16 Haziran 2016 Perşembe

Kiralık İşçilik, Sınıfın Kayıpları ve Yaratıcılığın Örgütlenmesi

  Özel istihdam bürolarının işçi kiralamasının yasalaşmasının işçi sınıfı ve mücadelesi için önemli bir kayıp olduğu kuşku götürmez. Bu metinde sınıf mücadelesi ve sol muhalefetin hâkim öznelerinin söz konusu kayba yönelik tepkilerinde yer alan düşünme biçimlerini, bazı özellikleri ön plana çıkararak kavramsal bir çerçeveye yerleştirmeyi hedefliyorum. Niyetim bu yolla tepkilerin dönüştürücülük ve yaratıcılık açısından tıkandığı noktalara işaret etmek ve tıkanan yerleri açmaya dair fikirler sunmak. Burada bu öznelerin emeklerini değersizleştirmeyeceğim gibi, kullanacağım ruhsallığa ait kavramlar da konuyla ilgili olan herhangi bir tekil bireyin ruhsallığını tanımlamamaktadır.  Yazıda, sınıfın bir kaybı olan kiralık işçilik uygulamasına verilen bazı tepkileri melankolik olarak nitelerken, tepkileri üreten tekil bireylerden değil, onu üreten topluluk kültürü ve kolektif öznelerden bahsediyor olacağım. Kullanacağım bu nitelemenin cansızlık, donukluk ve durgunluğa referans veren yanlarından yola çıkarak da, buna karşılık kayıp sonrasında canlılık, yaratıcılık ve dönüştürücülüğün nasıl örgütlenebileceğine dair önerilerde bulunacağım.

Sınıfın “Kaybı” Olarak Kiralık İşçilik
  Bu metinde kiralık işçiliği, uygulamanın yasalaşmış olmasını da göz önünde bulundurarak gerçekleşmiş bir “kayıp” olarak ele alacağım. Farklı koşullar altında, örneğin güçlü bir tepkinin ortaya çıktığı ve dengeleri değiştirebileceği bir durumda, emek karşıtı bir yasanın çıkmış olması bir kayıp olarak ele alınmayabilirdi. Bununla birlikte kiralık işçiliğin yasal düzenlemelerinin yapıldığı ve bir karşı tepkiyle geri dönüşün olanaklı gözükmediği güncel durumda, burada hayatın parçası olmuş bir kayıptan söz etmek akla yatkın gözüküyor. Aynı zamanda kaybın, sadece bir anı değil (yasalaşma anı) aynı zamanda kaybın gerçekleşmesinin neredeyse kesin olduğu bir zaman dilimini de kapsadığını akılda tutmalıyız. Öte yandan, nesnel bir kaybın sonsuza kadar mı geri döndürülemez olduğu sorusunu şu an için erteleyebiliriz.
 
 Kiralık işçilik uygulaması, sınıfın maddi durumundan kültürel durumuna, yaşamla ilişkisinden toplumsal dönüşümle ilişkisine kadar birçok alanı etkileyebilecek önemli bir dönüşümü temsil etmektedir. Bu dönüşüm, bir yandan iş, sendika, sigorta, gelir, sosyal hak gibi konulardaki güvencelerde; bir yandan birlikte üretme, dayanışma ve mücadele kültüründe; bir yandan bireysel hayatın düzenlenmesinde; bir yandan da toplumsal dönüşüm ve sosyalizmin kurulması mücadelesinde esaslı dönüşümler anlamına gelecektir. Yaşanacak bu dönüşümün temel özelliğini, bu sürecin öncelikli deneyimini kaybetme olarak adlandırmak ve sosyal, ekonomik, politik, kültürel, vb. gibi alanlarda yaşanacakların da çeşitli kayıplar olduğunu söylemek mümkündür. Yani kiralık işçilik uygulaması, sınıf deneyimi ve belleğinde “kayıp(lar)” olarak yaşanacaktır. Buradan bakıldığında, bu uygulamaya verilen tepkilerin de “kayba verilen tepkiler” olarak düşünülebileceğini varsayıyorum.
Burada bir noktayı vurgulamakta fayda var. Kayıplar her zaman önceki kayıpların ve onlara verilen tepkilerin izlerini taşır. Bir bağlam olarak kapitalizmi ele alırsak, sınıfın kayıplarına dair bir kuruluş noktası, bir “çekirdek” bile tespit etmek mümkün olabilir. Neoliberalizm bağlamı açısından düşünürsek; neoliberalizmin sınıfın, örgüt, güvence, mücadele, beklenti, kültür, vb. gibi birçok alanda ciddi ve sürekli kayıpları temsil ettiğini söyleyebiliriz. Daha güncel örneklere baktığımızda kiralık işçiliğin, daha taşeron sisteminin “yası tutulup” ona karşı toplu bir şekilde yaratıcı bir mücadele geliştirilmeden sınıfın karşısına çıktığı söylenebilir. Kayıpların üst üste yaşamasının iki etkisini görebiliriz. Birincisi, ikinci kayıp birinciye karşı geliştirilen ve “tam kazandırmayan” yöntemlerin biçimsel olarak canlanmasına yol açar; biçimsel bir canlandırma gerçekleşir. İkincisi, birinci kayıp ikincisi karşısında yeğ tutulur ve belki de kendi başına tercih edilir bir duruma dönüşür. Elbette burada iki durum arasında kurduğumuz ilişkinin esasında çoklu durumlar zinciri içerisinde işleyeceğini olacağını da unutmamalıyız. 

 Yukarıda sunduğum kabullerden yola çıkarak kiralık işçilik uygulamasına verilen tepkilere hâkim olan dili değerlendirip bu tepkilerin melankolik doğasına dikkat çekeceğim.  Melankoli kavramını -aşağıda da örneklendireceğim gibi- kayba verilen tepkilere sinmiş biçimselleştirme, yüceleştirme, duygusal uyarımı önceleme, cansızlaştırma ve donuklaştırma, içe çekilme, efkar, suçluluk ve suçlama özelliklerine referansla kullanıyorum.

Melankoli ve Kölelik Vurgusu
 Kiralık işçiliğin “kölelik”le bir tutulmasının ilk bakışta, uygulama ve uygulamanın yolunu açanlara öfke ve tepkiyi ifade etmenin güçlü bir biçimi olduğu söylenebilir. Muhtemeldir ki bu ifade böyle bir duygu aktarımını hedefleyerek seçilmiştir. Böyle bakıldığında sınıfsal bir öfkenin ve ret tepkisinin gerekli ve anlamlı olduğunu inkâr etmek mümkün değil. Bununla birlikte bu tepkinin ifade bulduğu kavram olan köleliğin, mevcut uygulamayla teorik (/pratik) uyumsuzluğu bu kavram seçimi üzerine düşünmeyi gerekli kılmaktadır. Bu uyumsuzluk, bizi düşünmeye davet eden bir gerilimdir.  Bunu iki noktada ifade etmeye çalışacağım.

 Kiralık işçilik uygulaması işçiler için çalışma ilişkilerinde koruyucu olan unsurların rekabet ve kâr lehine tasfiye edilmesinin can alıcı bir biçimde somutlaşmasıdır ve bu bağlamda sömürünün yoğunlaştırılmasını amaçlar. Bu bağlamda burada yoğunlaştırılan “ekonomik” sömürüdür ve bu eylem kapitalizmin mantığı içerisinde tamamıyla “anlaşılabilir”dir. Sermayenin sömürme gücüne devletin yasal gücüyle sunduğu önemli bir katkı söz konusudur.
 Bundan farklı olarak kölelik, pre-kapitalist sömürü biçimleri içerisinde bağımlılığın en katı hallerini içeren ama nihayetinde ekonomi-dışı araçlarla emek ürünlerine el koyulmasını (ve bedene/iradeye hükmedilmesini) içeren bir sömürü biçimidir. Bu bağlamda ekonomik sömürünün yoğunlaştırılmasına odaklanan ama artığa el koymanın kendisinin değil sömürünün çerçevesinin siyasi/yasal olarak düzenlenmesini içeren kapitalist sömürü biçimleri ile ekonomi dışı araçlarla artığa el konulmasını içeren pre-kapitalist sömürü biçimleri temel olarak birbirinden farklıdır. Bu fark işçilikle kölelik arasındaki farkı da imler.

 Bu argümana, kiralık işçilikte işçilerin kendilerinin (bedenlerinin) alınıp satıldığı ve bu bağlamda kiralık işçilik uygulamasının köleliğe benzer bir yanının olduğu söylenerek itiraz edilebilir. Bu itiraza cevap verirken vurgulanması gerekenin, bu uygulama ile aslında işçinin kapitalizm içerisinde sahip olduğu ve kapitalist sömürünün dayandığı “özgürlüğü”nden bir şey kaybetmediği gerçeği olduğunu düşünüyorum. Kiralık işçilik uygulaması aracılığıyla kapitalizmin zorunlu ekonomik bağımlılığı (ki bu özelliği onu kapitalizm olmaktan çıkarmak bir yana tam anlamıyla onu kapitalizm yapıyor ve işçiliği ücretli kölelik olarak adlandırmamıza yol açıyor) ortadan kalkmamakta ve onun yerine ekonomi-dışı sömürüyü olanaklı kılacak siyasal/yasal bağımlılıklar gelmemektedir. Elbette benzetmeler kural tanımazlıkları ile güzeldir ve faydasız, yanlış ya da etkisiz olmayabilir ama aşağıda da değinileceği gibi benzetme kullanımının teorik tutarlılıkların sistemli olarak önüne geçmeleri bazı sorunlar barındırmaktadır.
 Bu teorik uyuşmazlığın varlığında kölelik kavramının kiralık işçiliğe karşı verilen tepkilerde önemli bir yer tutmasını nasıl okuyabiliriz? İddiam o ki, arkasındaki teorik düşünüş biçimi ne olursa olsun böyle bir kavramın kullanımının temel olarak konunun vahametine dikkat çekme amacıyla ortaya çıktığı, bu vahamet hissini karşısındakine aktarmayı amaçladığı ve özellikle ortak bir teorik tartışma süreciyle oluşmadığıdır. Söylemin üreticilerinin arasında yukarıda sunulan mantıktan farklı bir teorik altyapıyla düşünerek, gerçekten köleliğin “hortladığını” iddia eden, işçiliğin kölelikten tarihin ilerleyişinde “ileri bir aşama” olduğu ve buradan geriye gidiliyor olduğu varsayımlarına yaslanan kişiler varsa bile, buluşulan temel motivasyonun konunun vahametine dikkat çekmek olduğu iddiamı koruyacağım. Konunun can yakıcılığından şüphe duymamakla birlikte burada vurguladığım nokta teorik (ve pratik gerçeklikle) bir uyuşmazlığın konunun vahametini aktarma arzusunun sistematik bir biçimde gerisinde kalmasıdır.  Yani, biçim ve uyarıcı benzetme kullanımı o kadar ön plandadır ki içerik önemsizleşmiştir.  İçerik silikleştiği ölçüde uygulamanın sömürü ve kapitalizmle doğrudan bağı bulanıklaşır, köleliğin mutlak zulüm sahneleri kapitalizmin “gizli işkencesine” yer bırakmayacak şekilde iletişimi ve zihni işgal eder.

 Mevcut kayıp durumuna verilen bir tepki olarak düşünebileceğimiz, “kölelik” kavramını sistemli şekilde ön plana çıkaran söylemin iki özelliği dolayısıyla melankolik olduğunu düşünebiliriz. Birincisi bu, uyarıcı bir duygunun aktarımını önceleyen ve durumun içeriğini ve mevcut gerçeklikle ilişkisinin tahlilini –yine sistemli bir biçimde- arka planda bırakan tepki verme biçimidir. Burada “vahamet aktarımı” bir tür aciliyet düşüncesiyle, teorik düşünme ve teorik tutarlılık aktarımının önüne geçmiştir.  İkincisi; kaybın, öncesindeki sürecin yüceleştirilmesi ve mevcut durumun olumsuzluğunun olabildiğince, başka olumsuzlukları geriye itme pahasına ön plana çıkarma özelliğidir. Bu eğilimin en somut halini “köle değil işçiyiz” sloganında bulmak mümkündür. Burada slogan -amacı o olmasa da- işçiliği şu an karşı karşıya kalınan durum karşısında yüceleştirmekte ve mevcut durumun işçilikle (ve esas ve ortak olan ekonomik sömürüyle) olan bağını gölgelemektedir. Önümüze çıkarılan işçilikten esaslı bir kopuş, korkunç ve karanlık (kapitalizm öncesi) bir zamana geri gidiştir. Bu, söylemin kullanıcılarının niyetinin bu olduğu ya da sömürüye karşı olmadıkları anlamına gelmez. Ama verilen tepkilerin bazı özelliklerinin göz ardı edildiği ve de bu tepkilerin otomatikleştiği anlamına geliyor olabilir. Otomatik hale gelen tepkilerin ise önceki kayıplara verilen tepkilerin biçimsel tekrarları olduğu düşünülebilir.
 Bu tepkileri kayba verilen “melankolik” tepkiler olarak tanımladığımızda, canlı ve direngen gözükürken aslında cansız ve durgun olma, dönüştürmeyi hedeflerken aslında dondurma işlevi görme hallerini daha yakından tanımış ve bunları değersizleştirmek yerine mantıksal bir çerçeveye oturtmuş oluruz. Teoriden koparılmış bir biçimde, salt duygusal uyarımı hedefleyen tepki ve politikaların düşünsel manada dondurucu olduğunu söylemek, bunların zaman zaman kitleleri harekete geçirme gücüne sahip olduğu gerçeği ile çelişmez. Bu tip harekete geçme hallerinde çalışmaz hale gelen, teorik bağ kurma, tarihselleştirme, öteki olanın kendi ile ilişkisini kurma gibi yetilerdir. Bu yetilere enerjisini sağlayan güçler geri çekilmiş gibidir; bireysel ve kolektif yaratıcılıkla birlikte. Burada hareketin de geçici ve iz bırakmayan niteliği baskın olur. Bu tip bir hareket ile yine duygu yükselmesine dayandığı düşünülebilecek ama düşünme bağının gücünü koruyan, tarihselleştirme, ilişki kurma ve yaratma güçlerini katlayarak arttıran hareketler arasında bir ayrım yapmak zorunludur. Bu ayrımı yaparken aynı zamanda bu iki hareketi durduran etmenlerin de ayrımı yapılmış olur. Birincisi yoğunlukla kendini tüketen içsel eğilimleri, ikincisi ise onu tüketmeye yönelen dışsa etkilerden dolayı yavaşlar veya durur. Bu iki hareket arasındaki farkı -özellikle de ikisinin de harekete geçmesin sağlayan “duygu yükselmesi” tarzlarının farkını- belirleyenin ne olduğu üzerine düşünmeye değer gibi gözükmektedir. Ama biz bu konuda lafı uzatmayı başka yerlere bırakalım.

 Bizim örneğimizde düşünce ile birlikte dondurulan antikapitalist potansiyeller ve sınıfın deneyimine değen bağdır. Bu donukluk, dönüştürme ve alternatif üretme yetilerini büyük ölçüde engeller. Kayba karşı canlı gözüken bir tepkinin örgütlülük ve zihinsel yaratıcılık açısından cansız ve dondurucu olduğu bu örnek, melankolik bir şekilde kaybedilenin içeride, dış gerçekliğin de dışarıda korunması eğiliminin bir örneği olarak düşünülebilir.
Kayıplar Arasındaki İlişkiye Dair

 Sınıfın -diyelim- kapitalizmin kuruluşundan bugüne yaşadığı kayıplar; bu kayıplar “aşıldığı” sürece örgütlenme ve mücadele gücünü kurucu, dışarıda bırakılma çabasıyla aşılamadığı sürece de örgütlenme ve mücadele gücünü ketleyici rol oynamıştır. Bu yazıda üzerinde durmasak da sermaye sınıfının ve devletin birincil amacı ve temennisi kayıpların ketleyici yönde işlev görmesidir. Egemen sınıf ve devlet kaybettirmeyi kötücül doğalarından değil, sömürüyü arttırma amaçları doğrultusunda işleme koyarlar. Bu işlevin ortaya çıkma olasılığının, bu blogda yer alan “1 Mayıs Tartışmaları ve Sembollerin İşlevleri Üzerine” yazısındakine paralel biçimde soyut emeğin ve devletin hâkimiyeti tarafından güçlendirildiğini unutmamak gerekir. 
  
 Bağlamı güncelleştirir, sınıfın neoliberal kayıpları içerisinde önemli bir kayıp (kaybettirme yöntemi) olan taşeron sistemini ele alırsak, kiralık işçiliğe verilen tepkilerle taşeron sistemine verilen tepkiler arasındaki ilişkiye dikkat çekmek için bir alan açmış oluruz. Daha önce, bir kaybın bir önceki kayba olan tepkileri biçimsel olarak canlandırabileceğini ve aynı zamanda bir önceki kaybın yeğ tutulması durumunun yaratılabileceğinden söz etmiştik. Bu mantıkla düşündüğümüzde, iki şey görürüz.

 Birincisi, taşeron sistemine karşı (genel bir eğilim olarak) yaratıcı tepkilerin geliştirilememiş ve yeni örgütlenme yöntemlerinin yaratılamamış olmasının bir devamı ve tekrarı olarak, yine yeni olanı aramama eğilimi (bu ancak kayıp kabul edilirse yapılabilir) ve mevcut yapıları gözden geçirmeme ısrarı ortaya çıkabilir. (Taşeron sistemi konusunda kuşkusuz belirgin derecede yaratıcı örnekler vardır ama bunlar genel sınıf mücadelesi içerisinde istisnai kalmıştır ve bazen de yaratıcılığını kullanan özneler “yeni” mantığı düşünce ve hareket sistemleri içerisine yedirmemişlerdir.) En azından melankolik tepkiyi değiştirmemekte ısrar, bu tekrarı doğuracaktır.  Burada bu tekrarın neden biçimsel olduğunu açıklamakta fayda var. Bu tekrar bir anlamda önceki bir zamanda kullanılan bir yöntemin kopyasıdır çünkü bu “eski” yöntem tarihin bir noktasında işlevsellik göstermiştir. Kapitalizmin tarihi içerisinde bir noktada işlevsellik göstermiş olan bir yöntem, biçimi korunarak tekrarlanmaktadır. Eksik olan ise yöntemin güncel içerikle uyumunun sınanması, buna göre yöntem üzerinde gerekli düzenlemelerin yapılması ve biçim-içerik uyumunun sağlanmasıdır. Burada biçimsel bir kopyalama söz konusudur. Elbette kapitalizmin ortadan kalkmamış olması, eski yöntemin bazı faydalar sağlasa da kapitalizmi tamamen ortadan kaldırmamış olduğunun, dolayısıyla işlevsel olduğu dönemde bile bu işlevselliğinin kısmi olduğunun göstergesidir. Belki de kapitalizm bertaraf edilene kadar sınıf mücadelesi geliştirecek her yöntemin, sadece kısmi bir özellik taşıyor olduğu, bu anlamda zorunlu eksiklikler barındırdığı söylenebilir. Belki de kapitalizmi yıkmanın potansiyeli, her zaman ve yeniden bu gedikten türemektedir. Yöntemlerin eksiklikleri kapitalizmi muhafaza etmenin olduğu kadar, yenilerinin türemesinin de koşuludur.

 Kiralık işçiliğin (ikinci kayıp), taşeron sistemi (birinci kayıp) ile ilişkisinde nüvelerini gördüğümüz başka bir ilişki biçimi ise ikinci kaybın birincisini değerli kılması ve onu yeğ tutulur hale getirmesidir. Uygulamaya karşı geliştirilen söylemde yer alan “taşeronu aratacak bir uygulama” nitelemesi bu anlamda düşündürücüdür. Bir kaybın diğerinden daha etkileyici ve daha kaynaksızlaştırıcı olması elbette mümkündür. Bu örnek özelinde kiralık işçilik gerçekten taşeron sisteminin kayıplarının “özlenmesine” neden de olabilir. Bununla birlikte şunu gözden kaçırmamalıyız ki, bu hissiyatı vurgulamak potansiyel olarak birinci kayba dair bir hareketsizlik ve kabul alanı yaratmak anlamına gelir. Burada mesele gündemin böyle bir ikili karşılaştırma içinde ele alınmasının tercih edilmiş olmasıdır. Kullanılan bir söylemin, iki kayıp arasındaki sürekliliğe dikkat çeken, bunları sömürünün derinleştirilmesi bağlamına oturtan bir söylem yerine kullanıldığını; bu olayın özgünlüğü vurgulanmak istenirken, onu kapitalist mantığından ayırma riskinin yaratıldığını görebiliriz. Yukarıda da bahsedildiği gibi, biçimsel ve acilci bir aktarımın, içeriksel ve çalışılmış bir aktarımın önüne geçmesi süreci burada da devrededir.

  Bu kayba verilen ve yaratıcı bir aşamaya geçilmesinin önünde engel teşkil eden bir tepkinin de “kabullenme”nin önüne örülen yüksek duvarlarda olduğunu düşünüyorum. Bir alanı çevrelemek üzere duvar örmenin faydaları olabilir ama o duvarların, sınırların geçilmesi gerektiğinde kimseyi içeri ya da dışarı hapsetmeyecek kadar alçak ve yıkılabilir olması gereklidir. Kiralık işçilik açısından henüz gözlemleme fırsatı bulmadığımız ama tahmin yürütebileceğimiz, taşeron sistemi açısından ise sıklıkla gördüğümüzü düşündüğüm bir nokta, bir kaybın varlığını kabullenmeme eğilimidir. Elbette bu her zaman açık bir şekilde ortaya çıkmaz; bazen sadece kaybın olduğu yöne (örn. taşeron) bakmamak şeklinde gerçekleşebilir. Burada önce bir ayrıma dikkat çekmeli ve onun meseleyi daha karmaşık hale getirdiğini teslim etmeliyiz.

 “Kayba giden süreçler” ile “kaybın yaşandığı süreçleri” birbirinden ayırmak her ne kadar zor olsa da, bunlar ayrı süreçlerdir.  Yani, mevcut örnek üzerinden düşünürsek kiralık işçiliğin henüz yasalaşmadığı, bu konuda güç dengelerinin tartıldığı bir aşamayı “kayba giden süreç” olarak adlandırmak mümkündür. Bu örnek özelinde de yasalaşma süreci, aynı zamanda yasalaşmaya verilen tepkinin gözle görünür derecede etkisiz kalacağının anlaşıldığı dönem ve hatta belki de kaybın gerçekleşmesinin neredeyse kesin olduğu (tespiti zor kısımlardan biri de budur) kayıp anı öncesi süreç ise nesnel olarak “kaybın yaşandığı süreç” olarak adlandırılabilir. Bu ayrım üzerine burada detaylı durmayacak olsam da burada bu ayrıma dikkat çekmemin sebebi birinde umut birinde umutsuzluk aramam değil, verilen tepkilerin bu ayrım gözetilerek okunması gerekliliğidir. Yani, bir tepkinin anlam ve etkisini okuyabilmemiz için o tepkinin “kayba giden süreç”te mi, “kaybın yaşandığı süreç”te mi ortaya çıktığını hesaba katmamız gerekmektedir. Bu bölümde öne sürdüğüm fikirleri, özellikle kaybı kabullenmeme tepkisini “kaybın yaşandığı süreç”te ele aldığımızı akılda tutmalıyız. Henüz kaybın yaşanmadığı bir süreçte bu tepkinin anlamı farklı olacaktır. Şu dikkat çekecektir ki, bu ayrıştırma ancak kaybın varlığı “tescillendikten” sonra yapılabilir. Yani kaybın kendisi niteliksel bir dönüşüm anlamına gelmektedir ve kayıp olgusu kendinden sonraki süreçle öncekini birbirinden farklılaştırır. Biz bu yazıda “kaybın yaşandığı süreç”ten bahsediyor olduğumuz için, buradan çıkarılan sonuçlar, doğrudan “kayba giden süreç”teki tepkilerin yorumlanmasında kullanılmamalıdır. Elbette böyle bir kayıp yaşanmadan böyle bir ayrıştırmanın kuramsal olarak anlam taşımadığı öne sürülebilir. Bununla birlikte gerçek ya da sembolik kayıpların olmaması durumunun varlığı oldukça şüpheli olduğu için bu iddia çok güçlü gözükmemektedir.
  Kaybın yaşandığı, gerçekleştiği süreçte verilen kabul etmeme tepkisi bir melankolik tepki olarak okunabilir. Bunu tersinden, kabullenmeye yönelik atıflarımız üzerinden düşünürsek mesele daha açık hale gelir. Böyle bir melankoli durumunda kabul etmek demek, ilgili değişimi tanımak, onu meşrulaştırmak, yenilmek, pes etmek, dahası ona izin vermek demektir. Hatta bir düzeyde kabul etmek, kayıptan sorumlu olmak, kaybı istemiş olmak, kaybettirmiş olmakla eş değer tutulur. Esasında toplumsal gerçeklikle örtüşmeyen ama içsel bir suçlama şeklinde var olan bu fikirler (efkâr), kabullenmenin kendisinin bir suç gibi algılanarak ondan uzak durulmasına neden olur. Durumu kabul etme ve duruma uygun yöntem geliştirme önerilerinin ne kadar hızlı bir şekilde öznelerin birbirine yönelttiği suçlamaları getirdiğini düşünürsek, bu işleyişi daha iyi anlamış oluruz.

  Kayba, onu kabullenmeyerek direnileceği düşünüldüğü halde, umulanın aksine (gerçekten bir kayıp olduğunda) bunu kabul etmemek, o durumu sabitlemeye yarar. Söylem ve eylem, kayıp öncesindeki durumu korurcasına onun öncesine çakılır. Esasında kabul etmek, hâlihazırda kaybedilmiş olanın kaybedildiğini tanımak ve zihni öğrenmeye ve ileriki kayıpları engellemek için çalışmaya açmak demektir. Bana kalırsa taşeron sistemi karşısında alınan direngen gözüken ama bir o kadar da hayali anlamda direngen, gerçek anlamda ise durgun tutumlar bu tarz eğilimlerin ürünüdür. Mevcut tepki verme biçimleri korunursa -şimdiden izlerini okuyabildiğimiz eğilimler gücünü korursa- kiralık işçilik de bu durgunluk ve hareketsizliği aşamama halini doğurabilir.

Yaratıcılığın Örgütlenmesi ve Sınıfın “Birleşmesi”

  Buraya kadar, sınıf mücadelesi ve sol muhalefetin bazı öznelerinin söylem ve pratiklerine dair gözlemlerden yola çıkarak, bu öznelerin sınıfın bir kaybı olan kiralık işçilik uygulamasına karşı verdiği tepkileri bir kavramsal çerçeve içinde ele almaya çalıştım. Elbette seçilmiş örneklerin genellenmesi üzerine kurulu yöntemimin, bazı örnekleri dışarıda bırakma biçimimin ve ruhsal kavramları kullanma biçimimin tartışılmaya muhtaç birçok yönü var. Bununla birlikte burada sunduğum çerçevenin hem mevcut durumları anlamak hem de alternatifleri düşünmek için bize düşünme alanları açtığına inanıyorum.  Bu melankolinin sınıf mücadelesi ve solun genel düşünme ve hareket tarzına ne kadar sindiğinin değerlendirilmesini de önemli buluyorum.
 
 Şimdi yukarıda sunduğum mantıktan yola çıkarak, sınıf mücadelesinin öznelerinin sınıfın kayıplarıyla ve sınıf deneyimiyle kurduğu ilişkinin melankolik değil, yaratıcılığın önünü açar hale getirilmesinin sınıf mücadelesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Hatta ve ancak bu şekilde kaybettirici olana karşı mücadele kazanımla sona erdirilebilir.

 Bu ilişkide yapılacak düzenlemelerden biri, içeriğe biçim karşısında kaybettiği önemi kazandırmaktır.  Teorik düşünme ve başka bir adıyla eleştirel düşünme devreye girdiğinde, uyarıcı duyguların aktarımının ötesinde bir hedefi olan bir iletişim biçimi işler hale gelebilir. Bu iletişim biçiminin iki etkisi olabilir. Birincisi bu yolla eleştirel teorik çerçeve kapitalizmi analiz etme, dolayısıyla ona karşıt olma ve sınıfın gerçek özgürleşme özelliklerinden feragat etmemiş olur. Böylece kiralık işçiliğin kölelikle bir tutulması yoluyla, işçiliğin esas sömürü biçimini sağladığı ve aslında kapitalizmin bizzat en korkunç yüzü olduğu gerçeği de -işçilerin gerçek deneyimlerinden de kaçınarak- gölgelenmemiş olur. İkincisi, yüzeydeki duygu iniş çıkışlarına yönelmek yerine, iletişim gerçek sınıf kayıp ve yaralarına ve aynı zamanda sınıfın yaratım gücüne temas etmiş olur. Böylece kısa vadeli bir temas için gerekli olduğu düşünülebilecek ve büyük ölçüde düşünmeyi ketleyici ve geçici bir duygusal uyarıcı iletişimin yerine, deneyimin kalıcılığı ve bütünselliğine dokunabilen bir iletişim konmuş olur.

 İçeriğin anlam kazanması, aciliyet hissini uzaklaştırabilir ve onun yerine sorunların yakıcılığını –hızlı ve geçici uyarımlar halinde değil- sürekli ve gerçekten hisseden öznelerin oluşmasının yolunu açabilir. Daha önce de belirtildiği gibi melankoli, kaybı kabul etmemenin, yani onu -bir düzeyde- yaşamamanın, dolayısıyla onun yakıcılığından uzak durmanın bir yoludur da. Bu yolun ancak suçlanacak değil, alternatif önerilecek bir yol olduğu söylenebilir. Önerilecek alternatif ise içeriğin geri gelmesiyle sorunun kendisine (sömürü) temas etmektir. Bu yolla geçekleşecek bir kayıp sonrası kabullenmenin, sınıf mücadelesi ve sol muhalefetin öznelerinin yaratıcı güçlerini ortaya çıkarma potansiyeli artacaktır.

 Bu noktada, vardığımız son nokta ise kayıp sonrası yaratıcılığın nasıl örgütleneceği sorusudur. Soruya doğrudan bir yanıt vermek yerine bana önemli gelen bir noktayı vurgulamalıyım. Yazıda melankolik olarak adlandırdığımız tepkilerin bir eğiliminin dışsal gerçeklik ve ilişkilerden çekilme olduğunu düşündüğümüzde, kayıp durumlarında yaratıcılık açısından onarıcı olanın da ilişkilere yönelme olduğunu varsaydığımızda; sınıf mücadelesinin öznelerinin, içine çekilme, kapanma ve kendi ideallerine dönme eğilimlerine karşı olan eğilimleri güçlendirmesi gerektiği ortaya çıkar. Sınıfın kayıplarının, sınıfı parçalayan ya da en azından parçalanmayı telafi etmesinin önüne geçen en etkili eğilimler, bu içe çekilme, kapanma ve dış gerçeklikten kendi ideallerine dönme eğilimlerdir. Buna karşın, parçalanmayı bütünleşmeye çevirme eğilimi, sınıfla ve sınıfın ötekileriyle bağ kurmaya yönelmesiyle güçlenir.  Bu da bireysel ve kolektif direnme ve yaratma gücünün can kaynağıdır. Kiralık işçiliğin yaratacağı sınıfsal parçalanmaya yanıt geliştirmenin önemli bir etkisi olacaktır. Taşeron sisteminin parçalayıcılığına verilen bazı yanıtlar düşünüldüğünde ve bunların parçaların bir kısmını kapsayamamayı içerdiğini hatırlayabiliriz. Kiralık işçilikte de aynı eğilim korunursa, bu risk vardır.  Bu riskle mücadele ederken, “sınıf”la kurulan ilişkilerin gözden geçirilmesi anlamlı olabilir. Birçok açıdan ele alınabilecek bu ilişkinin sadece bir boyutunu “solun birleşmesi tartışması” üzerinden açarak yazıyı sonlandıracağım.

 Toplumsal mücadelenin gelişmesi için merkezi önem atfedilen “solun birleşmesi” konusu iki açıdan sorunsallaştırılmalıdır. Bir yandan birleşme kavramıyla kastedilenin ne olduğu büyük önem taşıyor. Daha uzun bir tartışmanın konusu olmakla birlikte çok kısaca değinelim. Eğer birleşme “bir” olma gibi tekleştirici ve aynılaştırıcı ve bundan dolayı zorunlu olarak hayali ve zorunlu olarak imkansız bir anlam atfedilerek kullanılıyorsa -farkında olarak ya da olmayarak- bu birleşmenin toplumsal açıdan gerçeklik dışı ve dönüşüm karşıtı bir anlam taşıdığı söylenmelidir. Eğer ki bu kavram parçalarını tanıyan, farklılığı koruyan ve onları bütünleşme eğilimini harekete geçiren bir gerçekçi bütünsellik yaratma anlamında kullanılıyorsa, kavramın o zaman devrimci bir anlamı olabilir. Diğer yandan da birleşmesi arzulanan en önemli şeyin “sol” olduğunun söylenmesi de dikkat çekicidir. O’nun birleşmesini istemek değil, buna toplumsal dönüşüm için merkezi önem atfetmek düşündürücüdür. Tarihsel olarak sınıf mücadelesinde “tüm işçilerin birleşmesi”nden “solun birleşmesi”ne bir kayma yaşanmış, arzunun hedefi değişmiş gibidir. Bu yenilgilerin ve kayıpların yarattığı, bunlara verilen bir tepkiyi içeren bir kayma olabilir ve bu “hedefin” içerikle yeniden buluşması, gözden geçirilmesi sınıfla ilişki ve kapitalizmin gerçek yıkılma noktalarının tespiti açısından yaşamsal gözükmektedir.  
 Parçalanma riskine karşı koruyucu olanın, sınıfı bütünselleştirme ihtiyacını hatırlamak ve hem kurum içi ilişkilerin hem de kurumların dışarıyla kurduğu ilişkilerin “yeni” olana yönelik “yeniden” düzenlenmesini düşünmek olacağını düşünüyorum. Pratik olarak bunun, sınıf mücadelesinin öznelerinin gerek kapsayıcılığını gerek de iç ilişkilerini kurma biçimini yaratıcı, eleştirel ve kolektif şekillerde dönüştürmesiyle mümkün olacağı söylenebilir. Kuşkusuz gerek kapitalizmin gerek devletin gerekse bunları içselleştirme biçimlerimizin direncine karşı bu zordur. Bununla birlikte “gören gözler” için sınıf her zaman yaratıcıdır.
Baran

 

 

 

 

 

 

13 Mayıs 2016 Cuma

Türkiye'de Gerilim Deneyimi, Gerileme ve Bazı Potansiyeller

(Bu yazı 10 Ekim Ankara Katliamı sonrasında kaleme alınmış olup 27 Ekim 2015'te Vira Verita'nın internet sitesinde yayınlanmıştır. Yazının sitedeki bağlantısı şu şekildedir: http://viraverita.org/yazilar/turkiyede-gerilim-deneyimi-gerileme-ve-bazi-potansiyeller)

Türkiye’de bu dönemde büyük bir çoğunlukça paylaşılan, farklı mecralarda üzerine konuşulduğunu gördüğümüz temel bir deneyimin “gerilim” olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti devletinin kullanımını gelenekselleştirdiği araçlardan olan “gerilim politikaları” günümüzde en vicdansız ve acımasız şekillerde kullanıma sokulmakta ve mevcut bir düzenin korunması için –“kişisel gerilimleri” de bazen oluşturma, bazen de işgal etme eğiliminde olan- “toplumsal gerilimler” yaratmayı amaçlamaktadır. Güncel durumda, her türlü baskılama ve şiddet aracının ve cinayet ve katliamların da devrede olduğu bir şekilde uygulamaya konulan bu politikaların amacının mevcut iktidar ilişki ve konumlarını korumak olduğunu, bu politikaların yaratıcılarının sözlerinde de açık bir şekilde bulmak mümkün. Ben bu metinde, bu politikaların toplumda nasıl işlediğine dair bazı fikirler sunacağım. Burada sunacaklarımı, “gerilim” üzerine düşünürken içinde olduğumuz güncel durum hakkında başka nasıl fikirler geliştirebileceğimize dair bir düşünce egzersizi olarak görebiliriz.

Metne başlarken, gerilimi ortak bir deneyimi adlandırmak için kullanmıştım. Burada bir deneyim olarak gerilimden bahsederken, gerilim politikalarının hayatlarımıza ve ilişkilerimize tesirini, onların bize çarparak düşünce ve hislerimize verdiği şekli ve belli yönlere doğru bizi çekiştirmelerinin deneyimini kastediyorum. Bu politikaların farklı kesim ve bireylerce farklı şekillerde yaşanabileceğini söylemek mümkünse de, bu farklılıklardan önce bu deneyimin ortaklığı ve benzerliğini ön plana alacak ve gerilim ile gerileme arasında bir ilişki kurmaya çalışacağım. Daha sonra ise, toplumsal değişim için yaşamsal önemde olduğunu düşündüğüm iki kesim üzerinden (işçiler ve “solcular”) gerilim deneyiminin farklılığını ön plana alacak ve gerileme ile gerilim ilişkisini -bu sefer tersten- ele alarak metni tamamlayacağım.

“Gerilim”den “Gerileme”ye

İlk aşamada, genel ve ortak bir deneyimin ifadesi olarak “gerilim deneyimi”ni başlangıç noktası olarak alalım. Bu gerilimi yaşadığımızı ifade etmek için farklı cümleler kurabiliriz. Olası ifadelerden bir kısmı bu gerilimin varlığına işaret eden, kişinin kendine ait de olsa gerilime dışarıdan bakan bir pozisyondan kurulan “Bende/toplumda bir gerilim var” ve benzeri cümlelerdir. Bu tip ifade biçimlerinin bir durum ya da deneyimi “dışarıdan” betimlediğini ve onu bir varlık olarak sabitlediğini düşünebiliriz. Bana kalırsa bu bir duruma bakmak için durulacak pozisyonlardan biridir ki çözümleme yapılırken tek başına burada durulmadığı sürece kullanılması anlamlı da olabilir. Başka bir soyutlama pozisyonu ise bir durumu süreç olarak ele almak, yani sabitleyen isimler yerine oluşa işaret eden fiiller kullanmaktır. İçinde yaşadığımız ve “içeriden” de baktığımız mevcut gerilim durumunu, bu mantıkla ifade etmek istediğimizde şu ifadeleri kullanabiliriz: “Ben geriliyorum”, “Toplum olarak geriliyoruz.”

Bu cümlelerle belli bir deneyime işaret etmeyi hedefliyorsa da, aynı zamanda başka anlamları doğuracak, daha doğrusu başka anlamlara gönderme yapacak ifadeler kullanmış olur. Cümlede kullanılan yüklemler, öznenin “geril-diğini” ifade ettiği gibi “gerile-diğini” de ifade eder. Deneyimin bu, şimdiki zamanlı ve süreç vurgulu ifadesinin (“Geriliyorum/Geriliyoruz”) bu iki anlamının gerçekliğin hangi yüzlerini aktardığını ve anlamlandırdığını ve bu ikinci anlamın, birincisiyle ilişkisinin ne olduğunu düşünmenin, içinde bulunduğumuz durumu kavramak açısından faydalı bir yöntem olduğunu düşünüyorum.

Bu yazıdaki kurgumuza göre, bilinçli bir şekilde niyetlenmeden dile düşmüş olan “gerileme”, bazı ruhsal kapasitelerin oluşmadığı (bir çekim gücü yaratan) bir zamana doğru dönüş/gidiş sonucunda ruhsal kapasitelerde yaşanan kayba ve bunları harekete geçiremeden dünyayla kurulan bir ilişkiye işaret eder. Burada gerileme, ötekilikleri ve dolayısıyla kendini “tanıma”, kendinin ötekiliklerle ilişkililiğini ve bağ(ım)lılığını kabul etme, kendi üzerine düşünebilme ve özeleştiri yapabilme, düşünümsellik ve dolayısıyla anlamlı ve karşılıklı her türlü iletişime dair kapasitelerin azalmasını ifade eder. Aynı zamanda –yazı açısından bunları ön plana çıkaralım- korku ve her türlü “gerilimin” belirleyici ve yıkma ve yıkılmaya dair düşüncelerin daha parlak hâle geldiği, daha dolayımsız yaşandığı ve ilişkililik halinden çekilmelerin olduğu bir durumu anlatır.  Aynı zamanda gerilemenin, içsel yaşantılarla dışsal gerçeklik arasındaki sınırların kaybolduğu, eleştirel düşünme süreçlerine yer ve zaman tanımayan, kısa ve acil bağlantılar üzerinden işleyen bir zihinsel düzene doğru gidiş olduğu söylenebilir. Meseleyi bu şekilde ele aldığımızda, “Toplum geriliyor” derken böyle bir sürece de işaret ettiğimiz düşünülebilir.

Bu gerilemenin hayatımızdaki güncel örneklerini, parti/devlet yayını gibi çalışan ve çizgi roman ruhu taşıyan gazetelerde; argüman sunma, dinleme ve karşılıklı konuşma gibi zorluklara girilmeyen “tartışma” programlarında; bütünlükten yoksun ve tutarsız ifadeler üzerine kurulu siyasi söylemlerde; tekil ve büyük ölçüde ya hayranlık uyandırıcı ya da korkutucu semboller üzerinden yapılan politika ve “politik okumalar”da; bir konuda “söz”leşmek bir kenara dursun sözün –imkan varsa şiddetle- kesilmelerinde; içeriğin biçimsel ifadeler yanında iyice soluklaşmasında (haberlerdeki bir günden diğerine değişen “gerçekler”, bayrak tartışmaları, örgüt isimleri, “terör” söylemi, vb.) bulabileceğimizi düşünüyorum. Toplumun çeşitli kesimleri ve bireyler arası iletişim ve ilişkilerin tedirginlik, endişe ve korkunun rengiyle günden güne daha da karanlıklaşması, gerileme sürecinin başka bir göstergesi olarak düşünülebilir.  Bu göstergelerin sebebinin -güncel olanla geleneksel olanın ne oranda birbirine karıştığını tartışmayı başka bir yere bırakırsak- gerilim politikaları olduğunu söylemek mümkün.

Gerileme, sadece geniş ve belki de gevşek bir ifade olarak kullandığımız “topluma” özgü gibi gözükmemekte. Savaş politikalarını da içeren gerilim politikalarının, zihinlerinde korkularıyla gerçeklik arasındaki sınırlar iyice silikleşmiş olan muktedirlerin uyguladığı bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz. Hatta muktedirlerin gerilemesinin toplumun gerilemesini öncelediğini, muktedirlerin gerilimlerinin, toplumsal gerilimlerle çözülmeye çalışıldığını da söylemek mümkündür. Bunu söylerken, bir not düşmekte fayda var. Bir ülkede iktidarın politikaları üzerine düşünürken muktedirlerin psikolojisini ön plana çıkarmak oldukça yetersiz ve riskli bir yöntemdir. Burada amacın bu yöntemi kullanmak olmadığı vurgulanmalı. Kapitalist bir devletin yönetimi ve uygulanan politikaların belirleyenlerinin ele alınacağı soyutlama düzeyi ile bizim buradaki özel konu için kullandığımız soyutlama düzeyimiz birbirinden farklıdır. Başka bir şekilde söylersek, bu iki yaklaşım hem ele alınan zaman kesiti (kapsanan dönem) ve hem de kapsam (ele alınan süreç, ilişki ve dolayısıyla belirleyenlerin çeşitliliği) açısından farklılıklar gösterir. En kapsamlı değerlendirmenin, bu iki ve daha çok “düzey” arasında gidip gelebilen, farklı soyutlamalarda gezinebilen bir şekilde yapılacağı düşünülebilir. Bununla birlikte burada biz özel ve özgün bir kesiti, başka perspektifleri dışlamayacak belli bir perspektifle değerlendirmekteyiz.

Bu uzunca notun ardından şunu da eklemek anlamlı olacaktır. Muktedirlerin, çoğul bir özne olarak ifade edilmesinin, bu gerileme içerisinde ne kadar doğru olduğu da tartışmalı gözüküyor. Ortada birbirinden ayrı öznelikler varsa da, egemen işleyiş “bir”ini taklit etmeye çalışma doğrultusundadır. Taklit ve biat edilen de, bu ilişkinin bir parçası olarak taklit ve biat ettirmekten başka niyet ve kabiliyetlerini, yani insanlara ilişkilenmenin özerk varlığı tanıyan, karşılıklı bağımlı ve eşit biçimlerini -büyük ölçüde kalıcı olarak- unutmuştur. Bu bağlamda, muktedir olmayanların içinde bulunduğu gerilemenin muktedirlerin içinde bulunduğu gerileme ile arasındaki temel bir farka da dikkat çekmiş oluruz. Muktedirler, gerilemelerini onaracak olan, hem kabiliyetlerini hem de ilişkisel olanaklarını, neredeyse kalıcı olarak kaybetmişledir. Toplumun muktedir olmayan kesimlerinin kendini yeniden kurması ise daha mümkün gözükmektedir. İki grup açısından bunun sebepleri olan gerilimleri aşağıda ele almaya çalışacağım.

“Gerileme”den “Gerilim”e

Buraya kadar kurduğumuz mantığa göre gerilim, gerilemenin sebebidir. Birinci anlamla (gerilim) ikinci anlam (gerileme) arasındaki ilişki, bu özgün bağlamda bu yönde bir sebep-sonuç ilişkisidir. Peki, bu ilişkinin tersini düşünemez miyiz? Bunu yaparken mantıksal bir geçiş de yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Yani, eğer bir yandan gerilimin, gerileme yarattığını, diğer yandan gerilemenin gerilim yarattığını söyleyeceksek, anlatmaya çalıştığımız belli bir akışı ve nedenselliği kaybedeceğiz. Bir kavramda değişiklik yaparak, bunun gibi simetrik bir döngüsellikten kaçınabiliriz. Birinci aşamada gerilim politikalarının gerilemeyi yarattığından söz ettiğimizi söyleyebiliriz. Şimdi ise yine yaratma kelimesini değil de, taşıma kelimesini kullanalım ve böylece hem kendi içinde dönen simetriden kaçınalım, hem de bir potansiyele işaret etmiş olalım. Daha basit bir ifadeyle, “gerilemenin nasıl gerilimler taşıdığına” bakalım.

Burada özel olarak iki grup için, gerilemeden ve gerilemenin taşıdığı gerilimlerinden bahsedeceğim. Birinci grup işçiler, ikinci grup ise “solcular”dır. Bu iki grubun birbirinden bağımsız olduğunu veya her birinin kendi içinde her açıdan bütünlük arz ettiğini iddia etmiyorum. Hatta ikinci ifadenin tırnak içinde kullanılmasının sebebi de kategorinin epey muğlak oluşu. Bununla birlikte burada, hem bu grupları daha iyi tanımlamaya çalışmanın, hem de toplumun tüm “kesimlerine” odaklanmanın bu metnin bağlamının dışına taşacağını ve bu muğlaklığın bu metin açısından yeterli bir çerçeve sunduğunu düşünüyorum. Bu iki grubu seçme sebebimi de kısaca açıklamam gerekir. Birinci grup olan (yaka rengi, emeğinin üretken olup olmaması, çalışma biçimi, işsizliği, vb. fark etmeksizin) işçileri ele alma nedenim, bu grubun sınıfsal konum dolayısıyla kapitalizmle zorunlu bir çelişki içinde olmaları ve bu nedenle kapitalizmin bertaraf edilmesinde tek yeterli ve nesnel potansiyele sahip güç olmasıdır.  Burada işçileri, “işçi sınıfı” olarak adlandırmamamın sebebi ise “sınıflaşma/sınıf oluşumu” ile “sınıfsal konumu” birbirinden farklı kavramlar olarak ele almam ve burada “sınıf oluş” iddiasında bulunmadan sadece bir konuma işaret etmemdir. İkinci grup olan “solcuları” da aşağıda bahsedeceğimiz gibi toplumsal gerilimlerin boşalma/başkalaşma yönüne etkide bulunabilme (entelektüel veya başka biçimlerde) ve ezme-ezilme ilişkilerinin ve ötekileştirmelerin aşılmasında rol oynama olanakları nedeniyle burada ele alıyorum.

Türkiye’de işçilerin mevcut muktedirlere nasıl baktığını ve onlarla nasıl ilişki kurduğunu birçok açıdan tartışabiliriz ama bu gündem çerçevesinde sıkça ifade edilen bir nokta, mevcut muktedirlerin çoğunlukla işçiler tarafından desteklendiğidir. Eğer bu varsayım doğruysa işçiler, nesnel (sınıfsal) konumlarının ve gündelik hayatlarının uzun süre izin vermeyeceği bir deneyime zihinlerinde –gerilimlerle de miktarı arttırılan- bir enerji ayırmaktadırlar. Yaşanan gerilimler ve bu gerilimlere yönelik çözümlemeleri söz konusu olduğunda da, işçilerin bu yatırımların “karşılığını” bir aradalık duygusu ve vicdanlarının silikleşmesi/güçsüzleşmesi şeklinde aldıkları da düşünülebilir. Bu insanların bu küme dışında düşünülebilecek insanlardan özellikle daha az “insani” ya da daha az “akıllı” olduğunu düşünmek için ortada bir sebep yok. Öte yandan, bazen “gör(e)meme”, bazen ise “vicdan yitimi” olarak adlandırabileceğimiz şekilde yaşanan gerilemeyi anlamak, bu desteğe dair bir fikir verebilir.  Buradaki gerilemenin; birlikte bir yaşam sürülen -örneğin aynı ulaşım araçlarının kullanıldığı, aynı şekilde çalışma zorunluluğunun taşındığı- başka bir “grup” insanla zihinsel temas ve yakınlığın kopacağı kadar, başka bir figüre ve o figür etrafındaki duygusal yüke yatırım yapılmasında kendini göstermesi olasıdır. Bu yatırımın ilk bakışta gerçek hayattaki bazı ilişkileri kuvvetlendirdiği –örneğin aynı görüşte olanlarla olan ilişki- düşünülebilse de, burada odak noktası ve yapılan yatırım daha çok karşılıklı kurulan eşit ilişkilere değil, “birlikte bakılan yer”edir . Bu da kaçınılmaz olarak, “birlikte bakanların” birbirlerine bakmalarının, birbirlerini duymalarının önünde bir engel teşkil edebilir. Ötekiler ve ötekiliklerle kurulan ilişkilerden bir anlamda çekilme, yatırımın bir anlamda başka bir yere yöneltilmesi, önceden bahsettiğimiz kapasite kayıplarına örnek olarak düşünülebilir.

İşin bir yönü buyken, diğer bir yönü de bu gerilemenin güçlü bir gerilimi de içinde taşıdığıdır. Bu gerilimin sebebi muktedirle aradaki nesnel kopukluk ve hiçbir zaman uyuşamayacak olan gündelik hayat deneyimidir. Burada bir uyuşmamanın ötesinde değişmez bir çatışmadan bahsettiğimizi de vurgulamalıyım. İşçilerin gündelik hayat deneyiminin, bakılan yerdeki hayatla her zaman çatışmalı bir şekilde var olacak olması, belirli bir karşıtlık etrafında biriken bir enerjiye işaret ediyor. Bu tip bir gerilimden söz ederken “gerilim politikalarının” yarattığı gerilimden farklı bir deneyimden söz ediyoruz. Eğer gerilimlerin boşalım aradığına dair inancımızı korursak ve zaman içerisinde kısmi boşalımlar olsa da esas gerilimin boşaltılamadığını ya da başka bir deyişle esas çelişkinin başka bir çelişkiye dönüşecek şekilde başkalaşmadığını düşünürsek, gerileme içerisinde bir potansiyelden söz etmiş oluruz. Bu potansiyeli bir de, her gerilemenin yeni kapasiteler geliştirmek için bir fırsat yarattığı düşüncesiyle ifade edebiliriz. Yani kapasitelerin kaybının ya da silikleşmesinin, yeni kapasitelerin geliştirilmesi için bir alan açtığını da iddia edebiliriz.

Elbette, iç savaşa dair ihtimallerin de dile getirildiği bu güncel ortamda gerilimlerin ne yönde boşalımlara yol açacağı, üzerine düşünülmesi gereken bir konudur. Burada bahsi geçen potansiyelin ve yenilik ihtimalinin, kendiliğinden gerçekleşeceğini söylemek güçtür. Bu potansiyelin gerçekleşmesi için, kapasite oluşumunda devrede olan güçlerden alınacak yön ve yüklerin belirleyici olacağı da düşünülebilir. Bu bağlamda, bu kapasitelerin yönü üzerindeki etkilerden biri olabilecek “solcular” akla geliyor.

“Solcuların” bir yandan hâlâ toplumsal barış, adalet, konuşma, farklılıklarla bir arada yaşama, sözleşme, tanıma, hatırlama, hesaplaşma vb. gibi özelliklerin sürdürmesi, bir şekilde gerilim altında gerilemeye dair gösterilen direnişlerin ve korunan kapasitelerin göstergesi olarak düşünülebilir. Ve bu bağlamda Suruç Katliamı gibi Ankara Katliamı’nın da, bunu sezer bir şekilde, bu kapasiteleri hedef alarak yapıldığı bile düşünülebilir. Bununla birlikte gerilemenin, yukarıdaki grup için de bahsettiğimiz “birine bakakalma” özelliği bu grupta da işleyebilmektedir. Bu sefer işçilerin arasından muktedir(ler)i destekleyenlerin bakakalma sürecinde olduğundan farklı olarak, buradaki figür bir aynadaki görüntüdür. Solcuların gerilemesinin temel bir göstergesinin, kendine bakakalma ve bununla ilişkili olarak kendi pozisyonunu yüceleştirme olduğu düşünülebilir. Bu yüceleştirme ile düşünümsel bir kendine bakma ve eleştirellik arasındaki fark, birincinin bir sabitleme ve ötekisizlik, diğerininse dönüşüm ve ötekililik özelliklerini barındırmasıdır. Konum alma ve insanları bu konuma davet etme sürecinin, tek bir konumda kendini sabitlediğine inanma ve orayı ulaşılamaz kılma hâline dönüşmesi ve davetkârlığın dışlamaya dönüşmesi, gerileme yönünde özellikler olarak düşünülebilir.

Bu gerilemenin taşıdığı gerilimin bir önceki gruptaki kadar güçlü olduğunu iddia etmemekle birlikte, belirli bir potansiyele işaret ettiğini düşünüyorum. Buradaki gerilemenin gerilimi, ideal bir pozisyonda bulunma ile grup içinde bulunma arasındaki gerilimdir. Elbette grup içinde bulunmama diye bir ihtimal neredeyse kimse için yok. Bununla birlikte “solculuk”, grup içinde, grup değerleri ve gruba dair çerçevelerin özenle üzerinde durulduğu bir yön taşıyor. Grup içindeki eğilimler ne olursa olsun ve ayrışmalar ne kadar kopmaya dönüşürse dönüşsün, her zaman işleyen güçlü bir birlikte olma eğilimi söz konusu ve bu zorunlu eğilim, yüceleştirme eğilimi ile karşıt gözüküyor. Hem koruyucu hem de yapıcı olan, örgütlü ve dayanışarak var olma çabası kendi içinde birçok çelişkiyi ve çatışmayı barındırarak büyük oranda anlaşmazlığa gebe bir iş olsa da, birlikte konuşabilme, sözleşebilme ve üretebilme yönünde çabaları ortaklaştırdığında gerilimlere karşı koruyucu dinamikleri de canlı tutmaktadır. Bununla birlikte bu grup olmaya dair eşitlikçi eğilimin, hiyerarşik ve bir yere bakakalan bir grup olmaya dair eğilim tarafından egemenlik altına alınmasının önüne nasıl geçileceği de üzerine düşünülmesi gereken bir şey gibi durmaktadır.

Bitirirken

Bu potansiyel gerilimler, üzerine çalışılacak düşünme alanları gibi gözüküyor ve aslında birçok şekilde de bunlar üzerine çalışılıyor. Bu yönde bir çabanın bir parçası olmayı hedefleyen bu metinde, ortak toplumsal bir deneyim üzerine nasıl düşünebileceğimize dair bazı fikirler sunmaya çalıştım. Gerilim politikalarıyla şekillendirilen gerilim deneyiminin gerileme ile iç içe var oluşuna değinerek, birincisinin ikincisinin sebebi olarak düşünülebileceğini iddia ettim ve bunun mantığından ve göstergelerinden söz ettim.

Aynı zamanda bu gerilemenin, çıkışsız ve çelişkisiz bir nokta olmadığını gösterecek şekilde, içinde taşıdığı ve enerji biriktiren gerilimlerden bahsettim. Bu durumda ise amacım, “Geriliyorum”/“Geriliyor” yüklemli ifadelerin ikinci anlamından (gerileme), birinci anlamına (gerilim) doğru bir dönüşü yakalamaktı. Birinci anlama tekrar dönebilmemizin, bu metnin kendi döngüsünü tamamladığını ifade ettiğini düşünüyorum. Bununla birlikte hiçbir zaman tamamlanma diye bir şeyin mümkün olmayacağını, gerçeğin ve anlamın “tam” olamayacağını düşünürsek, ikinci anlamdan birinciye farklı bir fiille dönüş yaparak simetriyi bozmamızın, yeni açık noktalara ve dallanma olanaklarına işaret ettiğini görebiliriz.

Baran

5 Mayıs 2016 Perşembe

1 Mayıs Tartışmaları ve Sembollerin İşlevi Üzerine

 İstanbul’da 1 Mayıs eyleminin nerede yapılması gerektiği üzerine yürütülen tartışmalar sembollerin işlevleri ve sembollerle kurduğumuz ilişkiler üzerine düşünmemiz için verimli bir alan açıyor. Burada Taksim tartışmalarının bize açtığı yolu izleyerek, sembollerle ilişkimizi düzenlerken aklımızda bulunabilecek bir mantık önereceğim.* Metinde “sembol” kavramının –her ne kadar yeterli olmasa da metin açısından iş görecek kapsamda bir açıklama yapmak gerekirse- toplumsal ilişkilerin görsel, kavramsal, kurumsal, vb. gibi başka yöntemlerle bir noktada toplanmasına ve onların belli bir alana kapatılmasına (ya da buna meyledilmesine) gönderme yaptığı düşünülebilir. Gerek konunun başlangıç noktasıyla bağlantılı olarak “Taksim”i, gerek bir kavram, kişi, kurum ya da düşünceyi, bağlamına göre bir sembol olarak ele alabiliriz.

Sembollerin İki Yönlü İşlevi

 Bireysel ve toplumsal hayatın akışında sembollerin işlevinin iki yönlü olabileceğini söylemek mümkün. Semboller bir yanda yaratıcılığı ve özgürlüğü çoğaltan ruhsal ya da toplumsal örgütlenmeler sağlarken, diğer yanda da yaratıcılığı ve özgürleşmeyi kısıtlayan, bazen de yıkıcı olabilecek işlevler üstlenebilmekte. Bireyin hayat akışı içerisinde düşündüğümüzde birinci eğilim, kişinin iç dünyasının kendi “parçalarını” kapsama, kendi bütünselliğini, ilişkiselliğini ve karşılıklılığını kurma, yaratıcı potansiyeller oluşturma ve onları kullanma güçlerinin gelişmesi anlamına gelir. Bir toplumun (toplumsal ilişkilerin) hayat akışını da bununla paralel düşünebiliriz; semboller toplumun, parçalarını tanıyarak kapsayan, onları birbirine bağlayan, bütünselleştirici, eşitlikçi ve özgürleşmeci dinamiklerini canlandırabilir. Bu gibi durumlarda semboller, düşünceler ve insanlar arasında yeni bağlara imkan oluştururken, insanların bir arada yaşam, örgütlenme ve üretiminde yapıcı rol oynar ve bu ilişkilere aracılık ederler.

 Buna karşın sembollerin buna zıt yönde işlevleri de ortaya çıkabilmektedir. Birey düzleminde bu işlevler zihinsel hareketi engelleyici, düşünceyi donuklaştırıcı, izole edici ve gerçeklikten koparıcı olabilir. Toplum düzleminde de sembolün bu yönde işleyişi aynılaştırıcı, ayrıştırıcı, hiyerarşikleştirici, dışlayıcı ve yıkıcı özelliklerin harekete geçmesi anlamına gelir. Eşitlerin bağları yıkılırken, uç durumlarda yıkım yaşamın kendisinin yıkımı olarak gerçekleşir. Bir önceki işlevin ön planda olduğu durumlarda semboller toplumsal ilişkilere aracılık edip, etkileşimi sağlarken bu işlevin gerçekleştiği durumlar toplumsal ilişkilerden, dayanışma ve paylaşmadan geriye çekilmeyi temsil eder. İster birey, ister toplum bağlamında düşünelim sembollerin bu işlevi görmeye başlaması, katılaşmaları, soyutlaşmaları ve kendi başlarına var gibi gözükmeleri anlamına gelir. Semboller soyutlaştıkça onları var eden ilişki ve süreçler daha çok gizlenir; tarihsellik ve toplumsal gerçeklik görünürlüğünü yitirir.  

 Semboller tarih ve toplumsal gerçeklik dışı varlıklar olmadıklarına ve duruma göre bu iki işlevi de görebildiklerine göre, bu işlevlerden hangisinin gerçekleşeceğinin ne tarafından belirlendiği önemli bir soru olarak karşımıza çıkar. Sembolün o anki işlevinde bu karşıt potansiyellerden hangisinin hâkim hale geleceğini belirleyen nedir? Sanırım, böyle bir akıl yürütme yapılsın ya da yapılmasın “Taksim tartışmalarının” cevap aradığı temel bir soru budur. Sembollerin bu iki eğiliminden birinin, tarihsel “varlık”lar olarak içinde bulundukları bağlam tarafından güçlendirildiğini varsayabiliriz. O halde bağlamın ne olarak tespit edileceği ve hangi özelliklerinin ön plana çıkarılacağı, cevapları belirleyici olacak sorular haline gelir. Farklı soyutlama düzeylerinin ve konumlanma noktalarının seçilebileceği böyle bir tartışmada benim tercihim sınıf mücadelesinin en genel ve en yaygın iki bağlamını seçmek olacak: kapitalizm (“ekonomik” bağlam) ve kapitalist devlet (siyasal bağlam). Sembollerin bu iki bağlamla ilişkisini aşağıda kısaca ele almaya çalışacağım.

Sembollerin Bağlamı

 “Meta fetişizmi” -kapitalist üretim ilişkileri düzeninde toplumsal ilişkilerin metalar arasındaki ilişkiler olarak göründüğü tezi- semboller ve kapitalizmin ilişkisini tanımamızı kolaylaştıracak bir fikir gibi duruyor. Buna göre, metaların birbiriyle ilişkide bulunma tarzını, insanların ilişkide bulunma ve toplumsal ilişkilerin var olma tarzı yerine koymamız demek, hareket içerisinde ve birbirine bağlı olan toplumsal ilişkilerin, katı ve sınırlı “biçim”ler içine hapsolması (hapsedilmeye çalışılması) demektir. Bu bağlamda toplumsal yaşam bize kategorik olarak birbirinden kesin sınırlarla ayrılmış, soyut, tarihsiz, katı ve hareketsiz “şeylerin” var ve ilişkide olduğu bir yer olarak gözükür. Kapitalizm, meta düzeninin, emeğin meta olarak soyutlanmasının, yani soyut emeğin hâkimiyetidir. O zaman semboller de böyle bir fetişizme eğilimli bir düzen içinde ortaya çıkarlar; yani meta düzeninin hâkimiyeti altındaki toplumsal yaşam/zihin bağlamında. Bu düzen içinde sembollerin katılaşarak toplumsal ilişkileri gizleme eğilimi, meta fetişizminin metaya benzeme eğilimi ile birlikte düşünüldüğünde; kapitalizm bağlamı içerisinde ortaya çıkan sembollerin, donuklaştırıcı-yıkıcı yöndeki işlevlerinin, “ekonomik” bağlam tarafından güçlendirileceği ve ön plana konacağı söylenebilir.

 Semboller ve kapitalizm ilişkisini düşünürken kullanabileceğimiz diğer bir önerme de devletin, toplumun gücünün yabancılaşarak kendine karşı bir güce dönüşmüş bir biçimi olduğu ve tarihsel olarak sınıf çatışmasında baskının kullanımının “devredildiği” alan olduğudur. Bu minvalde düşündüğümüzde devletin iki yönü ön plana çıkar. Birincisi yabancılaşmış bir ilişki biçimi olarak kendi alanına giren ilişkileri yabancılaştırma özelliği, ikincisi de yapısal olarak zor ve şiddet potansiyelini barındırıyor olmasıdır. Bunlara bir de meta fetişizmi teziyle paralel olarak devletin, kendini oluşturan toplumsal ilişkileri gözden ırak kılan bir “biçim” olduğu fikrini de eklersek, devletin toplumla ilişkisinde üç etki tespit etmiş oluruz: yabancılaştırma, baskılama ve sabitleştirme/gizleme. Devletle girilen her ilişkinin bu güçlerin izlerini farklı oranlarda taşıyacağı söylenebilir. Semboller açısından varsayabileceğimiz ise, devletin –doğal olarak hiyerarşik bir ilişkide olduğu- toplumla ilişkisine bu özelliklerinin etkide bulunduğu ve rengini verdiği; dolayısıyla bu iletişimdeki sembollerin devletin etkileri doğrultusunda yabancı, baskılayıcı ve sabit/gizleyici varoluşlar haline gelebileceğidir. Devletin açık şiddetini arttırdığı ve söz ve düşüncenin önüne aşması güç fiziksel engeller koyduğu durumlarda (esasında karşılıksız hale gelen bir) iletişim içerisinde bulunan semboller, gittikçe daha yabancı, baskılayıcı ve katı hale gelirler. (Elbette bu tip durumlarda da aşağıdabahsedeceğimiz karşıt eğilimlerin varlığı ve gücü değerlendirilmeden sembollerin o anki işlevi tespit edilemez.)   

 Yani birer bağlam olarak kapitalizmin ve kapitalist devletin, sembollerin donuklaştırıcı/yıkıcı işlevlerinin ön plana çıkmasına katkıda bulunan, onları katı(laştırıcı), sabit(leştrici) ayrı(ştıran), hiyerarşik(leştiren), soyut(laştıran), vb. varoluşlar olarak kuran özellikleri var. O zaman verili bir anda bu iki içkin eğilim ne kadar güçlüyse bu tip işlevlerin de o kadar güçlü bir şekilde ortaya çıkacağını düşünebiliriz. Metalaşma, soyut emek ne kadar hakimse, o bağlam içerisindeki semboller de yaratıcılığa zıt özellikler doğrultusunda işlemeye o kadar eğilimli hale gelir. Devlet o sembollerin kullanımı ile ne kadar temas halinde ise ve devletin şiddeti ne kadar yoğun hissediliyorsa, yine semboller bahsedilen bu özellikler doğrultusunda işlev gösterir.

 Buraya kadar bir sembolün işlevinde hâkim hale gelecek olan tarafı belirleyenin ne olduğu sorusuna sadece bir yönden cevap ürettik diye düşünebiliriz. Bunu tamamlamak için, yine bu iki bağlama ihtiyacımız var ama bu sefer bakmamız gereken eğilimler, kapitalizmin taşıdığı çelişkilerde sisteme karşı işleyen dinamikler.

 Bu dinamiklerin birincisi meta fetişizminin bozulmasının kaynağının bizzat onu üreten ve emeği “soyutlanan”da olduğu tezidir. Bu minvalde emeğin akışkan, yaratıcı ve çoğul doğası (somut emek olarak ifade edilen) ve artı-değer sömürüsünün gerçekleştiği “ekonomik” alanın halihazırda bir sınıf çelişkisi/çatışması düzlemi olması kapitalizm için yıkıcı potansiyeli taşıyan özne olarak işçi sınıfına işaret eder. Meta egemenliği karşısında gelişen ve kapitalizmin sonunu getirebilecek bu dinamikler, ilişkisellik, eşitlik, akışkanlık ve bütünsellik potansiyellerinin taşıyıcısı olarak düşünülebilirler. Bu dinamiklerin, sınıf hareketi veya soyut emek mantığına karşı diğer toplumsal mücadelelerinin güçlendiği zamanlarda sembollerin de yaratıcılığı ve ilişkiselliği arttıran işlevlerinin hâkim hale geldiği söylenebilir. Böyle durumlarda semboller kolektif ve paylaşımcı birlikteliklerin yaratıcısı ve taşıyıcısı olurlar. Ortak hafızayı üretir ve biriktirirler. Yayılmaları iletişimin ve yeni bağların önünü açar.

 İkinci sistem karşıtı eğilim ise toplumun devletle çelişkili bir ilişkisinin olması dolayısıyla taşıdığı, yabancılaşmış iktidardan kurtulma eğilimidir. Temsilden ve ortak bir kamu gücüne devredilmiş yetkilerden farklı olarak, toplumdan soyutlanan bir iktidarın toplum karşıtı bir şekilde işleme eğilimidir, kapitalist devlet. Bu ilişki içerisinde söz hakkı ve yetki, canlı oluş korunduğu sürece mantıksal olarak hiçbir zaman tamamıyla soyutlanamaz ve kişilerin her zaman (çok farklı derecelerde) koruduğu iktidar ve özgürlük alanları devletin varoluşuyla çelişki halinde kalır. Devletin kategorileştirme ve baskılama özelliklerini kullanma oranıyla, çelişkinin keskinleşmesinin oranı arasındaki ilişkinin ne olduğunu tartışmak bu metnin konusu değildir ama bu ikisi arasında biri artınca diğerinin de arttığı doğrusal bir ilişki kurmak mümkün gözükmemektedir. Bununla birlikte önemli olan şudur ki, çelişki her zaman nesnel olarak oradadır ve bu çelişkide toplumun iktidarını kendi eline alma eğilimi arttıkça, eşitlikçi, farklılıkları kapsayıcı ve paylaşımcı dinamiklerin de artacağı söylenebilir. Böyle bir bağlam içerisinde sembollerin bu dinamiklerle paralel özellikleri ön plana geçer ve semboller iletişimi, toplumsal hafızayı, yüzleşmeyi, adaleti, birbirini tanımayı taşır hale gelir.

 Yani belirli bir bağlam içerisinde “ekonomik” ve siyasal bağlama karşıt eğilimler canlı ve güçlü oluşu, o bağlam içerisinde kullanılan sembollerin işlevini de canlandırıcı ve güçlendirici olmaya doğru kaydıracaktır. Bu anlamda sistem karşıtı canlılık ve gücün yükseldiği durumlar –ki nicel birikimlerin bununla ilişkisi ayrı bir tartışma konusudur- o anda kullanılan sembollerle de bağımızı daha canlı ve güçlü hale getirir. Ne var ki, kapitalizm ve kapitalist devlet bertaraf edilmediği sürece etkisini sürdürecek olan fetişleştirici ve donuklaştırıcı güçler, diğer işlevi harekete geçirmenin yeni yollarını bulurlar. Bazen bu güçler süreğen mücadeleler esnasında mevcut sistem karşıtı eğilimleri yavaşlatıcı bir rol oynarlar. Bazen ise bu güçler (yani bunları kullanan sınıfsal özneler) sembollerin yaratıcı şekilde kullanıldığı ve kazanımlarla sonuçlanan süreçlerle oluşan yeni durumlarda, kendi hakimiyetleri altında yeni bir bağlam oluştururlar. Bu bağlam içerisinde yaratıcı sembollerin sistem karşıtı içeriklerini soğurarak, onları donuklaştırırlar. Ve bu donuklaştırma sonucunda hâkimiyetlerini yeniden tesis ederler. Bu tip durumlarda –fark edilmesi güç bir şekilde- eski yaratıcı semboller yeni donuklaştırıcı-yıkıcı sembollere dönüşebilir, çünkü bağlamdaki güç dengeleri değişmiştir.

 Sonuç olarak buradaki tezlerin hayat içerisinde tüm bu eğilimlerin tespit edilmesinin kolay olmadığını göz önünde bulundurarak, bize belli bir mantık sunacağına inanıyorum. Bir sembolün işlevinde hangi potansiyelin hâkim hale geleceği, yani bir sembolün yaratıcı mı yoksa donuklaştırıcı-yıkıcı mı işlev göstereceğini neyin belirlediği sorusuna burada iki yönlü bir yanıt vermeye çalıştım. Bir yanda kapitalizmin ve kapitalist devletin “doğaları” gereği donuklaştırıcı-yıkıcı işlevi destekliyor olduğunu ve bu doğanın güçlendiği durumlarda bu işlevin ortaya çıkma olasılığının arttığını söyledim. Diğer yanda da yine kapitalizm ve kapitalist devletin “doğaları” gereği karşıt eğilimler taşıdığı ve bu eğilimlerin güçlenmesinin sembollerin yaratıcılığı arttıracak ve yansıtacak şekilde var olma potansiyelini güçlendireceğini iddia ettim. Belirli bir bağlamda sembollerin işlevleri üzerine düşünürken, bu eğilimlerin değerlendirilmesinin anlamlı olacağını düşünüyorum.

Taksim Tartışması

  Hangi eksenler çerçevesinde yürütüldüğüne değinmemiş olsak da bu metni doğuran “Taksim tartışması”dır. Bu nedenle mantığı bu tartışma özelinde somutlayak metni tamamlayalım. Esasında görünen o ki, tartışmanın arka planında yer alan temel sorulardan biri Taksim’in bir sembol olarak işlevinin ne olduğudur. Bu soruyu burada kurduğumuz mantık çerçevesinde şöyle sorabiliriz: Taksim yaratıcılığı, bir araya gelmeyi ve çoğulluğu arttıran bir sembol mü, yoksa katılaştırıcı, zihni ve birliktelikleri donuklaştıran, iletişimi engelleyen bir sembol müdür? Soruyu bu şekilde sorduğumuzda (bağlamsız) genel bir yanıt vermenin mümkün olmadığını yukarıda iddia etmiştik. Bu iddia aslında şu anlama da gelir: bu sorunun genel geçer bir yanıtı yoktur. Taksim tartışmalarının zorunlu olarak bir bağlam içerisinde yapıldığını düşündüğümüzde, soruyu cevaplayabilmek için bu bağlamın özelliklerini düşünmek gerekli hale gelir. Bu metindeki mantıktan yola çıkarsak, soruya cevap vermek için önce şu soruya cevap vermemiz gerekir: Bağlamımız soyut emeğin ve devletin katılaştırıcı, kategorikleştirici, dondurucu, baskıcı, hiyerarşikleştirici özelliklerinin yoğun olduğu bir dönem mi, yoksa sınıf mücadelesi ve toplumsal mücadelelerin ve toplumun iktidar alanlarını açma eğilimlerinin güçlü olduğu bir dönem midir? Bu soruya verilecek yanıt bağlamın özelliklerini, bağlamın özellikleri ise Taksim’in o an ne yönde işlev gösterecek sembol olduğunu bize söyleyecektir.

 Böyle düşündüğümüzde Taksim’in bir sembol olarak hafıza taşıyıcı, yaratıcılığı ve çoğulluğu oluşturan, birliktelik ve paylaşımı arttıran, yas tutma ve mücadele etmeyi buluşturan özelliklerinin ortaya çıkması için soyut emeğinin ve devletin alanına karşı eğilimlerin güçlü olması gerekmektedir. Aksi takdirde sembolün iletişimin önünü kapayan, toplumsal ilişkilerden ve bir hafızadan oluştuğunu gizleyen, kullanıcısının zihnini tıkayan ve katılaştıran özelliklerin oraya çıkması söz konusu olur. İçinde bulunduğumuz dönemin de karşıt eğilimlerin güçlü olduğu bir dönem olduğunu söylemek kolay gözükmemektedir. Böyle bir durumda, karşıt eğilimleri güçlendirmeden bu sembolün kullanımı, yazıda bahsedilen donuklaştırıcı-yıkıcı eğilimleri güçlendirebilir. Bununla birlikte verilecek cevap ne olursa olsun burada önerilen yöntem veya başka bir yöntemle eleştirel bir tartışmanın yürütülmesi esas canlandırıcı ve yaratıcı olacak olandır. Kestirme çözümler ve cevaplar da –eğer bu şekilde tanımlayacaksak- kendi başlarına donuk, kopuk ve yabancı düşüncelerin temsili ve esasında bu yönde işleyen semboller olabilirler. Bundan kaçınmak için ilişki kurucu, yaratıcı ve ötekini katabilen düşünme biçimlerine yaslanmak koruyucu olacaktır. Tamamlayıcı bir argüman olarak şu ifade edilmelidir, bir sembolün sistem dinamiklerinin güçlü olduğu zamanlarda kenara konabilmesi, hafızada taşınabilmesi, yenilerinin yaratılabilmesi, anlamının taşınabilmesi bir “terk ediş” değil, o sembolü oluşturan toplumsal ilişkilerin kavranabilmesi ve yeni sembolleri yaratmak üzere kullanılabilmesidir. Gerçeklik düzleminde esas “terk ediş”, bir sembolün sonsuza kadar taşınabileceğini var sayıp arkasındaki toplumsal ilişkileri ve toplumsal gerçekliği terk etmektir.

Notlar:

* İki not düşmekte fayda var: 1. Nasıl ki semboller, toplumsal ilişkilerin “şey” olmuş biçimleri ise, yazıda bahsedilen eğilimler, dinamikler, çelişkiler, işlevler soyutlanmış yapılara değil, somut toplumsal gerçekliği (nesnelliği) kuran insan öznesinin eylemlerine dairdir. Bu bağlamda, tüm bu “doğal” eğilimleri taşıyan da onları değiştirebilecek olan da bu öznedir. 2. Bu metindeki akıl yürütmenin kapitalizm öncesi toplumlara aynı kavramlarla uygulanması mümkün olmadığı için –yazı için belki bir eksiklik olmakla birlikte- bu varsayımlar kapitalizmin tarihsel sınırlarını aşmamaktadır.

Baran

21 Nisan 2016 Perşembe

Giriş Niyetine Bazı Düşünceler

 Eleştirel Sosyalist Düşünce aşağıdaki fikirleri temel alarak yola çıkmış bir sayfadır. Bu düşüncelerin temel alınması nasıl bu yolculuğun bir parçası ise bunların geliştirilmesi, çeşitlenmesi ve eleştirilmesi de bu sayfanın sürecinin bir parçası olabilir. Sayfada hayatın türlü veçhe ve gündeminin eleştirel ve sosyalist bakış açılarıyla ele alınması; bunların gerilim noktalarına dikkat çekilmesi; sorular üretilmesi, düşünme ve tartışma alanlarının yaratılması hedeflenmektedir. Sayfada bulunan yazıların bu çerçeve ve motivasyona sahip olmasına özen gösterilecektir.

*Marksizm ve Tarihsel Maddecilik hem teorik düşünce, hem de devrimci bir pratik ve toplumsal dönüşüm için yadsınamaz bir öneme sahiptir.

*Ne Stalinist/Dogmatik bir Marksizm ne de yapısalcılıktan Post-Marksizm’e uzanan anlayışlar Marksizm’in teorik/pratik açıklayıcı ve dönüştürücü potansiyelini yanısıtır. Sosyalist bir yaklaşım sol bakış açılarının ve örgütlenmelerin içerisinde bu yaklaşımların izleri ve etkilerine eleştirel yaklaştığı müddetçe kendini canlı ve devrimci tutabilir.

*Kapitalizmin zorunlu olarak dayandığı piyasa tahakkümü ve mülksüzleştirmenin aşılması kapitalist üretim ilişkileri var olduğu sürece mümkün değildir.  Kapitalizm tarihin “ilerleyişinde” zorunlu ve teknik/teknolojik bir aşama değil, insan öznenin yarattığı, kendisinden önceki üretim ilişkilerinden özgün bir ayrışmayı temsil eden; dolayısıyla alternatifi olan ve kaçınılmaz olmayan bir işleyişin adıdır.

*Emek sömürüsü ve sınıf çelişkisi kapitalizmin varoluşuna içkin ve kaçınılmaz olduğu için kapitalizmin bertaraf edilmesinde sınıf temelli bir kavrayış ve sınıf mücadelesi zorunludur. İşçi sınıfının öznelliği kapitalizm lehine ve aleyhine dinamiklerin sert geriliminin taşıyıcısı ve sahnesidir. İşçi sınıfı “nesnel” konumu nedeniyle kapitalizm için yıkıcı, kendisi ve alternatif bir toplumsal düzen için yaratıcı olan gücün taşıyıcısı olan sınıftır.

*Sosyalist bir mantık için tutarlı olan kapitalizmin yıkımının anahtarının aydınlar veya tüm baskı altındakilerde değil, işçi sınıfında ve bizzat sınıfın deneyiminin içinde olduğunu düşünmektir. Bununla bağlantılı olarak bu mantığa sahip kişinin kendisi işçi olsun olmasın, sınıfın içkin potansiyelinin canlanmasına katkı sunmanın yollarını araması sosyalist arayışın gerçekçi ve gerekli bir yoludur.

*Yaşamını idame ettirmek için emeğini satmak zorunda kalan kişi kategorik olarak işçidir ve emek gücünü harcama biçiminin ve ortaya çıkardığı ürünün nicelik ya da niteliği onun bu konumunu değiştirmez. Bir işçinin yakasının rengi, geliri, bedenini mi zihnini mi daha yoğun kullandığı, üretim sürecindeki konumu, mesleği, ailesinin sınıfsal konumu, artı-değer üretip üretmemesi, kamuda ya da özelde çalışması ve kültürü onun işçi olup olmadığını belirleyen faktörler değildir. Bununla birlikte bu, bu unsurların sınıf oluşumunda rolünün olmadığı anlamına gelmez. Sınıf hem bir ilişki hem de süreçtir; donuk bir kategori (konum) değil, canlı teorik ve pratik bir gerçekliktir. Sınıf; işçi konumunda olanların, deneyimlerinin ortaklaşmasını, hem sınıflaşmasını hem de sınıflaşmaya karşı direnmesini içeren bir süreçtir ve bu sayılan unsurlar ve kişilerin özellikleri yer ve zamana göre farklı ölçülerde bu sürecin bileşenleri olarak devreye girer. Bunların sınıf sürecine nasıl dahil olduğunun anlaşılması, sınıf deneyiminin şekillenişini bütünlüklü bir şekilde anlamak açısından da önemlidir.

*Sınıf oluşum süreci deneyimin hem toplumsal hem de ruhsal olarak örgütlendiği bir süreci ifade eder. Bu örgütlenmeye paralel olarak, sınıf oluşumunun başka bir bileşeni olan fiziki gruplaşmalar ve örgütlenmeler gelişir. Meslek, gelir, emek gücünün biçimi, kademe, vb. gibi unsurlar nasıl ki sınıf deneyiminin şekillendiricileri iseler, bunlar aynı zamanda örgütlenmenin de belirleyicileri haline gelirler. Bunları dikkate almak ve sınıf deneyiminin belirleyicileri olarak görmek ile sınıfsal konumu bunlar tarafından belirlendiği varsayımını birbirinden ayrıştırmayan bir bakış açısı, ikincisinden kaçınmak isterken birincisini de gözden kaçırabilir. Bunun bir sonucu da sınıfı katı pozitif bir kategori olarak ele alarak ve sınıf bilincini işçi olmanın kabulüne hapsederek, sınıf hareketini/mücadelesini mümkün kılan gerçek potansiyellerin göz ardı edilmesi olabilir. Sınıf örgütlenmeleri, sınıfın deneyiminden türedikleri, onu içererek aşma eğilimi gösterdikleri ve deneyimin soyut emek karşıtı eğilimini güçlendirdikleri ölçüde işçi sınıfın sistemi bertaraf edecek enerjisini örgütleyebilirler.

*Piyasa bağımlılığının en baskıcı hükümranlık kadar güçlü bir tahakkümü vardır ve kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkileri değişmeden insanlığın baskıların tümünden özgürleşmesi mümkün değildir. Kapitalizmde ekonomi-dışı baskı araçlarının artı-emek/değer sömürüsüne dahil olmayışı ekonomiyi politik-toplumsal olandan arındırmaz, sadece bu özelliği görünmez kılar. Piyasa sadece “ekonomik” olarak tanımlanabilecek bir alan değil, yapısı gereği politik-toplumsal olanı, sınıf ilişkisi ve çatışmasını içeren bir alandır.

*Emek sömürüsü ile onun dışında kalan toplumsal baskı ve ezilme biçimlerini birbirine göre hiyerarşik konumlara koymak, diğer baskı biçimlerinin “ekonomik kökenleri”ne vurgu yaparak kapitalizm ortadan kalktığında bunların da ortadan kalkacağını söylemek ve sınıf mücadelesi dışındaki mücadele alanlarını önemsizleştirmek için Marx'ta bulunabilecek bir gerekçe yoktur. Sınıf çelişkisi ve mücadelesinin kapitalizmin varoluşu ve yıkımı için merkezi önemde olması diğer sorunları toplum/insan hayatında daha az önemli hale getirmez. Sosyalist bir bakış açısı toplumsal muhalif duruşları, hak mücadelelerini, soyut emeğin egemenliği bozmaya yönelik girişimleri, savaş karşıtı hareketi, kadın, lgbti, hayvan, doğa ve diğer baskı altındakilerin özgürleşmesi için verilen mücadelelerinin önemini teslim eder ve bunların dışında kalmanın sosyalist bir mantık üzerinden açıklanması çabasını reddeder. Aynı zamanda sosyalist düşüncenin herhangi bir kişi, grup ya da canlının tahakküm altında olmasına tahammülü olamaz ve herhangi türden bir hedef bunları meşru kılamaz.

*Sosyalist bir mantığın bazı özellikleri şunlar olabilir: çelişki ve hareket; eleştirel özdüşünümsellik; biçimlerin ilişki ve süreçlere doğru genişletilerek incelenmesi; teorik tutarlılık arayışı; tartışma, ötekilere açılma ve karşılaşmaya açıklık; teori-pratik ve bilgi-gerçeklik ayrımlarını aşma çabası; toplumsal dönüşüm arzusu; kendi bozumuna açıklık; bütünleştirme eğilimini koruyabilme; modernist-postmodernist ikici ve mutlakçı düşüncelere yönelik eleştirel eğilimler; sol dışı ve içi muhafazakârlık karşıtlığı; taktikçilik ve faydacılığın farklı türlerini düşünüş yitimi olarak görme; sınıf öznelerinin yaptığı bir tarih anlayışı; insan eyleminin kurduğu bir toplumsal nesnellik anlayışı; nesnellik-öznellik arasındaki ince diyalektiğin işlenmesi çabası…

*Örgütlenmenin, düşünce ve insanları sabitleyip, doğalarına aykırı bir şekilde onları durdurmaya çalışmayan, onların çelişkili dinamik işleyişine bir çerçeve olmaya çalışan özgürleşmeci biçimlerinin yaratılması, yaratılmış olanların geliştirilmesi ihtimali vardır ve bu umut vericidir. Örgütlenme bir yandan belli bir gücün belli yerlere kanalize edilmesinin mekanizması ve bu anlamda bir araç olarak görülürken, diğer yanda kendi katılaşma eğilimlerine karşı sürekli uyanık olan, güç ve kaynakların sürekli yeniden dağıtımına odaklanan bir yaşam alanı üretimi olarak görülebilir. Örgütlerin dağılma ve katılaşma yönündeki eğilimleri takip edilerek, bir yandan örgütü bir çerçeve olarak oluşturma imkanı yaratılırken, bunun diğer ucunda da bireysel inisiyatif ve enerjilerin (dağınık değil) esnek bir şekilde akmasına izin verilebilir. Gerçekliğin gerilimi, bu durumun asla sonlu ve pürüzsüz olmasına izin vermez.

*Herhangi bir örgüt geleneğinin bir diğerine üstün olduğu düşüncesi üzerine kurulu bir anlayış ve örgütlerin (ve tarihlerinin) “kimlikleştirilmesi” sosyalist düşünce içerisinde “doğruları” ön plana çıkarmak bir yana kurgusal bir rekabetin, toplumsal gerçeklik içerisinde örgütlenmenin önüne geçmesi ve teorik birikim yaratmayan atışmalara hapsolunmasına yol açar. Genel olarak kapitalizmin, özelde de neoliberalizmin parçalıyıcılığı karşısında bir savunma olarak düşünülebilecek bu türden bir “kimlikleştirme”, sosyalist geleneğin kendini aşmacı ve ötekilerle buluşmacı dinamiklerinin de bastırılması, yeteneklerinin köreltilmesi anlamına gelir.

*Sol içinde bir tartışma konusu olan “bir”leşme meselesini “bir” olma gibi tekleştirici, ilksel özlemleri ifade eden ve toplumsallık karşıtı bir istek üzerinden ele almaya karşı çıkılması ve birleşmenin farklı olanları bir arada tutabilecek hedef, potansiyel ve enerjilerin yaratılması meselesi olarak değerlendirilmesi solun toplumsallaşmasında bir adım olabilir.

*Devlet, her şeyden önce kapitalizmin mülkiyet ve üretim düzeninin temel bir parçası olma özelliğini koruyor ve kapitalizmi aşacak bir sınıf mücadelesinin farklı bir kamu gücü kurmak üzere bertaraf etmesi gereken bir kapitalist ilişki biçimi olarak önümüzde duruyor. Nasıl ki sermaye emeğin kendine yabancılaşmış ve üzerinde tahakküme dönüşmüş bir biçimi ise, devlet de toplumun kendine yabancılaşmış ve kendi üzerinde tahakküme dönüşmüş bir biçimidir. Bir yanıyla emek olmadan sermaye ilişkisinin, toplum olmadan da devlet ilişkisinin hiçbir anlamı yoktur ve gücün kaynaği birincilerdedir. Bu gücün geri kazanılmasının, kaynağın canlandırılmasının ve bu yeni güç ilişkisinin aşılmasının yollarını aramak ve bulmak, liberal siyasetin değil sosyalist siyasetin bir amacı ve yeteneği olabilir.

*Liberal demokrasinin toplumun üzerindeki bazı baskıların hafiflemesi, çeşitli insan ve grupların yaşamlarının iyileşmesi ve güçlenmeleri, toplumsal muhalefetin söz söyleme ve hareket etme alanının genişlemesini sağlayan yönleri vardır. Bununla birlikte bu yönlerin burjuva demokrasisinin ayrılmaz parçaları değil -zaten burjuva hiç değil- işçi sınıfı ve toplumsal muhalefetin kazanımları olduğunu unutmamak gerekir. Bu bağlamda tarihin “ileri bir fazı olan kapitalizm (burjuva demokrasisi)” anlayışını bir kenara bırakmak anlamlı olur. Sosyalist bir düşünce ne demokratik kazanımları değersizleştiren, ne de sosyalizmin demokratik kazanımlarla geleceğine inanan bir konumda durabilir. Demokratik kazanımları değerizleştirmek bunların insanların deneyimine etki etmediğini söylemek ve sadece kendi kurgusal kavga dünyasında dönüp durmak demektir. Diğer yandan demokratik kazanımlarla radikal bir demokrasiye, bir tür sosyalizme geçilebileceği düşüncesi de liberal demokrasinin temel esprisini gözden kaçırır. O da, siyasal alanın ekonomiden “ayrışmış” olması ve siyasetin "ekonomi"nin temeline dokunamamasıdır. Siyasal alan sosyalist bir demokrasi anlayışındakinden farklı olarak üretim araçları üzerinde herhangi bir kontrol anlamına gelmediği gibi, piyasasayı düzenleme biçimlerinin de “ekonominin” özüne dokunmak olduğuna inanmak güçtür. Siyasal kazanımlar kişileri piyasa karşısında daha az güçsüz hale getirebilir ama piyasa tahakkümü, piyasaya bağımlılık ve üretim araçlarından yoksunluk gerçekleri değişmez; sermaye mantığı tüm kurallarıyla işlemeye devam eder.

*Otoriter uygulamalar, devlet baskısı ve faşizm karşısında toplumsal muhalefetin ortak duruşu sosyalist mücadele için de önemlidir.  İnsanlar ve tüm canlılar üzerindeki baskıları hafifletecek, onların yaşam hakkı başta olmak üzere diğer tüm haklarına sahip olmalarını sağlayacak, kültürel birikimleri, ortak yaratımları, toplumsal bir aradalığı, barış ve adaleti tesis edecek ortak mücadelelerin dışında yer almanın sosyalist ilkelerle açıklanması mümkün gözükmemektedir. Diğer yandan böyle bir ortaklıkta her bileşenin fikir ve duruşunun eriyip gitmesinin de bu sayılanlardan herhangi birinin sağlanmasına faydası olacağı şüphelidir. Ortak bir hedef için yaratılan bu bir araya gelişin; faşizmin, savaş ve baskının her türden tekleştirici ve katılaştırıcı etkisine kendi içinde de direnmesi önemlidir. Bu türden bir mücadeleye girilmesi aynı zamanda sosyalist bir devrim iddiasından vazgeçilmesi demek olursa, burada kapitalizmin değil faşizmin sürekliliğine dair bir varsayım taşınmış olur. Halihazırda var olan ya da potansiyel baskının karşısında her zaman faşizme karşı duruş pozisyonu alınması demek o kapitalist devlet hiçbir zaman devreden çıkarılamayacak demektir. Çünkü kapitalizmin özüne bu şekilde dokunmak mümkün değildir. Sosyalist iddiadan vaz geçilmesinin başka bir sebebi zaten herkesin her zaman baskı altında olması ise eğer, bu varsayım da yine kapitalizmin bir baskıcı devlet sistemi olarak anlaşılmasından öteye geçilemediğini düşündürmektedir. Yine kapitalizmin özü korunmaktadır.

*Burada bahsedilen düşünceler ve bu metin yazılırken akla gelmeyenler, sınıf mücadelesinde yeni teorik ve pratik yolların aranması ve yakın hissedilenlerin güçlendirilmesi gerekliliklerini hissettirmektedir.

 Bu bağlamda, bu sayfanın fikirleri bazen tekrardan ibaret olacaktır, bazense özgün; bazen kendi çizgisini yaratmaya meyledecektir, bazen de yakın çizgilerin desteklenmesi anlamına gelecektir. Bu sayfayı oluşturan, buradaki fikirlerin, düşünsel gerilimler yaratarak teorik ve fiziki anlamda sosyalist bir araya gelişlerin heyecan ve imkanlarını çoğaltması arzusudur. Farklı bir toplumsallığın şu an içinde bulunduğumuz kadar somut bir (alternatif) gerçeklik olduğu düşüncesi de bu sayfanın üzerine kurulu olduğu temel fikirlerden biridir. Sayfa sınıf hareketi ve sosyalist mücadele için halihazırda var olanların yanına konmuş, zaman zaman onlara eleştirel yaklaşan bir düşünme alanı ve eyleme vesilesi olarak düşünülebilir.

Baran

Sayfaya Dair: Yola Çıkış Noktası

 Bu sayfayı oluşturan, buradaki fikirlerin düşünsel gerilimler yaratarak teorik ve fiziki anlamda sosyalist bir araya gelişlerin heyecan ve imkanlarını çoğaltması arzusudur. Farklı bir toplumsallığın şu an içinde bulunduğumuz kadar somut bir (alternatif) gerçeklik olduğu düşüncesi de bu sayfanın üzerine kurulu olduğu temel fikirdir. Sayfa sınıf hareketi ve sosyalist mücadele için halihazırda var olanların yanına konmuş, zaman zaman onlara eleştirel yaklaşan bir düşünme alanı ve eyleme vesilesi olarak düşünülebilir.

 Eleştirel bir duruşa sahip her düşünce ve özellikle de Marksist referanslarla hareket eden sosyalist düşünce için; toplumsallığın eleştirel bir okumasını yaparken, bir yandan da o toplumsallığın bir parçası olarak kendi üzerine eleştirel bir şekilde düşünebilme vazgeçilmez bir özelliktir. Bu, genel kavramlardan ve teorilerden kaçınmak gibi kendisi de mutlakçı ve anlama çabasını yok eden bir eğilim değil; kavramsal gerçekliği de gerçekliğin bir biçimi/bileşeni olarak ele alan, varoluşun çelişki ve hareketini kavrayabilen ve içeren bir düşünce üretme çabasıdır. Bu çabanın bütünleştirici özelliği, birincisi teori ile pratik arasındaki ayrımı aşma çabasında, ikincisi bununla bağlantılı olarak “parçaların” içsel ilişkilerine ve bütünselliklerine dikkat ederek içine girdiği tutarlılık çabasındadır. Burada söz edilen bileşenlerini cansızlaştıran/hareketsizleştiren modernist bir “birlik” değil, bileşenlerinin canlılığından türeyen ve onu çerçeve içine alan bir bütünselliktir.

 Bu bağlamda bu sayfanın hazırlanışına vesile olan bir gözlem şudur ki, birçok istisnai eğilime karşın Türkiye’de sosyalist düşünce eleştirel bir düşünümsellikten uzaklaşmıştır. Hakim yaklaşımlar içerisinde bir yanda “yeni” olana karşı bir savunma olarak sertleşen "geleneksel" teorik ve politik eğilimler, bir yanda da bütünsellik arayışını ve dolayısıyla kapitalizmi yok etme iddiasını terk etmiş teorik ve politik eğilimler duruyor gibi gözükmektedir. Bu iki eğilim de kapitalizmin aşılması için kavrayış ve hareket açısından birçok noktada eksik gözükmektedir.

 Bu düşünceler ışığında bu blog, sosyalist düşünce ve sol anlayışlardaki kavram ve pratiklerin yeniden düşünülmesi, hayatın gündemlerine dair sorular ve tartışmalar üretilmesi, bu çerçevede yeni kavramsal ve pratik hareketliliklere vesile olunmasını amaçlamaktadır. Bununla birlikte, bu sayfa ne bu yöndeki başka çabalardan bütünüyle farklı olma iddiasında, ne de eleştirel yaklaşılan görüşlerin bütünüyle dışında olma iddiasıdır. Burada esas amaçlanan sınıf mücadelesi ve sosyalist harekete görece sık rastlanmayan noktalardan katkılar sunmaktır. Aynı zamanda bu blog kuşkusuz, savaş politikaları, katliamlar ve yoğun devlet baskısının toplumsal muhalefeti, canlılığı ve düşünceyi dondurma ve hapsetme çabasına karşı durmanın yollarından bir tanesi olarak da ortaya çıkmıştır.

 Fikir ve eleştiriler için iletişim adresi şöyledir: eleştirelsosyalistdusunce@gmail.com