece gündelik (önemsiz demiyorum) yorumlarımızı “çarpıştırmanın” ötesinde buluşma ve “çarpışmalara” da ihtiyacımız olduğunu bize hatırlatır.
Bu iki unsuru vurgulamamın sebebi, bir yorumlama yaparken çelişkilerle nasıl başa çıktığımızın üreteceğimiz söylem ile eylemin tutarlılığı ve politik etkisi açısından önemli ve belirleyici olduğu düşüncesidir.
O halde eleştirel açıklama/yorumlama sürecinin her iki unsurunun da gerektirdiği şöyle iki çaba var: zaman tanıma ve esnek olma. Bu iki kavramın ne kadar “liberal”, “postmodern” ya da “gelişigüzel” gözükebileceğinin farkında olmakla birlikte bu iki kavramı yukarıda önem atfettiğim iki şeyle birlikte düşünürsek, bunların neden eleştirel sosyalist bir politik okumanın unsurları olabileceği ortaya çıkar. “Zaman tanıma”, göstergelerin belli bir olgunlukta ortaya çıkması, çelişkilerin berraklaşması ve bir vade içeren doğrulamaların (ileriye ya da geriye yönelik) yapılabilmesi için önemli gözüküyor. Bununla birlikte buradaki “zaman”ın sayısal-doğrusal bir zaman olmadığı söylemeliyim. Bunu dakika, saat, gün, ay, yıllarla ölçülebilen bir süre yerine bir ilke, beklemenin bir niteliği olarak tanımlamak daha doğru olur. Olguların ve okuyucularının “yeterli zamanını” belirleyen “süre” değil, “aciliyet hissine kapılmama, kestirmelere kaçmama” ilkesidir.
Benzer bir şekilde “esneklik” de “o da olur bu da” şeklinde ifade edilen bir teoriden kaçma yöntemi değil, “yanlışlanmaya ve doğrulanmaya izin verme” ve “vazgeçebilme” ilkelerini ifade eder. Bu iki ilkeyi, “liberal” , “postmodern” ya da “gelişigüzel” yapan örtük ama bir o kadar ciddi bir mutlaklık içeren, “mutlaklık karşıtı” neoliberal düşünme biçimleridir.
Gerçekleşen “darbe girişimi” üzerine düşünürken, aklıma gelen iki yöntemsel ilke ve bunları sağlayabilecek iki çabayı ifade ettim. Mevcut olay üzerinde düşünürken, bunu yapan birçok kişi gibi, ben de başka olayları da düşünürken kullanabileceğimiz fikirler çıkarmaya çalıştım. Bu gibi olay/süreçleri yorumlarken, aslında birçok kişinin zihninde beliren ama etkisi kaybedilen ilkesel ve yöntemsel konuları da gündeme almanın (buradakiler doğru bulunsun ya da bulunmasın) görüngülerin“esas anlamı” ve “esası anlama çabasıyla” bizi ilişkilendireceğini, alınacak “darbelerden” bizleri koruyacak ve “darbeleri” bertaraf edecek zihinsel ve politik örgütlenmeye imkân açacağını düşünüyorum.
Bana göre, “darbe girişimini” okurken kendimizi tartışmalar çerçevesinde daha gerekçelendirilmiş yorumlar yapmaya doğru açarsak, hem çelişkili görüngülerin ardındakini anlamaya izin veren hem de buluşmalarla olgunlaşan okumaların oluşmasına imkân tanımış oluruz. Böyle bir çabanın var olmadığını söylemek gibi bir niyetim yok ama “darbelerin” etkisi bizi bir tür hızlı davranmaya ittikçe bu çabadan uzaklaşma riskimizin arttığını söyleyebiliriz. Biraz nitel bir “yavaşlama” yakaladığımızda ise anaakım siyaset tarzına benzeşen ve düzeni var olan haliyle dondurmayı arzulayan mutlak ideal tanımlardan (demokrasi, sokağa çıkmak, halk, halkın tepkisi, sivil vb.) uzaklaşabilir, eleştirel ve sosyalist bir gerçekçilikte farklı konumlardan da olsa buluşabiliriz. Anlamayı, tanımlamanın önüne koyan böyle bir çaba mutlak gözüken tanımları da gerçek içeriğine ayrıştırabilir. Yani böylece hızlıca kullanılan bazı kavramlar da üzerine düşünülecek alanlar haline gelebilir. Kavram kullanımına dair aklıma gelen üç soruyu belirterek metni tamamlıyorum:
-Kullanılan demokrasi kavramı herkesin yaşamı hakkında birebir söz hakkına sahip olduğu demos’un egemenliği mi, yoksa sömürü ilişkilerine dokunmaktan uzak “siyaset”le sınırlı ve aynı zamanda temsili yüceleştiren bir olguyu mu ifade eder?
-Sivil kavramı “bir seçim sonucu yönetime gelmiş kimse” dışında bir anlam ifade etmez mi ve tüm yönetimsel, askeri, bürokratik ve yargısal gücün bir kişide toplandığı, bir kişinin her türlü silah ve zor üzerinde birebir söz hakkına sahip olma durumunda bile durumu tanımlayacak olgu sivillik midir?
-Sokağa çıkmak kavramı Gezi’deki gibi yaşamsal, yaratıcı ve eşitlikçi güdülerle mi, yoksa yıkıcı, hiyerarşik ve tabi olmaya yönelik güdülerle mi yapılan bir hareketi anlatır? (Ki bu tartışma sokağa çıkanların darbe karşıtlığını sorgulanır hale getirdiği gibi, bir gün evvel muhalif birçok kesimce “biat ediyor” olarak tanımlanan halkın bir sonraki gün bu güdülerinin nasıl canlandığını ve bir gün sonra da tekrar bunların yok mu olacağının açıklanmasını da zorunlu kılar).
Baran
16 Haziran 2016 Perşembe
Kiralık İşçilik, Sınıfın Kayıpları ve Yaratıcılığın Örgütlenmesi
Özel istihdam
bürolarının işçi kiralamasının yasalaşmasının işçi sınıfı ve mücadelesi için
önemli bir kayıp olduğu kuşku götürmez. Bu metinde sınıf mücadelesi ve sol
muhalefetin hâkim öznelerinin söz konusu kayba yönelik tepkilerinde yer alan
düşünme biçimlerini, bazı özellikleri ön plana çıkararak kavramsal bir
çerçeveye yerleştirmeyi hedefliyorum. Niyetim bu yolla tepkilerin
dönüştürücülük ve yaratıcılık açısından tıkandığı noktalara işaret etmek ve
tıkanan yerleri açmaya dair fikirler sunmak. Burada bu öznelerin emeklerini
değersizleştirmeyeceğim gibi, kullanacağım ruhsallığa ait kavramlar da konuyla
ilgili olan herhangi bir tekil bireyin ruhsallığını tanımlamamaktadır. Yazıda, sınıfın bir kaybı olan kiralık
işçilik uygulamasına verilen bazı tepkileri melankolik olarak nitelerken,
tepkileri üreten tekil bireylerden değil, onu üreten topluluk kültürü ve
kolektif öznelerden bahsediyor olacağım. Kullanacağım bu nitelemenin cansızlık,
donukluk ve durgunluğa referans veren yanlarından yola çıkarak da, buna
karşılık kayıp sonrasında canlılık, yaratıcılık ve dönüştürücülüğün nasıl
örgütlenebileceğine dair önerilerde bulunacağım.
Kiralık işçilik uygulaması, sınıfın maddi durumundan kültürel durumuna, yaşamla ilişkisinden toplumsal dönüşümle ilişkisine kadar birçok alanı etkileyebilecek önemli bir dönüşümü temsil etmektedir. Bu dönüşüm, bir yandan iş, sendika, sigorta, gelir, sosyal hak gibi konulardaki güvencelerde; bir yandan birlikte üretme, dayanışma ve mücadele kültüründe; bir yandan bireysel hayatın düzenlenmesinde; bir yandan da toplumsal dönüşüm ve sosyalizmin kurulması mücadelesinde esaslı dönüşümler anlamına gelecektir. Yaşanacak bu dönüşümün temel özelliğini, bu sürecin öncelikli deneyimini kaybetme olarak adlandırmak ve sosyal, ekonomik, politik, kültürel, vb. gibi alanlarda yaşanacakların da çeşitli kayıplar olduğunu söylemek mümkündür. Yani kiralık işçilik uygulaması, sınıf deneyimi ve belleğinde “kayıp(lar)” olarak yaşanacaktır. Buradan bakıldığında, bu uygulamaya verilen tepkilerin de “kayba verilen tepkiler” olarak düşünülebileceğini varsayıyorum.
Burada bir noktayı vurgulamakta fayda var. Kayıplar her zaman önceki kayıpların ve onlara verilen tepkilerin izlerini taşır. Bir bağlam olarak kapitalizmi ele alırsak, sınıfın kayıplarına dair bir kuruluş noktası, bir “çekirdek” bile tespit etmek mümkün olabilir. Neoliberalizm bağlamı açısından düşünürsek; neoliberalizmin sınıfın, örgüt, güvence, mücadele, beklenti, kültür, vb. gibi birçok alanda ciddi ve sürekli kayıpları temsil ettiğini söyleyebiliriz. Daha güncel örneklere baktığımızda kiralık işçiliğin, daha taşeron sisteminin “yası tutulup” ona karşı toplu bir şekilde yaratıcı bir mücadele geliştirilmeden sınıfın karşısına çıktığı söylenebilir. Kayıpların üst üste yaşamasının iki etkisini görebiliriz. Birincisi, ikinci kayıp birinciye karşı geliştirilen ve “tam kazandırmayan” yöntemlerin biçimsel olarak canlanmasına yol açar; biçimsel bir canlandırma gerçekleşir. İkincisi, birinci kayıp ikincisi karşısında yeğ tutulur ve belki de kendi başına tercih edilir bir duruma dönüşür. Elbette burada iki durum arasında kurduğumuz ilişkinin esasında çoklu durumlar zinciri içerisinde işleyeceğini olacağını da unutmamalıyız.
Yukarıda sunduğum kabullerden yola çıkarak kiralık işçilik uygulamasına verilen tepkilere hâkim olan dili değerlendirip bu tepkilerin melankolik doğasına dikkat çekeceğim. Melankoli kavramını -aşağıda da örneklendireceğim gibi- kayba verilen tepkilere sinmiş biçimselleştirme, yüceleştirme, duygusal uyarımı önceleme, cansızlaştırma ve donuklaştırma, içe çekilme, efkar, suçluluk ve suçlama özelliklerine referansla kullanıyorum.
Sınıfın -diyelim- kapitalizmin kuruluşundan bugüne yaşadığı kayıplar; bu kayıplar “aşıldığı” sürece örgütlenme ve mücadele gücünü kurucu, dışarıda bırakılma çabasıyla aşılamadığı sürece de örgütlenme ve mücadele gücünü ketleyici rol oynamıştır. Bu yazıda üzerinde durmasak da sermaye sınıfının ve devletin birincil amacı ve temennisi kayıpların ketleyici yönde işlev görmesidir. Egemen sınıf ve devlet kaybettirmeyi kötücül doğalarından değil, sömürüyü arttırma amaçları doğrultusunda işleme koyarlar. Bu işlevin ortaya çıkma olasılığının, bu blogda yer alan “1 Mayıs Tartışmaları ve Sembollerin İşlevleri Üzerine” yazısındakine paralel biçimde soyut emeğin ve devletin hâkimiyeti tarafından güçlendirildiğini unutmamak gerekir.
Bağlamı güncelleştirir, sınıfın neoliberal kayıpları içerisinde önemli bir kayıp (kaybettirme yöntemi) olan taşeron sistemini ele alırsak, kiralık işçiliğe verilen tepkilerle taşeron sistemine verilen tepkiler arasındaki ilişkiye dikkat çekmek için bir alan açmış oluruz. Daha önce, bir kaybın bir önceki kayba olan tepkileri biçimsel olarak canlandırabileceğini ve aynı zamanda bir önceki kaybın yeğ tutulması durumunun yaratılabileceğinden söz etmiştik. Bu mantıkla düşündüğümüzde, iki şey görürüz.
Birincisi, taşeron sistemine karşı (genel bir eğilim olarak) yaratıcı tepkilerin geliştirilememiş ve yeni örgütlenme yöntemlerinin yaratılamamış olmasının bir devamı ve tekrarı olarak, yine yeni olanı aramama eğilimi (bu ancak kayıp kabul edilirse yapılabilir) ve mevcut yapıları gözden geçirmeme ısrarı ortaya çıkabilir. (Taşeron sistemi konusunda kuşkusuz belirgin derecede yaratıcı örnekler vardır ama bunlar genel sınıf mücadelesi içerisinde istisnai kalmıştır ve bazen de yaratıcılığını kullanan özneler “yeni” mantığı düşünce ve hareket sistemleri içerisine yedirmemişlerdir.) En azından melankolik tepkiyi değiştirmemekte ısrar, bu tekrarı doğuracaktır. Burada bu tekrarın neden biçimsel olduğunu açıklamakta fayda var. Bu tekrar bir anlamda önceki bir zamanda kullanılan bir yöntemin kopyasıdır çünkü bu “eski” yöntem tarihin bir noktasında işlevsellik göstermiştir. Kapitalizmin tarihi içerisinde bir noktada işlevsellik göstermiş olan bir yöntem, biçimi korunarak tekrarlanmaktadır. Eksik olan ise yöntemin güncel içerikle uyumunun sınanması, buna göre yöntem üzerinde gerekli düzenlemelerin yapılması ve biçim-içerik uyumunun sağlanmasıdır. Burada biçimsel bir kopyalama söz konusudur. Elbette kapitalizmin ortadan kalkmamış olması, eski yöntemin bazı faydalar sağlasa da kapitalizmi tamamen ortadan kaldırmamış olduğunun, dolayısıyla işlevsel olduğu dönemde bile bu işlevselliğinin kısmi olduğunun göstergesidir. Belki de kapitalizm bertaraf edilene kadar sınıf mücadelesi geliştirecek her yöntemin, sadece kısmi bir özellik taşıyor olduğu, bu anlamda zorunlu eksiklikler barındırdığı söylenebilir. Belki de kapitalizmi yıkmanın potansiyeli, her zaman ve yeniden bu gedikten türemektedir. Yöntemlerin eksiklikleri kapitalizmi muhafaza etmenin olduğu kadar, yenilerinin türemesinin de koşuludur.
Kiralık işçiliğin (ikinci kayıp), taşeron sistemi (birinci kayıp) ile ilişkisinde nüvelerini gördüğümüz başka bir ilişki biçimi ise ikinci kaybın birincisini değerli kılması ve onu yeğ tutulur hale getirmesidir. Uygulamaya karşı geliştirilen söylemde yer alan “taşeronu aratacak bir uygulama” nitelemesi bu anlamda düşündürücüdür. Bir kaybın diğerinden daha etkileyici ve daha kaynaksızlaştırıcı olması elbette mümkündür. Bu örnek özelinde kiralık işçilik gerçekten taşeron sisteminin kayıplarının “özlenmesine” neden de olabilir. Bununla birlikte şunu gözden kaçırmamalıyız ki, bu hissiyatı vurgulamak potansiyel olarak birinci kayba dair bir hareketsizlik ve kabul alanı yaratmak anlamına gelir. Burada mesele gündemin böyle bir ikili karşılaştırma içinde ele alınmasının tercih edilmiş olmasıdır. Kullanılan bir söylemin, iki kayıp arasındaki sürekliliğe dikkat çeken, bunları sömürünün derinleştirilmesi bağlamına oturtan bir söylem yerine kullanıldığını; bu olayın özgünlüğü vurgulanmak istenirken, onu kapitalist mantığından ayırma riskinin yaratıldığını görebiliriz. Yukarıda da bahsedildiği gibi, biçimsel ve acilci bir aktarımın, içeriksel ve çalışılmış bir aktarımın önüne geçmesi süreci burada da devrededir.
Bu kayba verilen ve yaratıcı bir aşamaya geçilmesinin önünde engel teşkil eden bir tepkinin de “kabullenme”nin önüne örülen yüksek duvarlarda olduğunu düşünüyorum. Bir alanı çevrelemek üzere duvar örmenin faydaları olabilir ama o duvarların, sınırların geçilmesi gerektiğinde kimseyi içeri ya da dışarı hapsetmeyecek kadar alçak ve yıkılabilir olması gereklidir. Kiralık işçilik açısından henüz gözlemleme fırsatı bulmadığımız ama tahmin yürütebileceğimiz, taşeron sistemi açısından ise sıklıkla gördüğümüzü düşündüğüm bir nokta, bir kaybın varlığını kabullenmeme eğilimidir. Elbette bu her zaman açık bir şekilde ortaya çıkmaz; bazen sadece kaybın olduğu yöne (örn. taşeron) bakmamak şeklinde gerçekleşebilir. Burada önce bir ayrıma dikkat çekmeli ve onun meseleyi daha karmaşık hale getirdiğini teslim etmeliyiz.
Kayba, onu kabullenmeyerek direnileceği düşünüldüğü halde, umulanın aksine (gerçekten bir kayıp olduğunda) bunu kabul etmemek, o durumu sabitlemeye yarar. Söylem ve eylem, kayıp öncesindeki durumu korurcasına onun öncesine çakılır. Esasında kabul etmek, hâlihazırda kaybedilmiş olanın kaybedildiğini tanımak ve zihni öğrenmeye ve ileriki kayıpları engellemek için çalışmaya açmak demektir. Bana kalırsa taşeron sistemi karşısında alınan direngen gözüken ama bir o kadar da hayali anlamda direngen, gerçek anlamda ise durgun tutumlar bu tarz eğilimlerin ürünüdür. Mevcut tepki verme biçimleri korunursa -şimdiden izlerini okuyabildiğimiz eğilimler gücünü korursa- kiralık işçilik de bu durgunluk ve hareketsizliği aşamama halini doğurabilir.
Yaratıcılığın Örgütlenmesi ve Sınıfın “Birleşmesi”
Buraya kadar, sınıf mücadelesi ve sol muhalefetin bazı öznelerinin söylem ve pratiklerine dair gözlemlerden yola çıkarak, bu öznelerin sınıfın bir kaybı olan kiralık işçilik uygulamasına karşı verdiği tepkileri bir kavramsal çerçeve içinde ele almaya çalıştım. Elbette seçilmiş örneklerin genellenmesi üzerine kurulu yöntemimin, bazı örnekleri dışarıda bırakma biçimimin ve ruhsal kavramları kullanma biçimimin tartışılmaya muhtaç birçok yönü var. Bununla birlikte burada sunduğum çerçevenin hem mevcut durumları anlamak hem de alternatifleri düşünmek için bize düşünme alanları açtığına inanıyorum. Bu melankolinin sınıf mücadelesi ve solun genel düşünme ve hareket tarzına ne kadar sindiğinin değerlendirilmesini de önemli buluyorum.
Şimdi yukarıda sunduğum mantıktan yola çıkarak, sınıf mücadelesinin öznelerinin sınıfın kayıplarıyla ve sınıf deneyimiyle kurduğu ilişkinin melankolik değil, yaratıcılığın önünü açar hale getirilmesinin sınıf mücadelesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Hatta ve ancak bu şekilde kaybettirici olana karşı mücadele kazanımla sona erdirilebilir.
Bu ilişkide yapılacak düzenlemelerden biri, içeriğe biçim karşısında kaybettiği önemi kazandırmaktır. Teorik düşünme ve başka bir adıyla eleştirel düşünme devreye girdiğinde, uyarıcı duyguların aktarımının ötesinde bir hedefi olan bir iletişim biçimi işler hale gelebilir. Bu iletişim biçiminin iki etkisi olabilir. Birincisi bu yolla eleştirel teorik çerçeve kapitalizmi analiz etme, dolayısıyla ona karşıt olma ve sınıfın gerçek özgürleşme özelliklerinden feragat etmemiş olur. Böylece kiralık işçiliğin kölelikle bir tutulması yoluyla, işçiliğin esas sömürü biçimini sağladığı ve aslında kapitalizmin bizzat en korkunç yüzü olduğu gerçeği de -işçilerin gerçek deneyimlerinden de kaçınarak- gölgelenmemiş olur. İkincisi, yüzeydeki duygu iniş çıkışlarına yönelmek yerine, iletişim gerçek sınıf kayıp ve yaralarına ve aynı zamanda sınıfın yaratım gücüne temas etmiş olur. Böylece kısa vadeli bir temas için gerekli olduğu düşünülebilecek ve büyük ölçüde düşünmeyi ketleyici ve geçici bir duygusal uyarıcı iletişimin yerine, deneyimin kalıcılığı ve bütünselliğine dokunabilen bir iletişim konmuş olur.
İçeriğin anlam kazanması, aciliyet hissini uzaklaştırabilir ve onun yerine sorunların yakıcılığını –hızlı ve geçici uyarımlar halinde değil- sürekli ve gerçekten hisseden öznelerin oluşmasının yolunu açabilir. Daha önce de belirtildiği gibi melankoli, kaybı kabul etmemenin, yani onu -bir düzeyde- yaşamamanın, dolayısıyla onun yakıcılığından uzak durmanın bir yoludur da. Bu yolun ancak suçlanacak değil, alternatif önerilecek bir yol olduğu söylenebilir. Önerilecek alternatif ise içeriğin geri gelmesiyle sorunun kendisine (sömürü) temas etmektir. Bu yolla geçekleşecek bir kayıp sonrası kabullenmenin, sınıf mücadelesi ve sol muhalefetin öznelerinin yaratıcı güçlerini ortaya çıkarma potansiyeli artacaktır.
Bu noktada, vardığımız son nokta ise kayıp sonrası yaratıcılığın nasıl örgütleneceği sorusudur. Soruya doğrudan bir yanıt vermek yerine bana önemli gelen bir noktayı vurgulamalıyım. Yazıda melankolik olarak adlandırdığımız tepkilerin bir eğiliminin dışsal gerçeklik ve ilişkilerden çekilme olduğunu düşündüğümüzde, kayıp durumlarında yaratıcılık açısından onarıcı olanın da ilişkilere yönelme olduğunu varsaydığımızda; sınıf mücadelesinin öznelerinin, içine çekilme, kapanma ve kendi ideallerine dönme eğilimlerine karşı olan eğilimleri güçlendirmesi gerektiği ortaya çıkar. Sınıfın kayıplarının, sınıfı parçalayan ya da en azından parçalanmayı telafi etmesinin önüne geçen en etkili eğilimler, bu içe çekilme, kapanma ve dış gerçeklikten kendi ideallerine dönme eğilimlerdir. Buna karşın, parçalanmayı bütünleşmeye çevirme eğilimi, sınıfla ve sınıfın ötekileriyle bağ kurmaya yönelmesiyle güçlenir. Bu da bireysel ve kolektif direnme ve yaratma gücünün can kaynağıdır. Kiralık işçiliğin yaratacağı sınıfsal parçalanmaya yanıt geliştirmenin önemli bir etkisi olacaktır. Taşeron sisteminin parçalayıcılığına verilen bazı yanıtlar düşünüldüğünde ve bunların parçaların bir kısmını kapsayamamayı içerdiğini hatırlayabiliriz. Kiralık işçilikte de aynı eğilim korunursa, bu risk vardır. Bu riskle mücadele ederken, “sınıf”la kurulan ilişkilerin gözden geçirilmesi anlamlı olabilir. Birçok açıdan ele alınabilecek bu ilişkinin sadece bir boyutunu “solun birleşmesi tartışması” üzerinden açarak yazıyı sonlandıracağım.
Sınıfın
“Kaybı” Olarak Kiralık İşçilik
Bu metinde kiralık işçiliği, uygulamanın yasalaşmış
olmasını da göz önünde bulundurarak gerçekleşmiş bir “kayıp” olarak ele
alacağım. Farklı koşullar altında, örneğin güçlü bir tepkinin ortaya çıktığı ve
dengeleri değiştirebileceği bir durumda, emek karşıtı bir yasanın çıkmış olması
bir kayıp olarak ele alınmayabilirdi. Bununla birlikte kiralık işçiliğin yasal düzenlemelerinin
yapıldığı ve bir karşı tepkiyle geri dönüşün olanaklı gözükmediği güncel
durumda, burada hayatın parçası olmuş bir kayıptan söz etmek akla yatkın
gözüküyor. Aynı zamanda kaybın, sadece bir anı değil (yasalaşma anı) aynı
zamanda kaybın gerçekleşmesinin neredeyse kesin olduğu bir zaman dilimini de
kapsadığını akılda tutmalıyız. Öte yandan, nesnel bir kaybın sonsuza kadar mı
geri döndürülemez olduğu sorusunu şu an için erteleyebiliriz.Kiralık işçilik uygulaması, sınıfın maddi durumundan kültürel durumuna, yaşamla ilişkisinden toplumsal dönüşümle ilişkisine kadar birçok alanı etkileyebilecek önemli bir dönüşümü temsil etmektedir. Bu dönüşüm, bir yandan iş, sendika, sigorta, gelir, sosyal hak gibi konulardaki güvencelerde; bir yandan birlikte üretme, dayanışma ve mücadele kültüründe; bir yandan bireysel hayatın düzenlenmesinde; bir yandan da toplumsal dönüşüm ve sosyalizmin kurulması mücadelesinde esaslı dönüşümler anlamına gelecektir. Yaşanacak bu dönüşümün temel özelliğini, bu sürecin öncelikli deneyimini kaybetme olarak adlandırmak ve sosyal, ekonomik, politik, kültürel, vb. gibi alanlarda yaşanacakların da çeşitli kayıplar olduğunu söylemek mümkündür. Yani kiralık işçilik uygulaması, sınıf deneyimi ve belleğinde “kayıp(lar)” olarak yaşanacaktır. Buradan bakıldığında, bu uygulamaya verilen tepkilerin de “kayba verilen tepkiler” olarak düşünülebileceğini varsayıyorum.
Burada bir noktayı vurgulamakta fayda var. Kayıplar her zaman önceki kayıpların ve onlara verilen tepkilerin izlerini taşır. Bir bağlam olarak kapitalizmi ele alırsak, sınıfın kayıplarına dair bir kuruluş noktası, bir “çekirdek” bile tespit etmek mümkün olabilir. Neoliberalizm bağlamı açısından düşünürsek; neoliberalizmin sınıfın, örgüt, güvence, mücadele, beklenti, kültür, vb. gibi birçok alanda ciddi ve sürekli kayıpları temsil ettiğini söyleyebiliriz. Daha güncel örneklere baktığımızda kiralık işçiliğin, daha taşeron sisteminin “yası tutulup” ona karşı toplu bir şekilde yaratıcı bir mücadele geliştirilmeden sınıfın karşısına çıktığı söylenebilir. Kayıpların üst üste yaşamasının iki etkisini görebiliriz. Birincisi, ikinci kayıp birinciye karşı geliştirilen ve “tam kazandırmayan” yöntemlerin biçimsel olarak canlanmasına yol açar; biçimsel bir canlandırma gerçekleşir. İkincisi, birinci kayıp ikincisi karşısında yeğ tutulur ve belki de kendi başına tercih edilir bir duruma dönüşür. Elbette burada iki durum arasında kurduğumuz ilişkinin esasında çoklu durumlar zinciri içerisinde işleyeceğini olacağını da unutmamalıyız.
Yukarıda sunduğum kabullerden yola çıkarak kiralık işçilik uygulamasına verilen tepkilere hâkim olan dili değerlendirip bu tepkilerin melankolik doğasına dikkat çekeceğim. Melankoli kavramını -aşağıda da örneklendireceğim gibi- kayba verilen tepkilere sinmiş biçimselleştirme, yüceleştirme, duygusal uyarımı önceleme, cansızlaştırma ve donuklaştırma, içe çekilme, efkar, suçluluk ve suçlama özelliklerine referansla kullanıyorum.
Melankoli
ve Kölelik Vurgusu
Kiralık işçiliğin
“kölelik”le bir tutulmasının ilk bakışta, uygulama ve uygulamanın yolunu
açanlara öfke ve tepkiyi ifade etmenin güçlü bir biçimi olduğu söylenebilir.
Muhtemeldir ki bu ifade böyle bir duygu aktarımını hedefleyerek seçilmiştir.
Böyle bakıldığında sınıfsal bir öfkenin ve ret tepkisinin gerekli ve anlamlı
olduğunu inkâr etmek mümkün değil. Bununla birlikte bu tepkinin ifade bulduğu
kavram olan köleliğin, mevcut uygulamayla teorik (/pratik) uyumsuzluğu bu
kavram seçimi üzerine düşünmeyi gerekli kılmaktadır. Bu uyumsuzluk, bizi
düşünmeye davet eden bir gerilimdir.
Bunu iki noktada ifade etmeye çalışacağım.
Kiralık işçilik
uygulaması işçiler için çalışma ilişkilerinde koruyucu olan unsurların rekabet
ve kâr lehine tasfiye edilmesinin can alıcı bir biçimde somutlaşmasıdır ve bu
bağlamda sömürünün yoğunlaştırılmasını amaçlar. Bu bağlamda burada
yoğunlaştırılan “ekonomik” sömürüdür ve bu eylem kapitalizmin mantığı
içerisinde tamamıyla “anlaşılabilir”dir. Sermayenin sömürme gücüne devletin
yasal gücüyle sunduğu önemli bir katkı söz konusudur.
Bundan farklı olarak kölelik, pre-kapitalist
sömürü biçimleri içerisinde bağımlılığın en katı hallerini içeren ama
nihayetinde ekonomi-dışı araçlarla emek ürünlerine el koyulmasını (ve
bedene/iradeye hükmedilmesini) içeren bir sömürü biçimidir. Bu bağlamda
ekonomik sömürünün yoğunlaştırılmasına odaklanan ama artığa el koymanın
kendisinin değil sömürünün çerçevesinin siyasi/yasal olarak düzenlenmesini
içeren kapitalist sömürü biçimleri ile ekonomi dışı araçlarla artığa el
konulmasını içeren pre-kapitalist sömürü biçimleri temel olarak birbirinden
farklıdır. Bu fark işçilikle kölelik arasındaki farkı da imler.
Bu argümana, kiralık işçilikte işçilerin
kendilerinin (bedenlerinin) alınıp satıldığı ve bu bağlamda kiralık işçilik
uygulamasının köleliğe benzer bir yanının olduğu söylenerek itiraz edilebilir.
Bu itiraza cevap verirken vurgulanması gerekenin, bu uygulama ile aslında
işçinin kapitalizm içerisinde sahip olduğu ve kapitalist sömürünün dayandığı
“özgürlüğü”nden bir şey kaybetmediği gerçeği olduğunu düşünüyorum. Kiralık
işçilik uygulaması aracılığıyla kapitalizmin zorunlu ekonomik bağımlılığı (ki bu
özelliği onu kapitalizm olmaktan çıkarmak bir yana tam anlamıyla onu kapitalizm
yapıyor ve işçiliği ücretli kölelik olarak adlandırmamıza yol açıyor) ortadan
kalkmamakta ve onun yerine ekonomi-dışı sömürüyü olanaklı kılacak siyasal/yasal
bağımlılıklar gelmemektedir. Elbette benzetmeler kural tanımazlıkları ile
güzeldir ve faydasız, yanlış ya da etkisiz olmayabilir ama aşağıda da
değinileceği gibi benzetme kullanımının teorik tutarlılıkların sistemli olarak
önüne geçmeleri bazı sorunlar barındırmaktadır.
Bu teorik uyuşmazlığın
varlığında kölelik kavramının kiralık işçiliğe karşı verilen tepkilerde önemli
bir yer tutmasını nasıl okuyabiliriz? İddiam o ki, arkasındaki teorik düşünüş
biçimi ne olursa olsun böyle bir kavramın kullanımının temel olarak konunun vahametine
dikkat çekme amacıyla ortaya çıktığı, bu vahamet hissini karşısındakine
aktarmayı amaçladığı ve özellikle ortak bir teorik tartışma süreciyle
oluşmadığıdır. Söylemin üreticilerinin arasında yukarıda sunulan mantıktan
farklı bir teorik altyapıyla düşünerek, gerçekten köleliğin “hortladığını”
iddia eden, işçiliğin kölelikten tarihin ilerleyişinde “ileri bir aşama” olduğu
ve buradan geriye gidiliyor olduğu varsayımlarına yaslanan kişiler varsa bile,
buluşulan temel motivasyonun konunun vahametine dikkat çekmek olduğu iddiamı
koruyacağım. Konunun can yakıcılığından şüphe duymamakla birlikte burada
vurguladığım nokta teorik (ve pratik gerçeklikle) bir uyuşmazlığın konunun
vahametini aktarma arzusunun sistematik bir biçimde gerisinde kalmasıdır. Yani, biçim ve uyarıcı benzetme kullanımı o
kadar ön plandadır ki içerik önemsizleşmiştir.
İçerik silikleştiği ölçüde uygulamanın sömürü ve kapitalizmle doğrudan
bağı bulanıklaşır, köleliğin mutlak zulüm sahneleri kapitalizmin “gizli
işkencesine” yer bırakmayacak şekilde iletişimi ve zihni işgal eder.
Mevcut kayıp durumuna verilen
bir tepki olarak düşünebileceğimiz, “kölelik” kavramını sistemli şekilde ön
plana çıkaran söylemin iki özelliği dolayısıyla melankolik olduğunu
düşünebiliriz. Birincisi bu, uyarıcı bir duygunun aktarımını önceleyen ve durumun
içeriğini ve mevcut gerçeklikle ilişkisinin tahlilini –yine sistemli bir
biçimde- arka planda bırakan tepki verme biçimidir. Burada “vahamet aktarımı”
bir tür aciliyet düşüncesiyle, teorik düşünme ve teorik tutarlılık aktarımının
önüne geçmiştir. İkincisi; kaybın,
öncesindeki sürecin yüceleştirilmesi ve mevcut durumun olumsuzluğunun olabildiğince,
başka olumsuzlukları geriye itme pahasına ön plana çıkarma özelliğidir. Bu
eğilimin en somut halini “köle değil işçiyiz” sloganında bulmak mümkündür. Burada
slogan -amacı o olmasa da- işçiliği şu an karşı karşıya kalınan durum
karşısında yüceleştirmekte ve mevcut durumun işçilikle (ve esas ve ortak olan
ekonomik sömürüyle) olan bağını gölgelemektedir. Önümüze çıkarılan işçilikten
esaslı bir kopuş, korkunç ve karanlık (kapitalizm öncesi) bir zamana geri
gidiştir. Bu, söylemin kullanıcılarının niyetinin bu olduğu ya da sömürüye
karşı olmadıkları anlamına gelmez. Ama verilen tepkilerin bazı özelliklerinin
göz ardı edildiği ve de bu tepkilerin otomatikleştiği anlamına geliyor
olabilir. Otomatik hale gelen tepkilerin ise önceki kayıplara verilen
tepkilerin biçimsel tekrarları olduğu düşünülebilir.
Bu tepkileri kayba
verilen “melankolik” tepkiler olarak tanımladığımızda, canlı ve direngen
gözükürken aslında cansız ve durgun olma, dönüştürmeyi hedeflerken aslında
dondurma işlevi görme hallerini daha yakından tanımış ve bunları değersizleştirmek
yerine mantıksal bir çerçeveye oturtmuş oluruz. Teoriden koparılmış bir biçimde,
salt duygusal uyarımı hedefleyen tepki ve politikaların düşünsel manada
dondurucu olduğunu söylemek, bunların zaman zaman kitleleri harekete geçirme
gücüne sahip olduğu gerçeği ile çelişmez. Bu tip harekete geçme hallerinde çalışmaz
hale gelen, teorik bağ kurma, tarihselleştirme, öteki olanın kendi ile
ilişkisini kurma gibi yetilerdir. Bu yetilere enerjisini sağlayan güçler geri
çekilmiş gibidir; bireysel ve kolektif yaratıcılıkla birlikte. Burada hareketin
de geçici ve iz bırakmayan niteliği baskın olur. Bu tip bir hareket ile yine
duygu yükselmesine dayandığı düşünülebilecek ama düşünme bağının gücünü
koruyan, tarihselleştirme, ilişki kurma ve yaratma güçlerini katlayarak
arttıran hareketler arasında bir ayrım yapmak zorunludur. Bu ayrımı yaparken
aynı zamanda bu iki hareketi durduran etmenlerin de ayrımı yapılmış olur. Birincisi
yoğunlukla kendini tüketen içsel eğilimleri, ikincisi ise onu tüketmeye yönelen
dışsa etkilerden dolayı yavaşlar veya durur. Bu iki hareket arasındaki farkı -özellikle
de ikisinin de harekete geçmesin sağlayan “duygu yükselmesi” tarzlarının farkını-
belirleyenin ne olduğu üzerine düşünmeye değer gibi gözükmektedir. Ama biz bu
konuda lafı uzatmayı başka yerlere bırakalım.
Bizim örneğimizde düşünce ile birlikte dondurulan
antikapitalist potansiyeller ve sınıfın deneyimine değen bağdır. Bu donukluk,
dönüştürme ve alternatif üretme yetilerini büyük ölçüde engeller. Kayba karşı
canlı gözüken bir tepkinin örgütlülük ve zihinsel yaratıcılık açısından cansız
ve dondurucu olduğu bu örnek, melankolik bir şekilde kaybedilenin içeride, dış
gerçekliğin de dışarıda korunması eğiliminin bir örneği olarak düşünülebilir.
Kayıplar
Arasındaki İlişkiye DairSınıfın -diyelim- kapitalizmin kuruluşundan bugüne yaşadığı kayıplar; bu kayıplar “aşıldığı” sürece örgütlenme ve mücadele gücünü kurucu, dışarıda bırakılma çabasıyla aşılamadığı sürece de örgütlenme ve mücadele gücünü ketleyici rol oynamıştır. Bu yazıda üzerinde durmasak da sermaye sınıfının ve devletin birincil amacı ve temennisi kayıpların ketleyici yönde işlev görmesidir. Egemen sınıf ve devlet kaybettirmeyi kötücül doğalarından değil, sömürüyü arttırma amaçları doğrultusunda işleme koyarlar. Bu işlevin ortaya çıkma olasılığının, bu blogda yer alan “1 Mayıs Tartışmaları ve Sembollerin İşlevleri Üzerine” yazısındakine paralel biçimde soyut emeğin ve devletin hâkimiyeti tarafından güçlendirildiğini unutmamak gerekir.
Bağlamı güncelleştirir, sınıfın neoliberal kayıpları içerisinde önemli bir kayıp (kaybettirme yöntemi) olan taşeron sistemini ele alırsak, kiralık işçiliğe verilen tepkilerle taşeron sistemine verilen tepkiler arasındaki ilişkiye dikkat çekmek için bir alan açmış oluruz. Daha önce, bir kaybın bir önceki kayba olan tepkileri biçimsel olarak canlandırabileceğini ve aynı zamanda bir önceki kaybın yeğ tutulması durumunun yaratılabileceğinden söz etmiştik. Bu mantıkla düşündüğümüzde, iki şey görürüz.
Birincisi, taşeron sistemine karşı (genel bir eğilim olarak) yaratıcı tepkilerin geliştirilememiş ve yeni örgütlenme yöntemlerinin yaratılamamış olmasının bir devamı ve tekrarı olarak, yine yeni olanı aramama eğilimi (bu ancak kayıp kabul edilirse yapılabilir) ve mevcut yapıları gözden geçirmeme ısrarı ortaya çıkabilir. (Taşeron sistemi konusunda kuşkusuz belirgin derecede yaratıcı örnekler vardır ama bunlar genel sınıf mücadelesi içerisinde istisnai kalmıştır ve bazen de yaratıcılığını kullanan özneler “yeni” mantığı düşünce ve hareket sistemleri içerisine yedirmemişlerdir.) En azından melankolik tepkiyi değiştirmemekte ısrar, bu tekrarı doğuracaktır. Burada bu tekrarın neden biçimsel olduğunu açıklamakta fayda var. Bu tekrar bir anlamda önceki bir zamanda kullanılan bir yöntemin kopyasıdır çünkü bu “eski” yöntem tarihin bir noktasında işlevsellik göstermiştir. Kapitalizmin tarihi içerisinde bir noktada işlevsellik göstermiş olan bir yöntem, biçimi korunarak tekrarlanmaktadır. Eksik olan ise yöntemin güncel içerikle uyumunun sınanması, buna göre yöntem üzerinde gerekli düzenlemelerin yapılması ve biçim-içerik uyumunun sağlanmasıdır. Burada biçimsel bir kopyalama söz konusudur. Elbette kapitalizmin ortadan kalkmamış olması, eski yöntemin bazı faydalar sağlasa da kapitalizmi tamamen ortadan kaldırmamış olduğunun, dolayısıyla işlevsel olduğu dönemde bile bu işlevselliğinin kısmi olduğunun göstergesidir. Belki de kapitalizm bertaraf edilene kadar sınıf mücadelesi geliştirecek her yöntemin, sadece kısmi bir özellik taşıyor olduğu, bu anlamda zorunlu eksiklikler barındırdığı söylenebilir. Belki de kapitalizmi yıkmanın potansiyeli, her zaman ve yeniden bu gedikten türemektedir. Yöntemlerin eksiklikleri kapitalizmi muhafaza etmenin olduğu kadar, yenilerinin türemesinin de koşuludur.
Kiralık işçiliğin (ikinci kayıp), taşeron sistemi (birinci kayıp) ile ilişkisinde nüvelerini gördüğümüz başka bir ilişki biçimi ise ikinci kaybın birincisini değerli kılması ve onu yeğ tutulur hale getirmesidir. Uygulamaya karşı geliştirilen söylemde yer alan “taşeronu aratacak bir uygulama” nitelemesi bu anlamda düşündürücüdür. Bir kaybın diğerinden daha etkileyici ve daha kaynaksızlaştırıcı olması elbette mümkündür. Bu örnek özelinde kiralık işçilik gerçekten taşeron sisteminin kayıplarının “özlenmesine” neden de olabilir. Bununla birlikte şunu gözden kaçırmamalıyız ki, bu hissiyatı vurgulamak potansiyel olarak birinci kayba dair bir hareketsizlik ve kabul alanı yaratmak anlamına gelir. Burada mesele gündemin böyle bir ikili karşılaştırma içinde ele alınmasının tercih edilmiş olmasıdır. Kullanılan bir söylemin, iki kayıp arasındaki sürekliliğe dikkat çeken, bunları sömürünün derinleştirilmesi bağlamına oturtan bir söylem yerine kullanıldığını; bu olayın özgünlüğü vurgulanmak istenirken, onu kapitalist mantığından ayırma riskinin yaratıldığını görebiliriz. Yukarıda da bahsedildiği gibi, biçimsel ve acilci bir aktarımın, içeriksel ve çalışılmış bir aktarımın önüne geçmesi süreci burada da devrededir.
Bu kayba verilen ve yaratıcı bir aşamaya geçilmesinin önünde engel teşkil eden bir tepkinin de “kabullenme”nin önüne örülen yüksek duvarlarda olduğunu düşünüyorum. Bir alanı çevrelemek üzere duvar örmenin faydaları olabilir ama o duvarların, sınırların geçilmesi gerektiğinde kimseyi içeri ya da dışarı hapsetmeyecek kadar alçak ve yıkılabilir olması gereklidir. Kiralık işçilik açısından henüz gözlemleme fırsatı bulmadığımız ama tahmin yürütebileceğimiz, taşeron sistemi açısından ise sıklıkla gördüğümüzü düşündüğüm bir nokta, bir kaybın varlığını kabullenmeme eğilimidir. Elbette bu her zaman açık bir şekilde ortaya çıkmaz; bazen sadece kaybın olduğu yöne (örn. taşeron) bakmamak şeklinde gerçekleşebilir. Burada önce bir ayrıma dikkat çekmeli ve onun meseleyi daha karmaşık hale getirdiğini teslim etmeliyiz.
“Kayba giden süreçler”
ile “kaybın yaşandığı süreçleri” birbirinden ayırmak her ne kadar zor olsa da,
bunlar ayrı süreçlerdir. Yani, mevcut
örnek üzerinden düşünürsek kiralık işçiliğin henüz yasalaşmadığı, bu konuda güç
dengelerinin tartıldığı bir aşamayı “kayba giden süreç” olarak adlandırmak
mümkündür. Bu örnek özelinde de yasalaşma süreci, aynı zamanda yasalaşmaya
verilen tepkinin gözle görünür derecede etkisiz kalacağının anlaşıldığı dönem
ve hatta belki de kaybın gerçekleşmesinin neredeyse kesin olduğu (tespiti zor
kısımlardan biri de budur) kayıp anı öncesi süreç ise nesnel olarak “kaybın
yaşandığı süreç” olarak adlandırılabilir. Bu ayrım üzerine burada detaylı
durmayacak olsam da burada bu ayrıma dikkat çekmemin sebebi birinde umut
birinde umutsuzluk aramam değil, verilen tepkilerin bu ayrım gözetilerek
okunması gerekliliğidir. Yani, bir tepkinin anlam ve etkisini okuyabilmemiz
için o tepkinin “kayba giden süreç”te mi, “kaybın yaşandığı süreç”te mi ortaya
çıktığını hesaba katmamız gerekmektedir. Bu bölümde öne sürdüğüm fikirleri,
özellikle kaybı kabullenmeme tepkisini “kaybın yaşandığı süreç”te ele
aldığımızı akılda tutmalıyız. Henüz kaybın yaşanmadığı bir süreçte bu tepkinin
anlamı farklı olacaktır. Şu dikkat çekecektir ki, bu ayrıştırma ancak kaybın
varlığı “tescillendikten” sonra yapılabilir. Yani kaybın kendisi niteliksel bir
dönüşüm anlamına gelmektedir ve kayıp olgusu kendinden sonraki süreçle öncekini
birbirinden farklılaştırır. Biz bu yazıda “kaybın yaşandığı süreç”ten
bahsediyor olduğumuz için, buradan çıkarılan sonuçlar, doğrudan “kayba giden
süreç”teki tepkilerin yorumlanmasında kullanılmamalıdır. Elbette böyle bir
kayıp yaşanmadan böyle bir ayrıştırmanın kuramsal olarak anlam taşımadığı öne
sürülebilir. Bununla birlikte gerçek ya da sembolik kayıpların olmaması
durumunun varlığı oldukça şüpheli olduğu için bu iddia çok güçlü
gözükmemektedir.
Kaybın yaşandığı, gerçekleştiği süreçte
verilen kabul etmeme tepkisi bir melankolik tepki olarak okunabilir. Bunu
tersinden, kabullenmeye yönelik atıflarımız üzerinden düşünürsek mesele daha
açık hale gelir. Böyle bir melankoli durumunda kabul etmek demek, ilgili
değişimi tanımak, onu meşrulaştırmak, yenilmek, pes etmek, dahası ona izin
vermek demektir. Hatta bir düzeyde kabul etmek, kayıptan sorumlu olmak, kaybı
istemiş olmak, kaybettirmiş olmakla eş değer tutulur. Esasında toplumsal
gerçeklikle örtüşmeyen ama içsel bir suçlama şeklinde var olan bu fikirler (efkâr),
kabullenmenin kendisinin bir suç gibi algılanarak ondan uzak durulmasına neden
olur. Durumu kabul etme ve duruma uygun yöntem geliştirme önerilerinin ne kadar
hızlı bir şekilde öznelerin birbirine yönelttiği suçlamaları getirdiğini
düşünürsek, bu işleyişi daha iyi anlamış oluruz.Kayba, onu kabullenmeyerek direnileceği düşünüldüğü halde, umulanın aksine (gerçekten bir kayıp olduğunda) bunu kabul etmemek, o durumu sabitlemeye yarar. Söylem ve eylem, kayıp öncesindeki durumu korurcasına onun öncesine çakılır. Esasında kabul etmek, hâlihazırda kaybedilmiş olanın kaybedildiğini tanımak ve zihni öğrenmeye ve ileriki kayıpları engellemek için çalışmaya açmak demektir. Bana kalırsa taşeron sistemi karşısında alınan direngen gözüken ama bir o kadar da hayali anlamda direngen, gerçek anlamda ise durgun tutumlar bu tarz eğilimlerin ürünüdür. Mevcut tepki verme biçimleri korunursa -şimdiden izlerini okuyabildiğimiz eğilimler gücünü korursa- kiralık işçilik de bu durgunluk ve hareketsizliği aşamama halini doğurabilir.
Yaratıcılığın Örgütlenmesi ve Sınıfın “Birleşmesi”
Buraya kadar, sınıf mücadelesi ve sol muhalefetin bazı öznelerinin söylem ve pratiklerine dair gözlemlerden yola çıkarak, bu öznelerin sınıfın bir kaybı olan kiralık işçilik uygulamasına karşı verdiği tepkileri bir kavramsal çerçeve içinde ele almaya çalıştım. Elbette seçilmiş örneklerin genellenmesi üzerine kurulu yöntemimin, bazı örnekleri dışarıda bırakma biçimimin ve ruhsal kavramları kullanma biçimimin tartışılmaya muhtaç birçok yönü var. Bununla birlikte burada sunduğum çerçevenin hem mevcut durumları anlamak hem de alternatifleri düşünmek için bize düşünme alanları açtığına inanıyorum. Bu melankolinin sınıf mücadelesi ve solun genel düşünme ve hareket tarzına ne kadar sindiğinin değerlendirilmesini de önemli buluyorum.
Şimdi yukarıda sunduğum mantıktan yola çıkarak, sınıf mücadelesinin öznelerinin sınıfın kayıplarıyla ve sınıf deneyimiyle kurduğu ilişkinin melankolik değil, yaratıcılığın önünü açar hale getirilmesinin sınıf mücadelesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Hatta ve ancak bu şekilde kaybettirici olana karşı mücadele kazanımla sona erdirilebilir.
Bu ilişkide yapılacak düzenlemelerden biri, içeriğe biçim karşısında kaybettiği önemi kazandırmaktır. Teorik düşünme ve başka bir adıyla eleştirel düşünme devreye girdiğinde, uyarıcı duyguların aktarımının ötesinde bir hedefi olan bir iletişim biçimi işler hale gelebilir. Bu iletişim biçiminin iki etkisi olabilir. Birincisi bu yolla eleştirel teorik çerçeve kapitalizmi analiz etme, dolayısıyla ona karşıt olma ve sınıfın gerçek özgürleşme özelliklerinden feragat etmemiş olur. Böylece kiralık işçiliğin kölelikle bir tutulması yoluyla, işçiliğin esas sömürü biçimini sağladığı ve aslında kapitalizmin bizzat en korkunç yüzü olduğu gerçeği de -işçilerin gerçek deneyimlerinden de kaçınarak- gölgelenmemiş olur. İkincisi, yüzeydeki duygu iniş çıkışlarına yönelmek yerine, iletişim gerçek sınıf kayıp ve yaralarına ve aynı zamanda sınıfın yaratım gücüne temas etmiş olur. Böylece kısa vadeli bir temas için gerekli olduğu düşünülebilecek ve büyük ölçüde düşünmeyi ketleyici ve geçici bir duygusal uyarıcı iletişimin yerine, deneyimin kalıcılığı ve bütünselliğine dokunabilen bir iletişim konmuş olur.
İçeriğin anlam kazanması, aciliyet hissini uzaklaştırabilir ve onun yerine sorunların yakıcılığını –hızlı ve geçici uyarımlar halinde değil- sürekli ve gerçekten hisseden öznelerin oluşmasının yolunu açabilir. Daha önce de belirtildiği gibi melankoli, kaybı kabul etmemenin, yani onu -bir düzeyde- yaşamamanın, dolayısıyla onun yakıcılığından uzak durmanın bir yoludur da. Bu yolun ancak suçlanacak değil, alternatif önerilecek bir yol olduğu söylenebilir. Önerilecek alternatif ise içeriğin geri gelmesiyle sorunun kendisine (sömürü) temas etmektir. Bu yolla geçekleşecek bir kayıp sonrası kabullenmenin, sınıf mücadelesi ve sol muhalefetin öznelerinin yaratıcı güçlerini ortaya çıkarma potansiyeli artacaktır.
Bu noktada, vardığımız son nokta ise kayıp sonrası yaratıcılığın nasıl örgütleneceği sorusudur. Soruya doğrudan bir yanıt vermek yerine bana önemli gelen bir noktayı vurgulamalıyım. Yazıda melankolik olarak adlandırdığımız tepkilerin bir eğiliminin dışsal gerçeklik ve ilişkilerden çekilme olduğunu düşündüğümüzde, kayıp durumlarında yaratıcılık açısından onarıcı olanın da ilişkilere yönelme olduğunu varsaydığımızda; sınıf mücadelesinin öznelerinin, içine çekilme, kapanma ve kendi ideallerine dönme eğilimlerine karşı olan eğilimleri güçlendirmesi gerektiği ortaya çıkar. Sınıfın kayıplarının, sınıfı parçalayan ya da en azından parçalanmayı telafi etmesinin önüne geçen en etkili eğilimler, bu içe çekilme, kapanma ve dış gerçeklikten kendi ideallerine dönme eğilimlerdir. Buna karşın, parçalanmayı bütünleşmeye çevirme eğilimi, sınıfla ve sınıfın ötekileriyle bağ kurmaya yönelmesiyle güçlenir. Bu da bireysel ve kolektif direnme ve yaratma gücünün can kaynağıdır. Kiralık işçiliğin yaratacağı sınıfsal parçalanmaya yanıt geliştirmenin önemli bir etkisi olacaktır. Taşeron sisteminin parçalayıcılığına verilen bazı yanıtlar düşünüldüğünde ve bunların parçaların bir kısmını kapsayamamayı içerdiğini hatırlayabiliriz. Kiralık işçilikte de aynı eğilim korunursa, bu risk vardır. Bu riskle mücadele ederken, “sınıf”la kurulan ilişkilerin gözden geçirilmesi anlamlı olabilir. Birçok açıdan ele alınabilecek bu ilişkinin sadece bir boyutunu “solun birleşmesi tartışması” üzerinden açarak yazıyı sonlandıracağım.
Toplumsal mücadelenin
gelişmesi için merkezi önem atfedilen “solun birleşmesi” konusu iki açıdan
sorunsallaştırılmalıdır. Bir yandan birleşme kavramıyla kastedilenin ne olduğu
büyük önem taşıyor. Daha uzun bir tartışmanın konusu olmakla birlikte çok
kısaca değinelim. Eğer birleşme “bir” olma gibi tekleştirici ve aynılaştırıcı
ve bundan dolayı zorunlu olarak hayali ve zorunlu olarak imkansız bir anlam
atfedilerek kullanılıyorsa -farkında olarak ya da olmayarak- bu birleşmenin toplumsal
açıdan gerçeklik dışı ve dönüşüm karşıtı bir anlam taşıdığı söylenmelidir. Eğer
ki bu kavram parçalarını tanıyan, farklılığı koruyan ve onları bütünleşme
eğilimini harekete geçiren bir gerçekçi bütünsellik yaratma anlamında
kullanılıyorsa, kavramın o zaman devrimci bir anlamı olabilir. Diğer yandan da
birleşmesi arzulanan en önemli şeyin “sol” olduğunun söylenmesi de dikkat
çekicidir. O’nun birleşmesini istemek değil, buna toplumsal dönüşüm için
merkezi önem atfetmek düşündürücüdür. Tarihsel olarak sınıf mücadelesinde “tüm
işçilerin birleşmesi”nden “solun birleşmesi”ne bir kayma yaşanmış, arzunun
hedefi değişmiş gibidir. Bu yenilgilerin ve kayıpların yarattığı, bunlara
verilen bir tepkiyi içeren bir kayma olabilir ve bu “hedefin” içerikle yeniden
buluşması, gözden geçirilmesi sınıfla ilişki ve kapitalizmin gerçek yıkılma
noktalarının tespiti açısından yaşamsal gözükmektedir.
Parçalanma riskine
karşı koruyucu olanın, sınıfı bütünselleştirme ihtiyacını hatırlamak ve hem
kurum içi ilişkilerin hem de kurumların dışarıyla kurduğu ilişkilerin “yeni”
olana yönelik “yeniden” düzenlenmesini düşünmek olacağını düşünüyorum. Pratik
olarak bunun, sınıf mücadelesinin öznelerinin gerek kapsayıcılığını gerek de iç
ilişkilerini kurma biçimini yaratıcı, eleştirel ve kolektif şekillerde
dönüştürmesiyle mümkün olacağı söylenebilir. Kuşkusuz gerek kapitalizmin gerek
devletin gerekse bunları içselleştirme biçimlerimizin direncine karşı bu zordur.
Bununla birlikte “gören gözler” için sınıf her zaman
yaratıcıdır.
Baran
13 Mayıs 2016 Cuma
Türkiye'de Gerilim Deneyimi, Gerileme ve Bazı Potansiyeller
(Bu yazı 10 Ekim Ankara Katliamı sonrasında kaleme alınmış olup 27 Ekim 2015'te Vira Verita'nın internet sitesinde yayınlanmıştır. Yazının sitedeki bağlantısı şu şekildedir: http://viraverita.org/yazilar/turkiyede-gerilim-deneyimi-gerileme-ve-bazi-potansiyeller)
Türkiye’de bu dönemde büyük bir çoğunlukça paylaşılan, farklı mecralarda üzerine konuşulduğunu gördüğümüz temel bir deneyimin “gerilim” olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti devletinin kullanımını gelenekselleştirdiği araçlardan olan “gerilim politikaları” günümüzde en vicdansız ve acımasız şekillerde kullanıma sokulmakta ve mevcut bir düzenin korunması için –“kişisel gerilimleri” de bazen oluşturma, bazen de işgal etme eğiliminde olan- “toplumsal gerilimler” yaratmayı amaçlamaktadır. Güncel durumda, her türlü baskılama ve şiddet aracının ve cinayet ve katliamların da devrede olduğu bir şekilde uygulamaya konulan bu politikaların amacının mevcut iktidar ilişki ve konumlarını korumak olduğunu, bu politikaların yaratıcılarının sözlerinde de açık bir şekilde bulmak mümkün. Ben bu metinde, bu politikaların toplumda nasıl işlediğine dair bazı fikirler sunacağım. Burada sunacaklarımı, “gerilim” üzerine düşünürken içinde olduğumuz güncel durum hakkında başka nasıl fikirler geliştirebileceğimize dair bir düşünce egzersizi olarak görebiliriz.
Metne başlarken, gerilimi ortak bir deneyimi adlandırmak için kullanmıştım. Burada bir deneyim olarak gerilimden bahsederken, gerilim politikalarının hayatlarımıza ve ilişkilerimize tesirini, onların bize çarparak düşünce ve hislerimize verdiği şekli ve belli yönlere doğru bizi çekiştirmelerinin deneyimini kastediyorum. Bu politikaların farklı kesim ve bireylerce farklı şekillerde yaşanabileceğini söylemek mümkünse de, bu farklılıklardan önce bu deneyimin ortaklığı ve benzerliğini ön plana alacak ve gerilim ile gerileme arasında bir ilişki kurmaya çalışacağım. Daha sonra ise, toplumsal değişim için yaşamsal önemde olduğunu düşündüğüm iki kesim üzerinden (işçiler ve “solcular”) gerilim deneyiminin farklılığını ön plana alacak ve gerileme ile gerilim ilişkisini -bu sefer tersten- ele alarak metni tamamlayacağım.
“Gerilim”den “Gerileme”ye
İlk aşamada, genel ve ortak bir deneyimin ifadesi olarak “gerilim deneyimi”ni başlangıç noktası olarak alalım. Bu gerilimi yaşadığımızı ifade etmek için farklı cümleler kurabiliriz. Olası ifadelerden bir kısmı bu gerilimin varlığına işaret eden, kişinin kendine ait de olsa gerilime dışarıdan bakan bir pozisyondan kurulan “Bende/toplumda bir gerilim var” ve benzeri cümlelerdir. Bu tip ifade biçimlerinin bir durum ya da deneyimi “dışarıdan” betimlediğini ve onu bir varlık olarak sabitlediğini düşünebiliriz. Bana kalırsa bu bir duruma bakmak için durulacak pozisyonlardan biridir ki çözümleme yapılırken tek başına burada durulmadığı sürece kullanılması anlamlı da olabilir. Başka bir soyutlama pozisyonu ise bir durumu süreç olarak ele almak, yani sabitleyen isimler yerine oluşa işaret eden fiiller kullanmaktır. İçinde yaşadığımız ve “içeriden” de baktığımız mevcut gerilim durumunu, bu mantıkla ifade etmek istediğimizde şu ifadeleri kullanabiliriz: “Ben geriliyorum”, “Toplum olarak geriliyoruz.”
Bu cümlelerle belli bir deneyime işaret etmeyi hedefliyorsa da, aynı zamanda başka anlamları doğuracak, daha doğrusu başka anlamlara gönderme yapacak ifadeler kullanmış olur. Cümlede kullanılan yüklemler, öznenin “geril-diğini” ifade ettiği gibi “gerile-diğini” de ifade eder. Deneyimin bu, şimdiki zamanlı ve süreç vurgulu ifadesinin (“Geriliyorum/Geriliyoruz”) bu iki anlamının gerçekliğin hangi yüzlerini aktardığını ve anlamlandırdığını ve bu ikinci anlamın, birincisiyle ilişkisinin ne olduğunu düşünmenin, içinde bulunduğumuz durumu kavramak açısından faydalı bir yöntem olduğunu düşünüyorum.
Bu yazıdaki kurgumuza göre, bilinçli bir şekilde niyetlenmeden dile düşmüş olan “gerileme”, bazı ruhsal kapasitelerin oluşmadığı (bir çekim gücü yaratan) bir zamana doğru dönüş/gidiş sonucunda ruhsal kapasitelerde yaşanan kayba ve bunları harekete geçiremeden dünyayla kurulan bir ilişkiye işaret eder. Burada gerileme, ötekilikleri ve dolayısıyla kendini “tanıma”, kendinin ötekiliklerle ilişkililiğini ve bağ(ım)lılığını kabul etme, kendi üzerine düşünebilme ve özeleştiri yapabilme, düşünümsellik ve dolayısıyla anlamlı ve karşılıklı her türlü iletişime dair kapasitelerin azalmasını ifade eder. Aynı zamanda –yazı açısından bunları ön plana çıkaralım- korku ve her türlü “gerilimin” belirleyici ve yıkma ve yıkılmaya dair düşüncelerin daha parlak hâle geldiği, daha dolayımsız yaşandığı ve ilişkililik halinden çekilmelerin olduğu bir durumu anlatır. Aynı zamanda gerilemenin, içsel yaşantılarla dışsal gerçeklik arasındaki sınırların kaybolduğu, eleştirel düşünme süreçlerine yer ve zaman tanımayan, kısa ve acil bağlantılar üzerinden işleyen bir zihinsel düzene doğru gidiş olduğu söylenebilir. Meseleyi bu şekilde ele aldığımızda, “Toplum geriliyor” derken böyle bir sürece de işaret ettiğimiz düşünülebilir.
Bu gerilemenin hayatımızdaki güncel örneklerini, parti/devlet yayını gibi çalışan ve çizgi roman ruhu taşıyan gazetelerde; argüman sunma, dinleme ve karşılıklı konuşma gibi zorluklara girilmeyen “tartışma” programlarında; bütünlükten yoksun ve tutarsız ifadeler üzerine kurulu siyasi söylemlerde; tekil ve büyük ölçüde ya hayranlık uyandırıcı ya da korkutucu semboller üzerinden yapılan politika ve “politik okumalar”da; bir konuda “söz”leşmek bir kenara dursun sözün –imkan varsa şiddetle- kesilmelerinde; içeriğin biçimsel ifadeler yanında iyice soluklaşmasında (haberlerdeki bir günden diğerine değişen “gerçekler”, bayrak tartışmaları, örgüt isimleri, “terör” söylemi, vb.) bulabileceğimizi düşünüyorum. Toplumun çeşitli kesimleri ve bireyler arası iletişim ve ilişkilerin tedirginlik, endişe ve korkunun rengiyle günden güne daha da karanlıklaşması, gerileme sürecinin başka bir göstergesi olarak düşünülebilir. Bu göstergelerin sebebinin -güncel olanla geleneksel olanın ne oranda birbirine karıştığını tartışmayı başka bir yere bırakırsak- gerilim politikaları olduğunu söylemek mümkün.
Gerileme, sadece geniş ve belki de gevşek bir ifade olarak kullandığımız “topluma” özgü gibi gözükmemekte. Savaş politikalarını da içeren gerilim politikalarının, zihinlerinde korkularıyla gerçeklik arasındaki sınırlar iyice silikleşmiş olan muktedirlerin uyguladığı bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz. Hatta muktedirlerin gerilemesinin toplumun gerilemesini öncelediğini, muktedirlerin gerilimlerinin, toplumsal gerilimlerle çözülmeye çalışıldığını da söylemek mümkündür. Bunu söylerken, bir not düşmekte fayda var. Bir ülkede iktidarın politikaları üzerine düşünürken muktedirlerin psikolojisini ön plana çıkarmak oldukça yetersiz ve riskli bir yöntemdir. Burada amacın bu yöntemi kullanmak olmadığı vurgulanmalı. Kapitalist bir devletin yönetimi ve uygulanan politikaların belirleyenlerinin ele alınacağı soyutlama düzeyi ile bizim buradaki özel konu için kullandığımız soyutlama düzeyimiz birbirinden farklıdır. Başka bir şekilde söylersek, bu iki yaklaşım hem ele alınan zaman kesiti (kapsanan dönem) ve hem de kapsam (ele alınan süreç, ilişki ve dolayısıyla belirleyenlerin çeşitliliği) açısından farklılıklar gösterir. En kapsamlı değerlendirmenin, bu iki ve daha çok “düzey” arasında gidip gelebilen, farklı soyutlamalarda gezinebilen bir şekilde yapılacağı düşünülebilir. Bununla birlikte burada biz özel ve özgün bir kesiti, başka perspektifleri dışlamayacak belli bir perspektifle değerlendirmekteyiz.
Bu uzunca notun ardından şunu da eklemek anlamlı olacaktır. Muktedirlerin, çoğul bir özne olarak ifade edilmesinin, bu gerileme içerisinde ne kadar doğru olduğu da tartışmalı gözüküyor. Ortada birbirinden ayrı öznelikler varsa da, egemen işleyiş “bir”ini taklit etmeye çalışma doğrultusundadır. Taklit ve biat edilen de, bu ilişkinin bir parçası olarak taklit ve biat ettirmekten başka niyet ve kabiliyetlerini, yani insanlara ilişkilenmenin özerk varlığı tanıyan, karşılıklı bağımlı ve eşit biçimlerini -büyük ölçüde kalıcı olarak- unutmuştur. Bu bağlamda, muktedir olmayanların içinde bulunduğu gerilemenin muktedirlerin içinde bulunduğu gerileme ile arasındaki temel bir farka da dikkat çekmiş oluruz. Muktedirler, gerilemelerini onaracak olan, hem kabiliyetlerini hem de ilişkisel olanaklarını, neredeyse kalıcı olarak kaybetmişledir. Toplumun muktedir olmayan kesimlerinin kendini yeniden kurması ise daha mümkün gözükmektedir. İki grup açısından bunun sebepleri olan gerilimleri aşağıda ele almaya çalışacağım.
“Gerileme”den “Gerilim”e
Buraya kadar kurduğumuz mantığa göre gerilim, gerilemenin sebebidir. Birinci anlamla (gerilim) ikinci anlam (gerileme) arasındaki ilişki, bu özgün bağlamda bu yönde bir sebep-sonuç ilişkisidir. Peki, bu ilişkinin tersini düşünemez miyiz? Bunu yaparken mantıksal bir geçiş de yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Yani, eğer bir yandan gerilimin, gerileme yarattığını, diğer yandan gerilemenin gerilim yarattığını söyleyeceksek, anlatmaya çalıştığımız belli bir akışı ve nedenselliği kaybedeceğiz. Bir kavramda değişiklik yaparak, bunun gibi simetrik bir döngüsellikten kaçınabiliriz. Birinci aşamada gerilim politikalarının gerilemeyi yarattığından söz ettiğimizi söyleyebiliriz. Şimdi ise yine yaratma kelimesini değil de, taşıma kelimesini kullanalım ve böylece hem kendi içinde dönen simetriden kaçınalım, hem de bir potansiyele işaret etmiş olalım. Daha basit bir ifadeyle, “gerilemenin nasıl gerilimler taşıdığına” bakalım.
Burada özel olarak iki grup için, gerilemeden ve gerilemenin taşıdığı gerilimlerinden bahsedeceğim. Birinci grup işçiler, ikinci grup ise “solcular”dır. Bu iki grubun birbirinden bağımsız olduğunu veya her birinin kendi içinde her açıdan bütünlük arz ettiğini iddia etmiyorum. Hatta ikinci ifadenin tırnak içinde kullanılmasının sebebi de kategorinin epey muğlak oluşu. Bununla birlikte burada, hem bu grupları daha iyi tanımlamaya çalışmanın, hem de toplumun tüm “kesimlerine” odaklanmanın bu metnin bağlamının dışına taşacağını ve bu muğlaklığın bu metin açısından yeterli bir çerçeve sunduğunu düşünüyorum. Bu iki grubu seçme sebebimi de kısaca açıklamam gerekir. Birinci grup olan (yaka rengi, emeğinin üretken olup olmaması, çalışma biçimi, işsizliği, vb. fark etmeksizin) işçileri ele alma nedenim, bu grubun sınıfsal konum dolayısıyla kapitalizmle zorunlu bir çelişki içinde olmaları ve bu nedenle kapitalizmin bertaraf edilmesinde tek yeterli ve nesnel potansiyele sahip güç olmasıdır. Burada işçileri, “işçi sınıfı” olarak adlandırmamamın sebebi ise “sınıflaşma/sınıf oluşumu” ile “sınıfsal konumu” birbirinden farklı kavramlar olarak ele almam ve burada “sınıf oluş” iddiasında bulunmadan sadece bir konuma işaret etmemdir. İkinci grup olan “solcuları” da aşağıda bahsedeceğimiz gibi toplumsal gerilimlerin boşalma/başkalaşma yönüne etkide bulunabilme (entelektüel veya başka biçimlerde) ve ezme-ezilme ilişkilerinin ve ötekileştirmelerin aşılmasında rol oynama olanakları nedeniyle burada ele alıyorum.
Türkiye’de işçilerin mevcut muktedirlere nasıl baktığını ve onlarla nasıl ilişki kurduğunu birçok açıdan tartışabiliriz ama bu gündem çerçevesinde sıkça ifade edilen bir nokta, mevcut muktedirlerin çoğunlukla işçiler tarafından desteklendiğidir. Eğer bu varsayım doğruysa işçiler, nesnel (sınıfsal) konumlarının ve gündelik hayatlarının uzun süre izin vermeyeceği bir deneyime zihinlerinde –gerilimlerle de miktarı arttırılan- bir enerji ayırmaktadırlar. Yaşanan gerilimler ve bu gerilimlere yönelik çözümlemeleri söz konusu olduğunda da, işçilerin bu yatırımların “karşılığını” bir aradalık duygusu ve vicdanlarının silikleşmesi/güçsüzleşmesi şeklinde aldıkları da düşünülebilir. Bu insanların bu küme dışında düşünülebilecek insanlardan özellikle daha az “insani” ya da daha az “akıllı” olduğunu düşünmek için ortada bir sebep yok. Öte yandan, bazen “gör(e)meme”, bazen ise “vicdan yitimi” olarak adlandırabileceğimiz şekilde yaşanan gerilemeyi anlamak, bu desteğe dair bir fikir verebilir. Buradaki gerilemenin; birlikte bir yaşam sürülen -örneğin aynı ulaşım araçlarının kullanıldığı, aynı şekilde çalışma zorunluluğunun taşındığı- başka bir “grup” insanla zihinsel temas ve yakınlığın kopacağı kadar, başka bir figüre ve o figür etrafındaki duygusal yüke yatırım yapılmasında kendini göstermesi olasıdır. Bu yatırımın ilk bakışta gerçek hayattaki bazı ilişkileri kuvvetlendirdiği –örneğin aynı görüşte olanlarla olan ilişki- düşünülebilse de, burada odak noktası ve yapılan yatırım daha çok karşılıklı kurulan eşit ilişkilere değil, “birlikte bakılan yer”edir . Bu da kaçınılmaz olarak, “birlikte bakanların” birbirlerine bakmalarının, birbirlerini duymalarının önünde bir engel teşkil edebilir. Ötekiler ve ötekiliklerle kurulan ilişkilerden bir anlamda çekilme, yatırımın bir anlamda başka bir yere yöneltilmesi, önceden bahsettiğimiz kapasite kayıplarına örnek olarak düşünülebilir.
İşin bir yönü buyken, diğer bir yönü de bu gerilemenin güçlü bir gerilimi de içinde taşıdığıdır. Bu gerilimin sebebi muktedirle aradaki nesnel kopukluk ve hiçbir zaman uyuşamayacak olan gündelik hayat deneyimidir. Burada bir uyuşmamanın ötesinde değişmez bir çatışmadan bahsettiğimizi de vurgulamalıyım. İşçilerin gündelik hayat deneyiminin, bakılan yerdeki hayatla her zaman çatışmalı bir şekilde var olacak olması, belirli bir karşıtlık etrafında biriken bir enerjiye işaret ediyor. Bu tip bir gerilimden söz ederken “gerilim politikalarının” yarattığı gerilimden farklı bir deneyimden söz ediyoruz. Eğer gerilimlerin boşalım aradığına dair inancımızı korursak ve zaman içerisinde kısmi boşalımlar olsa da esas gerilimin boşaltılamadığını ya da başka bir deyişle esas çelişkinin başka bir çelişkiye dönüşecek şekilde başkalaşmadığını düşünürsek, gerileme içerisinde bir potansiyelden söz etmiş oluruz. Bu potansiyeli bir de, her gerilemenin yeni kapasiteler geliştirmek için bir fırsat yarattığı düşüncesiyle ifade edebiliriz. Yani kapasitelerin kaybının ya da silikleşmesinin, yeni kapasitelerin geliştirilmesi için bir alan açtığını da iddia edebiliriz.
Elbette, iç savaşa dair ihtimallerin de dile getirildiği bu güncel ortamda gerilimlerin ne yönde boşalımlara yol açacağı, üzerine düşünülmesi gereken bir konudur. Burada bahsi geçen potansiyelin ve yenilik ihtimalinin, kendiliğinden gerçekleşeceğini söylemek güçtür. Bu potansiyelin gerçekleşmesi için, kapasite oluşumunda devrede olan güçlerden alınacak yön ve yüklerin belirleyici olacağı da düşünülebilir. Bu bağlamda, bu kapasitelerin yönü üzerindeki etkilerden biri olabilecek “solcular” akla geliyor.
“Solcuların” bir yandan hâlâ toplumsal barış, adalet, konuşma, farklılıklarla bir arada yaşama, sözleşme, tanıma, hatırlama, hesaplaşma vb. gibi özelliklerin sürdürmesi, bir şekilde gerilim altında gerilemeye dair gösterilen direnişlerin ve korunan kapasitelerin göstergesi olarak düşünülebilir. Ve bu bağlamda Suruç Katliamı gibi Ankara Katliamı’nın da, bunu sezer bir şekilde, bu kapasiteleri hedef alarak yapıldığı bile düşünülebilir. Bununla birlikte gerilemenin, yukarıdaki grup için de bahsettiğimiz “birine bakakalma” özelliği bu grupta da işleyebilmektedir. Bu sefer işçilerin arasından muktedir(ler)i destekleyenlerin bakakalma sürecinde olduğundan farklı olarak, buradaki figür bir aynadaki görüntüdür. Solcuların gerilemesinin temel bir göstergesinin, kendine bakakalma ve bununla ilişkili olarak kendi pozisyonunu yüceleştirme olduğu düşünülebilir. Bu yüceleştirme ile düşünümsel bir kendine bakma ve eleştirellik arasındaki fark, birincinin bir sabitleme ve ötekisizlik, diğerininse dönüşüm ve ötekililik özelliklerini barındırmasıdır. Konum alma ve insanları bu konuma davet etme sürecinin, tek bir konumda kendini sabitlediğine inanma ve orayı ulaşılamaz kılma hâline dönüşmesi ve davetkârlığın dışlamaya dönüşmesi, gerileme yönünde özellikler olarak düşünülebilir.
Bu gerilemenin taşıdığı gerilimin bir önceki gruptaki kadar güçlü olduğunu iddia etmemekle birlikte, belirli bir potansiyele işaret ettiğini düşünüyorum. Buradaki gerilemenin gerilimi, ideal bir pozisyonda bulunma ile grup içinde bulunma arasındaki gerilimdir. Elbette grup içinde bulunmama diye bir ihtimal neredeyse kimse için yok. Bununla birlikte “solculuk”, grup içinde, grup değerleri ve gruba dair çerçevelerin özenle üzerinde durulduğu bir yön taşıyor. Grup içindeki eğilimler ne olursa olsun ve ayrışmalar ne kadar kopmaya dönüşürse dönüşsün, her zaman işleyen güçlü bir birlikte olma eğilimi söz konusu ve bu zorunlu eğilim, yüceleştirme eğilimi ile karşıt gözüküyor. Hem koruyucu hem de yapıcı olan, örgütlü ve dayanışarak var olma çabası kendi içinde birçok çelişkiyi ve çatışmayı barındırarak büyük oranda anlaşmazlığa gebe bir iş olsa da, birlikte konuşabilme, sözleşebilme ve üretebilme yönünde çabaları ortaklaştırdığında gerilimlere karşı koruyucu dinamikleri de canlı tutmaktadır. Bununla birlikte bu grup olmaya dair eşitlikçi eğilimin, hiyerarşik ve bir yere bakakalan bir grup olmaya dair eğilim tarafından egemenlik altına alınmasının önüne nasıl geçileceği de üzerine düşünülmesi gereken bir şey gibi durmaktadır.
Bitirirken
Bu potansiyel gerilimler, üzerine çalışılacak düşünme alanları gibi gözüküyor ve aslında birçok şekilde de bunlar üzerine çalışılıyor. Bu yönde bir çabanın bir parçası olmayı hedefleyen bu metinde, ortak toplumsal bir deneyim üzerine nasıl düşünebileceğimize dair bazı fikirler sunmaya çalıştım. Gerilim politikalarıyla şekillendirilen gerilim deneyiminin gerileme ile iç içe var oluşuna değinerek, birincisinin ikincisinin sebebi olarak düşünülebileceğini iddia ettim ve bunun mantığından ve göstergelerinden söz ettim.
Aynı zamanda bu gerilemenin, çıkışsız ve çelişkisiz bir nokta olmadığını gösterecek şekilde, içinde taşıdığı ve enerji biriktiren gerilimlerden bahsettim. Bu durumda ise amacım, “Geriliyorum”/“Geriliyor” yüklemli ifadelerin ikinci anlamından (gerileme), birinci anlamına (gerilim) doğru bir dönüşü yakalamaktı. Birinci anlama tekrar dönebilmemizin, bu metnin kendi döngüsünü tamamladığını ifade ettiğini düşünüyorum. Bununla birlikte hiçbir zaman tamamlanma diye bir şeyin mümkün olmayacağını, gerçeğin ve anlamın “tam” olamayacağını düşünürsek, ikinci anlamdan birinciye farklı bir fiille dönüş yaparak simetriyi bozmamızın, yeni açık noktalara ve dallanma olanaklarına işaret ettiğini görebiliriz.
Türkiye’de bu dönemde büyük bir çoğunlukça paylaşılan, farklı mecralarda üzerine konuşulduğunu gördüğümüz temel bir deneyimin “gerilim” olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti devletinin kullanımını gelenekselleştirdiği araçlardan olan “gerilim politikaları” günümüzde en vicdansız ve acımasız şekillerde kullanıma sokulmakta ve mevcut bir düzenin korunması için –“kişisel gerilimleri” de bazen oluşturma, bazen de işgal etme eğiliminde olan- “toplumsal gerilimler” yaratmayı amaçlamaktadır. Güncel durumda, her türlü baskılama ve şiddet aracının ve cinayet ve katliamların da devrede olduğu bir şekilde uygulamaya konulan bu politikaların amacının mevcut iktidar ilişki ve konumlarını korumak olduğunu, bu politikaların yaratıcılarının sözlerinde de açık bir şekilde bulmak mümkün. Ben bu metinde, bu politikaların toplumda nasıl işlediğine dair bazı fikirler sunacağım. Burada sunacaklarımı, “gerilim” üzerine düşünürken içinde olduğumuz güncel durum hakkında başka nasıl fikirler geliştirebileceğimize dair bir düşünce egzersizi olarak görebiliriz.
Metne başlarken, gerilimi ortak bir deneyimi adlandırmak için kullanmıştım. Burada bir deneyim olarak gerilimden bahsederken, gerilim politikalarının hayatlarımıza ve ilişkilerimize tesirini, onların bize çarparak düşünce ve hislerimize verdiği şekli ve belli yönlere doğru bizi çekiştirmelerinin deneyimini kastediyorum. Bu politikaların farklı kesim ve bireylerce farklı şekillerde yaşanabileceğini söylemek mümkünse de, bu farklılıklardan önce bu deneyimin ortaklığı ve benzerliğini ön plana alacak ve gerilim ile gerileme arasında bir ilişki kurmaya çalışacağım. Daha sonra ise, toplumsal değişim için yaşamsal önemde olduğunu düşündüğüm iki kesim üzerinden (işçiler ve “solcular”) gerilim deneyiminin farklılığını ön plana alacak ve gerileme ile gerilim ilişkisini -bu sefer tersten- ele alarak metni tamamlayacağım.
“Gerilim”den “Gerileme”ye
İlk aşamada, genel ve ortak bir deneyimin ifadesi olarak “gerilim deneyimi”ni başlangıç noktası olarak alalım. Bu gerilimi yaşadığımızı ifade etmek için farklı cümleler kurabiliriz. Olası ifadelerden bir kısmı bu gerilimin varlığına işaret eden, kişinin kendine ait de olsa gerilime dışarıdan bakan bir pozisyondan kurulan “Bende/toplumda bir gerilim var” ve benzeri cümlelerdir. Bu tip ifade biçimlerinin bir durum ya da deneyimi “dışarıdan” betimlediğini ve onu bir varlık olarak sabitlediğini düşünebiliriz. Bana kalırsa bu bir duruma bakmak için durulacak pozisyonlardan biridir ki çözümleme yapılırken tek başına burada durulmadığı sürece kullanılması anlamlı da olabilir. Başka bir soyutlama pozisyonu ise bir durumu süreç olarak ele almak, yani sabitleyen isimler yerine oluşa işaret eden fiiller kullanmaktır. İçinde yaşadığımız ve “içeriden” de baktığımız mevcut gerilim durumunu, bu mantıkla ifade etmek istediğimizde şu ifadeleri kullanabiliriz: “Ben geriliyorum”, “Toplum olarak geriliyoruz.”
Bu cümlelerle belli bir deneyime işaret etmeyi hedefliyorsa da, aynı zamanda başka anlamları doğuracak, daha doğrusu başka anlamlara gönderme yapacak ifadeler kullanmış olur. Cümlede kullanılan yüklemler, öznenin “geril-diğini” ifade ettiği gibi “gerile-diğini” de ifade eder. Deneyimin bu, şimdiki zamanlı ve süreç vurgulu ifadesinin (“Geriliyorum/Geriliyoruz”) bu iki anlamının gerçekliğin hangi yüzlerini aktardığını ve anlamlandırdığını ve bu ikinci anlamın, birincisiyle ilişkisinin ne olduğunu düşünmenin, içinde bulunduğumuz durumu kavramak açısından faydalı bir yöntem olduğunu düşünüyorum.
Bu yazıdaki kurgumuza göre, bilinçli bir şekilde niyetlenmeden dile düşmüş olan “gerileme”, bazı ruhsal kapasitelerin oluşmadığı (bir çekim gücü yaratan) bir zamana doğru dönüş/gidiş sonucunda ruhsal kapasitelerde yaşanan kayba ve bunları harekete geçiremeden dünyayla kurulan bir ilişkiye işaret eder. Burada gerileme, ötekilikleri ve dolayısıyla kendini “tanıma”, kendinin ötekiliklerle ilişkililiğini ve bağ(ım)lılığını kabul etme, kendi üzerine düşünebilme ve özeleştiri yapabilme, düşünümsellik ve dolayısıyla anlamlı ve karşılıklı her türlü iletişime dair kapasitelerin azalmasını ifade eder. Aynı zamanda –yazı açısından bunları ön plana çıkaralım- korku ve her türlü “gerilimin” belirleyici ve yıkma ve yıkılmaya dair düşüncelerin daha parlak hâle geldiği, daha dolayımsız yaşandığı ve ilişkililik halinden çekilmelerin olduğu bir durumu anlatır. Aynı zamanda gerilemenin, içsel yaşantılarla dışsal gerçeklik arasındaki sınırların kaybolduğu, eleştirel düşünme süreçlerine yer ve zaman tanımayan, kısa ve acil bağlantılar üzerinden işleyen bir zihinsel düzene doğru gidiş olduğu söylenebilir. Meseleyi bu şekilde ele aldığımızda, “Toplum geriliyor” derken böyle bir sürece de işaret ettiğimiz düşünülebilir.
Bu gerilemenin hayatımızdaki güncel örneklerini, parti/devlet yayını gibi çalışan ve çizgi roman ruhu taşıyan gazetelerde; argüman sunma, dinleme ve karşılıklı konuşma gibi zorluklara girilmeyen “tartışma” programlarında; bütünlükten yoksun ve tutarsız ifadeler üzerine kurulu siyasi söylemlerde; tekil ve büyük ölçüde ya hayranlık uyandırıcı ya da korkutucu semboller üzerinden yapılan politika ve “politik okumalar”da; bir konuda “söz”leşmek bir kenara dursun sözün –imkan varsa şiddetle- kesilmelerinde; içeriğin biçimsel ifadeler yanında iyice soluklaşmasında (haberlerdeki bir günden diğerine değişen “gerçekler”, bayrak tartışmaları, örgüt isimleri, “terör” söylemi, vb.) bulabileceğimizi düşünüyorum. Toplumun çeşitli kesimleri ve bireyler arası iletişim ve ilişkilerin tedirginlik, endişe ve korkunun rengiyle günden güne daha da karanlıklaşması, gerileme sürecinin başka bir göstergesi olarak düşünülebilir. Bu göstergelerin sebebinin -güncel olanla geleneksel olanın ne oranda birbirine karıştığını tartışmayı başka bir yere bırakırsak- gerilim politikaları olduğunu söylemek mümkün.
Gerileme, sadece geniş ve belki de gevşek bir ifade olarak kullandığımız “topluma” özgü gibi gözükmemekte. Savaş politikalarını da içeren gerilim politikalarının, zihinlerinde korkularıyla gerçeklik arasındaki sınırlar iyice silikleşmiş olan muktedirlerin uyguladığı bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz. Hatta muktedirlerin gerilemesinin toplumun gerilemesini öncelediğini, muktedirlerin gerilimlerinin, toplumsal gerilimlerle çözülmeye çalışıldığını da söylemek mümkündür. Bunu söylerken, bir not düşmekte fayda var. Bir ülkede iktidarın politikaları üzerine düşünürken muktedirlerin psikolojisini ön plana çıkarmak oldukça yetersiz ve riskli bir yöntemdir. Burada amacın bu yöntemi kullanmak olmadığı vurgulanmalı. Kapitalist bir devletin yönetimi ve uygulanan politikaların belirleyenlerinin ele alınacağı soyutlama düzeyi ile bizim buradaki özel konu için kullandığımız soyutlama düzeyimiz birbirinden farklıdır. Başka bir şekilde söylersek, bu iki yaklaşım hem ele alınan zaman kesiti (kapsanan dönem) ve hem de kapsam (ele alınan süreç, ilişki ve dolayısıyla belirleyenlerin çeşitliliği) açısından farklılıklar gösterir. En kapsamlı değerlendirmenin, bu iki ve daha çok “düzey” arasında gidip gelebilen, farklı soyutlamalarda gezinebilen bir şekilde yapılacağı düşünülebilir. Bununla birlikte burada biz özel ve özgün bir kesiti, başka perspektifleri dışlamayacak belli bir perspektifle değerlendirmekteyiz.
Bu uzunca notun ardından şunu da eklemek anlamlı olacaktır. Muktedirlerin, çoğul bir özne olarak ifade edilmesinin, bu gerileme içerisinde ne kadar doğru olduğu da tartışmalı gözüküyor. Ortada birbirinden ayrı öznelikler varsa da, egemen işleyiş “bir”ini taklit etmeye çalışma doğrultusundadır. Taklit ve biat edilen de, bu ilişkinin bir parçası olarak taklit ve biat ettirmekten başka niyet ve kabiliyetlerini, yani insanlara ilişkilenmenin özerk varlığı tanıyan, karşılıklı bağımlı ve eşit biçimlerini -büyük ölçüde kalıcı olarak- unutmuştur. Bu bağlamda, muktedir olmayanların içinde bulunduğu gerilemenin muktedirlerin içinde bulunduğu gerileme ile arasındaki temel bir farka da dikkat çekmiş oluruz. Muktedirler, gerilemelerini onaracak olan, hem kabiliyetlerini hem de ilişkisel olanaklarını, neredeyse kalıcı olarak kaybetmişledir. Toplumun muktedir olmayan kesimlerinin kendini yeniden kurması ise daha mümkün gözükmektedir. İki grup açısından bunun sebepleri olan gerilimleri aşağıda ele almaya çalışacağım.
“Gerileme”den “Gerilim”e
Buraya kadar kurduğumuz mantığa göre gerilim, gerilemenin sebebidir. Birinci anlamla (gerilim) ikinci anlam (gerileme) arasındaki ilişki, bu özgün bağlamda bu yönde bir sebep-sonuç ilişkisidir. Peki, bu ilişkinin tersini düşünemez miyiz? Bunu yaparken mantıksal bir geçiş de yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Yani, eğer bir yandan gerilimin, gerileme yarattığını, diğer yandan gerilemenin gerilim yarattığını söyleyeceksek, anlatmaya çalıştığımız belli bir akışı ve nedenselliği kaybedeceğiz. Bir kavramda değişiklik yaparak, bunun gibi simetrik bir döngüsellikten kaçınabiliriz. Birinci aşamada gerilim politikalarının gerilemeyi yarattığından söz ettiğimizi söyleyebiliriz. Şimdi ise yine yaratma kelimesini değil de, taşıma kelimesini kullanalım ve böylece hem kendi içinde dönen simetriden kaçınalım, hem de bir potansiyele işaret etmiş olalım. Daha basit bir ifadeyle, “gerilemenin nasıl gerilimler taşıdığına” bakalım.
Burada özel olarak iki grup için, gerilemeden ve gerilemenin taşıdığı gerilimlerinden bahsedeceğim. Birinci grup işçiler, ikinci grup ise “solcular”dır. Bu iki grubun birbirinden bağımsız olduğunu veya her birinin kendi içinde her açıdan bütünlük arz ettiğini iddia etmiyorum. Hatta ikinci ifadenin tırnak içinde kullanılmasının sebebi de kategorinin epey muğlak oluşu. Bununla birlikte burada, hem bu grupları daha iyi tanımlamaya çalışmanın, hem de toplumun tüm “kesimlerine” odaklanmanın bu metnin bağlamının dışına taşacağını ve bu muğlaklığın bu metin açısından yeterli bir çerçeve sunduğunu düşünüyorum. Bu iki grubu seçme sebebimi de kısaca açıklamam gerekir. Birinci grup olan (yaka rengi, emeğinin üretken olup olmaması, çalışma biçimi, işsizliği, vb. fark etmeksizin) işçileri ele alma nedenim, bu grubun sınıfsal konum dolayısıyla kapitalizmle zorunlu bir çelişki içinde olmaları ve bu nedenle kapitalizmin bertaraf edilmesinde tek yeterli ve nesnel potansiyele sahip güç olmasıdır. Burada işçileri, “işçi sınıfı” olarak adlandırmamamın sebebi ise “sınıflaşma/sınıf oluşumu” ile “sınıfsal konumu” birbirinden farklı kavramlar olarak ele almam ve burada “sınıf oluş” iddiasında bulunmadan sadece bir konuma işaret etmemdir. İkinci grup olan “solcuları” da aşağıda bahsedeceğimiz gibi toplumsal gerilimlerin boşalma/başkalaşma yönüne etkide bulunabilme (entelektüel veya başka biçimlerde) ve ezme-ezilme ilişkilerinin ve ötekileştirmelerin aşılmasında rol oynama olanakları nedeniyle burada ele alıyorum.
Türkiye’de işçilerin mevcut muktedirlere nasıl baktığını ve onlarla nasıl ilişki kurduğunu birçok açıdan tartışabiliriz ama bu gündem çerçevesinde sıkça ifade edilen bir nokta, mevcut muktedirlerin çoğunlukla işçiler tarafından desteklendiğidir. Eğer bu varsayım doğruysa işçiler, nesnel (sınıfsal) konumlarının ve gündelik hayatlarının uzun süre izin vermeyeceği bir deneyime zihinlerinde –gerilimlerle de miktarı arttırılan- bir enerji ayırmaktadırlar. Yaşanan gerilimler ve bu gerilimlere yönelik çözümlemeleri söz konusu olduğunda da, işçilerin bu yatırımların “karşılığını” bir aradalık duygusu ve vicdanlarının silikleşmesi/güçsüzleşmesi şeklinde aldıkları da düşünülebilir. Bu insanların bu küme dışında düşünülebilecek insanlardan özellikle daha az “insani” ya da daha az “akıllı” olduğunu düşünmek için ortada bir sebep yok. Öte yandan, bazen “gör(e)meme”, bazen ise “vicdan yitimi” olarak adlandırabileceğimiz şekilde yaşanan gerilemeyi anlamak, bu desteğe dair bir fikir verebilir. Buradaki gerilemenin; birlikte bir yaşam sürülen -örneğin aynı ulaşım araçlarının kullanıldığı, aynı şekilde çalışma zorunluluğunun taşındığı- başka bir “grup” insanla zihinsel temas ve yakınlığın kopacağı kadar, başka bir figüre ve o figür etrafındaki duygusal yüke yatırım yapılmasında kendini göstermesi olasıdır. Bu yatırımın ilk bakışta gerçek hayattaki bazı ilişkileri kuvvetlendirdiği –örneğin aynı görüşte olanlarla olan ilişki- düşünülebilse de, burada odak noktası ve yapılan yatırım daha çok karşılıklı kurulan eşit ilişkilere değil, “birlikte bakılan yer”edir . Bu da kaçınılmaz olarak, “birlikte bakanların” birbirlerine bakmalarının, birbirlerini duymalarının önünde bir engel teşkil edebilir. Ötekiler ve ötekiliklerle kurulan ilişkilerden bir anlamda çekilme, yatırımın bir anlamda başka bir yere yöneltilmesi, önceden bahsettiğimiz kapasite kayıplarına örnek olarak düşünülebilir.
İşin bir yönü buyken, diğer bir yönü de bu gerilemenin güçlü bir gerilimi de içinde taşıdığıdır. Bu gerilimin sebebi muktedirle aradaki nesnel kopukluk ve hiçbir zaman uyuşamayacak olan gündelik hayat deneyimidir. Burada bir uyuşmamanın ötesinde değişmez bir çatışmadan bahsettiğimizi de vurgulamalıyım. İşçilerin gündelik hayat deneyiminin, bakılan yerdeki hayatla her zaman çatışmalı bir şekilde var olacak olması, belirli bir karşıtlık etrafında biriken bir enerjiye işaret ediyor. Bu tip bir gerilimden söz ederken “gerilim politikalarının” yarattığı gerilimden farklı bir deneyimden söz ediyoruz. Eğer gerilimlerin boşalım aradığına dair inancımızı korursak ve zaman içerisinde kısmi boşalımlar olsa da esas gerilimin boşaltılamadığını ya da başka bir deyişle esas çelişkinin başka bir çelişkiye dönüşecek şekilde başkalaşmadığını düşünürsek, gerileme içerisinde bir potansiyelden söz etmiş oluruz. Bu potansiyeli bir de, her gerilemenin yeni kapasiteler geliştirmek için bir fırsat yarattığı düşüncesiyle ifade edebiliriz. Yani kapasitelerin kaybının ya da silikleşmesinin, yeni kapasitelerin geliştirilmesi için bir alan açtığını da iddia edebiliriz.
Elbette, iç savaşa dair ihtimallerin de dile getirildiği bu güncel ortamda gerilimlerin ne yönde boşalımlara yol açacağı, üzerine düşünülmesi gereken bir konudur. Burada bahsi geçen potansiyelin ve yenilik ihtimalinin, kendiliğinden gerçekleşeceğini söylemek güçtür. Bu potansiyelin gerçekleşmesi için, kapasite oluşumunda devrede olan güçlerden alınacak yön ve yüklerin belirleyici olacağı da düşünülebilir. Bu bağlamda, bu kapasitelerin yönü üzerindeki etkilerden biri olabilecek “solcular” akla geliyor.
“Solcuların” bir yandan hâlâ toplumsal barış, adalet, konuşma, farklılıklarla bir arada yaşama, sözleşme, tanıma, hatırlama, hesaplaşma vb. gibi özelliklerin sürdürmesi, bir şekilde gerilim altında gerilemeye dair gösterilen direnişlerin ve korunan kapasitelerin göstergesi olarak düşünülebilir. Ve bu bağlamda Suruç Katliamı gibi Ankara Katliamı’nın da, bunu sezer bir şekilde, bu kapasiteleri hedef alarak yapıldığı bile düşünülebilir. Bununla birlikte gerilemenin, yukarıdaki grup için de bahsettiğimiz “birine bakakalma” özelliği bu grupta da işleyebilmektedir. Bu sefer işçilerin arasından muktedir(ler)i destekleyenlerin bakakalma sürecinde olduğundan farklı olarak, buradaki figür bir aynadaki görüntüdür. Solcuların gerilemesinin temel bir göstergesinin, kendine bakakalma ve bununla ilişkili olarak kendi pozisyonunu yüceleştirme olduğu düşünülebilir. Bu yüceleştirme ile düşünümsel bir kendine bakma ve eleştirellik arasındaki fark, birincinin bir sabitleme ve ötekisizlik, diğerininse dönüşüm ve ötekililik özelliklerini barındırmasıdır. Konum alma ve insanları bu konuma davet etme sürecinin, tek bir konumda kendini sabitlediğine inanma ve orayı ulaşılamaz kılma hâline dönüşmesi ve davetkârlığın dışlamaya dönüşmesi, gerileme yönünde özellikler olarak düşünülebilir.
Bu gerilemenin taşıdığı gerilimin bir önceki gruptaki kadar güçlü olduğunu iddia etmemekle birlikte, belirli bir potansiyele işaret ettiğini düşünüyorum. Buradaki gerilemenin gerilimi, ideal bir pozisyonda bulunma ile grup içinde bulunma arasındaki gerilimdir. Elbette grup içinde bulunmama diye bir ihtimal neredeyse kimse için yok. Bununla birlikte “solculuk”, grup içinde, grup değerleri ve gruba dair çerçevelerin özenle üzerinde durulduğu bir yön taşıyor. Grup içindeki eğilimler ne olursa olsun ve ayrışmalar ne kadar kopmaya dönüşürse dönüşsün, her zaman işleyen güçlü bir birlikte olma eğilimi söz konusu ve bu zorunlu eğilim, yüceleştirme eğilimi ile karşıt gözüküyor. Hem koruyucu hem de yapıcı olan, örgütlü ve dayanışarak var olma çabası kendi içinde birçok çelişkiyi ve çatışmayı barındırarak büyük oranda anlaşmazlığa gebe bir iş olsa da, birlikte konuşabilme, sözleşebilme ve üretebilme yönünde çabaları ortaklaştırdığında gerilimlere karşı koruyucu dinamikleri de canlı tutmaktadır. Bununla birlikte bu grup olmaya dair eşitlikçi eğilimin, hiyerarşik ve bir yere bakakalan bir grup olmaya dair eğilim tarafından egemenlik altına alınmasının önüne nasıl geçileceği de üzerine düşünülmesi gereken bir şey gibi durmaktadır.
Bitirirken
Bu potansiyel gerilimler, üzerine çalışılacak düşünme alanları gibi gözüküyor ve aslında birçok şekilde de bunlar üzerine çalışılıyor. Bu yönde bir çabanın bir parçası olmayı hedefleyen bu metinde, ortak toplumsal bir deneyim üzerine nasıl düşünebileceğimize dair bazı fikirler sunmaya çalıştım. Gerilim politikalarıyla şekillendirilen gerilim deneyiminin gerileme ile iç içe var oluşuna değinerek, birincisinin ikincisinin sebebi olarak düşünülebileceğini iddia ettim ve bunun mantığından ve göstergelerinden söz ettim.
Aynı zamanda bu gerilemenin, çıkışsız ve çelişkisiz bir nokta olmadığını gösterecek şekilde, içinde taşıdığı ve enerji biriktiren gerilimlerden bahsettim. Bu durumda ise amacım, “Geriliyorum”/“Geriliyor” yüklemli ifadelerin ikinci anlamından (gerileme), birinci anlamına (gerilim) doğru bir dönüşü yakalamaktı. Birinci anlama tekrar dönebilmemizin, bu metnin kendi döngüsünü tamamladığını ifade ettiğini düşünüyorum. Bununla birlikte hiçbir zaman tamamlanma diye bir şeyin mümkün olmayacağını, gerçeğin ve anlamın “tam” olamayacağını düşünürsek, ikinci anlamdan birinciye farklı bir fiille dönüş yaparak simetriyi bozmamızın, yeni açık noktalara ve dallanma olanaklarına işaret ettiğini görebiliriz.
Baran
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)